Mezuniyet Törenine Terlikleriyle Gelen Anne ve Babayı İçeri Almadılar — Fakat Kim Olduklarını Öğrenince Tüm Salon Sessizliğe Büründü

Günlük – 15 Haziran

Anadolunun uzak bir kasabasından şehre o özel gün için gelmişlerdi. Annemin ellerindeki derin çatlaklar ve babamın kabalaşmış parmakları, tarlalarda geçen zorlu bir ömrün sessiz anlatımıydı. Babam, her bayram giydiği ancak artık solmuş gömleğini giymişti; annemin üstündeki eski uzun elbise ise çoktan en güzel günlerini geride bırakmıştı.

Ama onları en çok öne çıkaran şey, ayaklarındaki basit plastik terliklerdi.

Anne, baba, gelin, içeri girelim, dedim, yüreğimde tarifsiz bir gurur vardı.

Fakat salonun kapısına vardığımızda, okulun disiplininden sorumlu Nermin Hanım tarafından durdurulduk. Bizi baştan aşağı küçümseyici bir bakışla süzdü.

“Affedersiniz,” dedi sertçe, sesi buz gibi.

“Terlikle gelenler salona alınmıyor. Bugün çok özel bir gün; okulumuzun imajını düşünmek zorundayız. Lütfen dışarıda bekleyin.”

“Ne olur hanımefendi,” dedim, çaresizce. “Onlar benim annem babam, çok uzaktan geldiler.”

“Kurallar kurallardır, Oğuz Bey,” dedi Nermin Hanım, elindeki yelpazeyi sabırsızca sallayarak. “Burası pazar yeri değil, mezuniyet töreninin ciddiyetini bozacak şey istemiyoruz. Bir sürü misafirimiz, bağışçımız var.”

O an yüzüm utanç ve öfkeyle yanmaya başladı. Tam karşılık verecek oldum ki, babam koluma hafifçe dokundu.

Sıkma canını oğlum, diye fısıldadı, gözleri hüzünle doluydu. Biz burada dışarıda bekleriz. Senin sahneye çıktığını görebileceğiz ya, yeter. Bize üzülme.

Sesim titriyordu.

“Ama baba”

“Haydi oğlum, gir içeri. Seni bekliyorlar,” dedi annem, yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirirken gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

Ağır adımlarla içeri girdim. Koridordan sahneye yürürken, etraftaki anne-babaların şık takım elbise ve abiye elbiselerle gülüp eğlenmelerini izledim.

Benim annemle babam ise kapının dışında, oğullarının başarısına adeta yabancı gibi, demir parmaklıkların ardından içeri bakıyordu.

Tören başladı. Her alkış kulağımda bir tokat gibi çınladı.

Sonra beklenen an geldi: Okula yeni yapılan 10 katlı fen ve teknoloji binasının gizli bağışçısı törene davet edildi.

Müdür büyük bir heyecanla sahneye çıktı.

“Sayın misafirlerimiz, aramızda olduğuna müteşekkir olduğumuz, yeni binamız için tam 50 milyon TL bağış yapan değerli çift bugüne kadar kimliklerinin gizli kalmasını istedi. Şimdi huzurlarınızda, lütfen karşılayalım: Macit ve Naciye Yıldız!”

Salon bir anda alkışla inledi.

Nermin Hanım dört bir yana bakındı; lüks takım elbiseli, kravatlı, şatafatlı bir çift aradı. Hatta dışarıda bir Mercedes belki yanaşacak diye düşündü.

Ama kimse gelmedi.

“Macit Bey? Naciye Hanım?” diye tekrar seslendi müdür.

Usulca ayağa kalktım. Sahneye ilerleyip mikrofonu aldım, salonun ardındaki kapıyı işaret ettim.

“Onlar dışarıda. Koordinatör, terlik giyiyorlar diye içeri sokmadı,” dedim, sesim titriyordu.

Bir anda salona aniden bir sessizlik çöktü.

Buz gibi bir rüzgar geçmiş gibi herkes dönüp kapıya baktı. İhtiyar çift, demir parmaklıkların ardından mütevazı bir tebessümle bakıyordu.

Nermin Hanım bembeyaz kesildi, sanki oracıkta bayılacak gibiydi.

Müdür ve okul müdürü hızla sahneden inip kapıya koştular. Ellerini kalplerine koyup özür dilediler, saygıyla eğilerek kapıyı ardına kadar açtılar.

“Çok özür dileriz! Bilmiyorduk…” dedi müdür, sesi neredeyse ağlamaklıydı.

“Yapacak bir şey yok evladım,” dedi babam. “Biz toprağın çamuruna, yolun tozuna alışığız zaten. En önemlisi, oğlumuzun okumasıydı.”

Yetkililer onları kırmızı halının üstünden salona buyur ettiler. Annemle babam hala basit plastik terlikleriyle, başları dik yürürken, tüm salon ayağa kalktı.

Önce fısıltıya benzer hafif bir alkış başladı; ardından alkışlar kocaman bir uğultuya döndü. Herkes, onların zenginliğine değil, onca küçümsemeye rağmen taşıdıkları onurları için ayağa kalkmıştı.

Sahneye ulaştıklarında onları sıkı sıkı kucakladım. Boynumdaki madalyayı değil, kalbimdeki sevgiyi hissettim o anda.

Babam mikrofonun başına geçti.

“Gerçek zenginlik, ayağındaki ayakkabıda değildir,” dedi sakince.
“Önemli olan, çocukları için temel harcı elinin emeğiyle döken insanın yüreğidir. Kimsenin ayaklarına bakmayın; birilerinin hayali için hangi ellerin nasır tuttuğuna bakın.”

Salonun bir köşesinde Nermin Hanım başı öne eğik, utanmış bir şekilde o çiftin asaletini izliyordu. O an öğrendim: Hayatta insanın değerini gösteren şey, giydiği değil, taşıdığı duruştur. Herkesin karşısında başımı dimdik tutmam gerektiğini bana ailem öğretti.

Rate article
Lifequest
Mezuniyet Törenine Terlikleriyle Gelen Anne ve Babayı İçeri Almadılar — Fakat Kim Olduklarını Öğrenince Tüm Salon Sessizliğe Büründü