O akşam çorbayı silmedim. O kırmızı lekenin üzerinden atladım, odama gidip dizüstü bilgisayarımı açtım ve son dakika kapmayı başardığım bir kaplıca tatili için yirmi bir günlük paketi satın aldım. Gidiyorum dedim kendi kendime (son beş yılda ilk kez). Telefonumun sesini kapattım. Günde sadece bir kez, akşamları yanıt verdim: Ben tedavideyim. Siz halledersiniz. Sizi seviyorum, öptüm. Eve döndüğümde
Kepçe elimden kaydı ve mutfağın fayansına donuk bir sesle çarptı. Yoğun ve koyu kırmızı çorbanın mutfak zemini boyunca yavaşça yayılması bana bir suç mahallini hatırlatmıştı.
Anne, sana ne oldu? dedi, on dört yaşındaki oğlum ekrana dalıp gitmiş halde. Cidden acıktım. Ne zaman yiyeceğiz?
Sibel, benim mavi çoraplarım nerede?! diye seslendi eşim yatak odasından. Üçüncü kez soruyorum, geç kalıyorum!
Olduğum yerde hareketsiz durup o kırmızı lekeye baktım. İçimde sanki bir anahtar kapanmış gibiydi. O an çok net hissettim: Ben artık yokum. Bir düdüklü tencere var, çamaşır makinesi var, evin içinde çorapların ve derli toplu olmanın haritasını çıkaran bir rehber var ama Sibel diye biri yok artık. Ben tükenmiştim.
O akşam çorbayı toplamadan koltuğuma oturdum, bilgisayarımı açtım ve hemen yirmi bir günlüğüne Kapadokyadaki bir termal otele sıcak fırsatla tek kişilik yer ayırttım.
Öbür gün gidiyorum, dedim masada akşam yemeğini yerken. O akşam menümüzde beş yıldır ilk kez hazır mantı vardı.
Nasıl yani? dedi eşim, elindeki çatala bakakaldı. Biz? Okul? Yemekler? Kim ilgilenecek?
Siz halledersiniz, dedim. Artık kocaman insanlarsınız. Ben hizmetçi değilim. Dürüsttüm.
Evin İçinde Görünmezlik Yorgunluğu
Her şey nasıl bu noktaya geldi? Dışarıdan bakan biri normal bir aile olduğumuzu söylerdi. Eşim çalışıyor, ben çalışıyorum. Ama benim işim akşam altıda bitiyordu, sonra ikinci mesaim başlıyordu sosyologların ikinci vardiya dediği, benimse yıllardır angarya olarak gördüğüm süreç.
Aile psikolojisiyle yakından ilgilenirim, zihinsel yük kavramını iyi bilirim. Bu, özellikle kadınların yıllarca sırtlandığı, görünmeyen ve hep sorunsuz işlemesi beklenen bir emektir.
Sadece bulaşıkları yıkamak değil ki mesele; küçük kızın spor ayakkabısı kalmadı mı, büyüğün alerji dönemi geldi, ilaçlar yenilenecek, çarşamba veli toplantısı, cumartesi kayınvalidenin doğum günü Bütün evin CEOsu gibi, üstelik ne maaş ne izin ne de teşekkür olmadan yaşıyorsun!
İstatistikler acımasız: Türkiyede kadınlar, ev ve çocuk bakımı için erkeklerden günde ortalama iki-üç saat daha fazla zaman harcıyor. Yıl boyunca bu tam bir ay fazla mesaiye denk geliyor.
Benim ailem de tipikti: Onlar, çamaşırların kendiliğinden dolaba girdiğini, yemeklerin sihirli şekilde mutfağa geldiğini, lavabonun sırf iyi olduğu için parladığını sanıyordu. Emeklerim nefes almak kadar görünmezdi: Yokluğu hissedilirdi sadece.
Üç Hafta Sessizlik
İlk üç gün tesisteyken ruhum sancı içindeydi. Doğa, masajlar, bakımlar şahaneydi ama telefon susmak bilmiyordu:
Çamaşır makinesini hassas yıkamaya nasıl alacağım?
Sigorta poliçemiz nerede?
Anne, kedi yine tüy döküyor, ne yapmamız gerek?
Pizza sipariş ettik ama kartta para yok anne, biraz gönderir misin?
Her şeyi bırakıp hemen eve dönme isteğiyle savaştım. Kontrol ve aşırı sorumluluk damarlarımda dolanıyordu, yokluğumda evde açlıktan ölecekler ya da ortalığı ateşe verecekler diye endişeleniyordum.
Dördüncü gün yemekte, altmış beşlerinde gösteren ama en fazla elli yaşında duran bir kadınla tanıştım. Çayını karıştırırken kulağıma eğilip şöyle dedi:
Bak yavrum, kimse üç gün üst üste makarna yedi diye ölmedi. Ama kronik yükten tansiyon yükselip giden çok. Bırak büyüsünler. Tecrübe kazansınlar.
Bundan sonra telefonun sesini tamamen kıstım. Sadece akşamları cevap veriyordum: Ben uygulamada, konuşamam. Halledin. Sevgiler.
İkinci haftadan sonra kendimi anımsamaya başladım. Tuvalette sosyal medyada gezinmektense kalın kitapları okumayı sevdiğimi, tek başıma sokakta dolaşmanın nasıl güzel olduğunu, başkası pişirince yemeğin tadının nasıl değiştiğini Ve acı bir gerçeği fark ettim: Onları böyle tembelliğe ben alıştırmıştım. Yıllarca süren yalnız savaşçı rolümün bedelini ben de ödüyordum. Bunu kökten değiştirmek şarttı.
Dönüş: Yarı Felaket
Eve dönerken, apartmanın merdivenlerinde kalbim sıkışıyordu. Dağılmış, darmadağın bir manzara görmeye hazırdım.
Kapıyı açtığım an burnuma ekşi, ağır bir koku karışımı doldu: Bayat çöp, çamaşır suyu, bir de neden bilmiyorum, yanmış pilav kokusu. Anlaşılan aynı anda hem temizlik hem yemek yapılmaya hem de hepsi yüzünden olaydan kaybedilmeye çalışılmıştı.
Antrede ayakkabılar yığılmıştı. Oğlumun montu tersinden askıda sallanıyordu. Mutfakta masa yapış yapıştı. Lavabonun içinde tabaklarla tencerelerden oluşan bir yığın. Ocaktaki tava, yanık makarnayı kendine dert etmişti. Banyoda çamaşır sepeti patlamış, çoraplar çevresine yayılmıştı; aynanın üstünde diş macunu izleri.
Salonda koltukta oturan eşim ve çocuklar mağlup bir şekilde bekliyordu. Eşim, sabaha kadar süren bir meydan muharebesinden çıkmış gibiydi: Gözaltları kararmış, gömleği buruşmuş.
Hoş geldin, dedi sessizce.
Kendimi suçlayacağım, seni neden bırakıp gittin, bu eve bak? gibi sözler beklerken, kocam kalkıp bana yaklaşıp başını omzuma yasladı:
Sibel, dedi usulca, Ben bunların hepsini nasıl üstlendiğini anlamıyordum. Delilikmiş bu.
Görünmez Emeğin Bedeli
O akşam uzun uzun konuştuk. Yıllar sonra ilk defa, dürüst ve acele etmeden.
Meğer bir çamaşır yıkamak başlı başına bir bilgi sistemiydi: Beyazlarla renkli karışmaz, yün yüksek ısıya girmez (maalesef favori kazağı bebek boyuna inmiş). Buzdolabındaki yemek de piyangodan çıkmıyor: Almak, taşımak, her gün ne pişecek diye düşünmek gerek. Toz ise, alay eder gibi, temizlikten birkaç saat sonra geri geliyor.
Vallahi aklımı yitirecektim, dedi kocam. İşten gelirdim, bir mesai daha başlardı: Ödev, yemek, temizlik Geceleri birde yatardım. Sen ne zaman dinleniyordun bilmiyorum.
Dinlenmiyordum, dedim. Hiçbir zaman.
Normalde aksi ve huysuz olan oğlum, sessizce kalkıp bulaşık makinesini boşaltmaya gitti meğerse yeni çalıştırıp yetiştirememişler.
Benim gidişim onlara çarpan bir gerçeklik sınavı oldu. Şimdi anladılar ki ev düzeni kendiliğinden oluşmuyor; her gün, usanmadan, organize ederek yapılan bir işin meyvesiymiş.
O akşam hiçbir şeyi toparlamadım. Sadece duşumu alıp kremimi sürdüm; yattım.
Sabah aile toplantısı yaptık.
Yeni kurallar koyduk. Artık anneye yardım yok. Çünkü yardım demek, evin bütün yükü zaten annede demek. Oysa burası bizim evimiz, ortak sorumluluğumuz. Ev işleri de hepimizin görevi.
Ve işte, yıllar yıllar geçti, hâlâ aklıma her geldiğinde o akşamı, kırmızı lekeyi ve bana kattıklarını hatırlar; içimi bir huzur sarar.




