O sabah uyandığımda dünyamın alt üst olacağından habersizdim. Kim derdi ki, Necati altı çocukla beni bırakıp çekip gidecek, bir de tam on beş yıl yok olacak
O günü en ince ayrıntısına kadar hatırlıyorum.
Altı kase sütlü irmik üstünde tarçın (her zaman kavga konusu), kahve kokusu mutfağa sinmiş Necati üzerinde o eski kot pantolonu, kendini her zamanki gibi havalı hissediyor.
Her çocuğu hızlıca öptü ama hepimiz anladık, o öpücükte başka bir şey var. Bana ise, tepeme kondurdu bir öpücük.
Görüşürüz, dedi.
Güldüm geçtim. O zamanlar bilmiyordum ki, Necatinin görüşürüzü sonsuza kadar demekmiş.
İlk günlerde panik yapmadım.
Necati sık sık giderdi iş gezisi, arkadaşlarla görüşeceğim, hava almaya çıkıyorum Bir hafta geçti, sonra bir hafta daha.
Telefon suskun.
Eş dost omuz silkiyor.
Bankadan mektup geldi: Hesap bloke edilmiş.
İşyerinden mesaj: Necati istifa etmiş, açıklama bile yapmadan.
Önce korku sardı içimi.
Sonra öfke.
En sonunda da bomboşluk
Geriye yedi kişi kaldık. Ben ve altı çift kocaman çocuksu göz. O gözlerde hâlâ bir umut var, babalarının geri döneceğine inanıyorlardı.
Onlara, babalarının kaybolmadığını, bilerek gittiğini söyleyemedim.
Önce bir kafede çalıştım.
Sonra gece vardiyasında fabrikada.
Sonra temizlikçi, özel ders veren, hasta bakıcı Ne iş varsa yaptım.
Geceleri üç saat uyuyabildim, yemekte çocuklardan artanlar benim yemeğim oldu.
Çocuklar büyüdü.
Ayakkabılar daraldı, defterler inceldi, ellerim daha da nasırlı oldu.
Su tesisatından ütüye, komşunun hurda otomobiline kadar ne varsa bozulduysa, uğraşıp tamir ettim. Komşu bana taze domates, kabakla öderdi sağ olsun.
Mahalledeki dedikodulara kulak asmadan usulca güldüm:
Bak Necati bırakıp gitmiş, kadın hâlâ hepsini sürüklüyor
Onlar için değil, çocuklar için dayandım.
Birkaç yıl geçti, büyük oğlum Emrullah bir gün dedi ki:
Anne, babaya ihtiyacımız yok ki. Biz birbirimize yeteriz.
Başımla onayladım.
Ve ilk defa uzun zaman sonra, yere çakılmış hissetmedim, hâlâ ayakta olduğumu anladım. Titreyen bacaklarım üstünde de olsa
On beş yıl, çekilmiş bir sabah nefesi gibi geçti gitti.
Çocuklar büyüdü, kimisi üniversiteye gitti, kimisi kalıp yardım etti.
En küçüğümüz, Elif, hâlâ geceleri yanı başımda uyumayı seviyordu; tatlı rüyalar geliyor anne, derdi.
Necatiyi beklemiyordum artık.
Kızgın değildim, yok sayıyordum sadece Ne sildim, ne yeniden yazabildim.
Sonra bir sabah kapı çaldı.
Postacı sandım.
Kapıyı açtım, donakaldım.
Necati.
Ağarmış saçlar, yorgun yüz, eski bir pardesüyle öylece karşımda.
Ama hâlâ, işte; o Necati.
Sesi değişmişti, sesi kısılmış biraz:
Selam, dedi. Döndüm.
Hava bir anda koyulaştı.
Niye şimdi? dedim.
Gözlerini kaçırdı.
Hastayım. Doktor dedi ki, vaktim az kalmış. Sizi çocukları son bir kez görmek istedim.
Cevap veremedim.
Ellerim titriyor, göğsümde yumruk gibi bir şey büyüdü.
Cebinden küçük bir zarf çıkardı.
Bu da sizin için.
Refleksle aldım.
İçinden sararmış eski bir fotoğraf: Biz, gençlik günlerimizde, çocuklarla göl kenarında. Arkasında Necatinin yazısı:
Yanınızda olamadığım için özür dilerim. Bir şey olacağım diye ailemi kaybettim. Ama yalnızca sizi evim olarak hatırladım.
Ne desem bilemedim.
Ağlamadım, yorgunluktan gözlerim doldu.
On beş yıl hayal gibi geçen adam bir anda ete kemiğe bürünmüştü.
Çay koydum.
Sessiz sessiz oturduk.
Başka şehirde yaşadığını, hayatı sıfırlamaya çalıştığını, ama hiçbir şeyin tutmadığını anlattı.
İki yıl önce çocuklarla kurduğumuz Altı El Yardım Derneği hakkında gazeteden okuduğunu söyledi.
İnanamamış, Onlar mı acaba diye düşünmüş.
Başka annelere de yardım etmişsin, dedi. Gurur duydum.
O kelimeler acayip geldi kulağıma. Sanki başkası konuşuyor.
Sonra birden:
Çocukları görebilir miyim? Hiç değilse bir kez
Akşam hepsi eve geldi.
Büyükler mesafeli, küçükler biraz çekingen.
Necati pencere kenarında duruyor, arkasını dönmeye cesaret edemiyor.
Bu mu? dedi Emrullah.
Bu, dedim.
Uzun bir sessizlik.
Elif önce yaklaştı.
Gerçekten babamız mısın? dedi.
Necati başını salladı.
Elif, resim defterinden bir çizim verdi:
Herkesi çizdim. Seni de.
Necati ilk kez o gün ağladı.
Üç ay bizimle yaşadı.
Ne baba, ne koca olarak; sadece yanımızda insan gibi olmaya çalışarak.
Her sabah küçüklerle kitap okudu.
Emrullahla eski arabayı tamir etti.
Benimle çay içti, Senden daha güçlü olamadım, dedi.
Gittiği gün masada bir mektup buldum.
Ne afili, ne dramatik.
Giderken korktum.
Gerekli olmaktan, başaramamaktan.
Ama sen başardın.
Güç, terk edende değil; kalanda.
Teşekkür ederim, kaldığın için.
Ben başaramadım, affet.
N.
Bahar geldiğinde, onun küllerini hep beraber çocukken piknik yaptığımız göl kıyısına savurduk.
Gölün suyu sıcaktı, durgundu.
Elif dedi ki:
Anne, şimdi her yağmurda o mu var?
Gülümsedim.
Evet kızım. Her yağmurda
Eve dönerken anladım ki, aslında hiçbir şey kaybetmemişim.
Necatisiz yaşadım, ama sevgisiz değil.
Çünkü sevgi her zaman beraber olmak değilmiş.
Bazen sadece pes etmemekmiş.




