62 yaşında bir adamın davetiyle yazlığına gitmek, oldukça ciddi bir adım gibi geliyor insana. Özellikle de altı aydır birlikte olup, her şey yolunda gidiyorsa. Saim, dul biriydi; entelektüel, okumuş, zarif bir insan. Ben kırk üç yaşındayım, boşanmanın ardından uzun süre bu kadar bana uyan biriyle karşılaşmamıştım.
Doğru şeyleri söylüyordu. Saygıdan, ortaklıktan, artık bu yaşta oyunlara gerek olmadığından bahsediyordu. İnanmıştım ona.
Yazlık, şehirden kırk kilometre uzaklıktaydı. Şahane bir bahçesi, düzenli bir çimleri, pencerelerin altında gülleriyle bakımlı bir yerdi. Her şey kusursuzdu. Belki fazlasıyla kusursuz.
Bizi kızı Nurcan karşıladı. Otuz yedi yaşında, hiç evlenmemiş, babasıyla yaşıyor ve eve yardımcı oluyordu. Saim, büyük bir gururla tanıttı:
Sağ kolum, o olmasa ne yapardım bilmiyorum.
Nurcan gülümsedi, ama bu gülümsemede sıcaklık yoktu, sadece kibarlık.
Akşam: Bir şey eksik ama ne?
Verandada akşam yemeği yedik. Saim anılarını anlatıyor, ben gülüyordum; Nurcan ise sessizdi. Babasına çay dolduruyor, tabağını tamamlıyor, her şeyi elinin altında tutmaya çalışıyordu.
Çok duygusal görünebilirdi belki, bir detay dışında: Tüm bunları mekanikce yapıyordu. Sanki bir programı işletiyordu.
Konuşmaya çalıştım:
Nurcan, çalışıyor musunuz?
Babama yardımcı oluyorum, dedi kısaca.
Daha önce çalışmış mıydınız?
Çalışıyordum, ama annem öldüğünde babamın desteğe ihtiyacı oldu.
Saim araya girdi:
Nurcan benim meleğim. Zor zamanda beni bırakmadı.
Bunu öyle bir şefkatle söyledi ki, mahcup oldum; sanki gizli bir ana tanık olmuşum gibi.
Akşam erken bitti. Saim bana misafir odasını gösterdi; tertemiz, dantel işlemeli yastıklarıyla sıcak bir oda. Rahatsız edici bir huzursuzlukla yatağa uzandım, nedenini bile anlamadan.
Sabah: Evde küçük bir tur
Saim sabah erkenden bakkala gidiyorum diyerek çıktı. Nurcanla baş başa kaldık.
Mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. O sessiz, ben de sessizdim; aradaki hava gergindi.
O anda birden:
Evi gezmek ister misiniz? dedi.
Kabul ettim. Odaları gezdik. Saimin çalışma odası kitaplar, eski bir yazı masası, deri ve tütün kokusu. Salon antika mobilyalar, tablolar. Her şey tam yerli yerinde, bir müzeyi andırıyor.
Koridorun en sonundaki kapıya geldik. Nurcan durdu:
Burası da benim odam.
Kapıyı açtı ve donakaldım.
Genç bir kızın odası
Karşımda on beş yaşındaki bir kızın odası vardı. Pembe duvarlar. Raflarda peluş oyuncaklar, duvarlarda eski Türk rock gruplarının posterleri. Fırfırlı yatak örtüsü. Çalışma masasında hâlâ defterler, test kitapları, kurdeleli kalemlikler.
Şifonyerin üstünde çocuk makyajları, kelebekli tokalar, minik bir kilitli günlük.
Bu oda, zamana takılıp kalmış gibiydi.
Nurcana döndüm. Kapının eşiğinde, sakin bakışlarla beni izliyordu. Tepkimi bekliyor gibiydi.
Burası sizin odanız mı? dedim.
Evet. Annem öldüğünden beri hiçbir şeye dokunmadık. Babam böyle istiyor.
Ama siz otuz yedi yaşındasınız
Omuz silkti:
Babam öyle rahat ediyor. Mutlu yılları hatırlatıyormuş ona.
Yüzüne uzun uzun baktım; makyajsız tenine, sade saç kesimine, yaşından yirmi yıl büyük bir kadının ev elbisesine.
O anda anladım: Nurcan yaşamıyor, sıkışıp kalmış.
O anda anladığım şey
Her şey yerli yerine oturdu zihnimde.
Saim sadece karısını özleyen bir adam değil. Geçmişi dondurmuş ve kızının önüne duvar örmüş biri.
Nurcan çoktan kendi hayatını kurmuş olmalıydı; evlenip gitmeliydi belki, ama burada kalmıştı. Çünkü istememiş değil, babası bırakmamıştı.
O pembe oda, bir anı değil, bir işaret: Saim, kızının hep kendisini terk etmeyecek küçük bir kız olarak kalmasını istiyor.
Ve düşündüm: Ben kalırsam ne olur? Beni de o sisteme monte etmeye çalışacak; bir ortak değil, bir fonksiyon olacağım.
Kendine uygun, uyumlu, arzusu olmayan bir kadın; düzenini bozmayan, talepte bulunmayan, uygun biri.
Saimle konuşma
Saim dönünce hemen hazırlanıp gitmem gerektiğini söyledim. Şaşırdı:
Ama pazar gününe kadar kalacaktık?
Kusura bakma, işlerim çıktı.
Hangi işler? Boş olduğunu söylemiştin.
Yüzüne baktım; şaşkın gözlerine, market poşetini sinirle büküp durmasına.
Anladım ki gerçekten anlamıyor.
Onun için her şey normal. Kızı birlikte yaşar, ev işlerine yardım eder, genç bir kız odasında uyur ve bu ona gayet doğal gelir. Çünkü onun işine böyle geliyor.
Saim, kızın otuz yedi yaşında. Sence kendi genç kız odasında yaşaması tuhaf değil mi?
Kaşlarını çattı:
Ne ilgisi var? O rahat, ben rahatım, neden değiştirelim ki?
Kendimi tutamadım, sesim yükseldi:
Çünkü o yetişkin bir kadın!
Ne olmuş? İstediğini yapmakta özgür.
Ciddi misin? En son ne zaman bir randevuya çıktı?
Sustu. Sonra:
Anlamıyorum demek istediğini.
Ve fark ettim ki anlamak istemiyor. Onun dünyasında kızı hep çocuk, kadınlar ise misafir; kimse düzeni bozmasın.
O gün yazlıktan ayrıldım.
Kendimle ilgili ne fark ettim?
Bir hafta boyunca düşündüm: Belki de abartıyorum? Ya da Saimin tuhaf alışkanlıkları vardır sadece?
Ama sonra Nurcanın o sessiz yüzü, boynu bükük tavrı geldi aklıma.
Bu tuhaflık değil, psikolojik bir mahkûmiyet.
Saim, kızını yasına hapsederek onun hayatını durdurmuş. Hayatına giren her kadına da aynı şeyi dayatacak.
Ben, başkasının evinde bir kukla olmak istemiyorum. Başkasının kurallarına göre yaşamak istemiyorum. Yenisinden bir Nurcan olmak istemiyorum.
Saim birkaç kez aradı. Ne olduğunu anlamadı, sordu. Ama anlamak istemeyene neyi anlatabilirsin ki?
Kadınlar, siz de yetişkin çocuklarını psikolojik olarak kendine bağımlı yapan erkeklerle karşılaştınız mı?
Erkekler, sizce yetişkin bir kızın babasıyla, çocukluk odasında yaşaması normal mi?
Dürüst olun: Geçmişi bırakmayan biriyle sağlıklı bir ilişki kurulabilir mi?
Yoksa insan en rahat ettiği gibi yaşayıp, kimseyi dinlememeli mi?




