Bugün günlüğümü yazmak hiç kolay değil. Akşamın bir vakti, Ezgi yine ateşler içinde yatıyordu. Evimizin salonunda sırtüstü uzanıp tavana bakıyor, kafamı bin bir endişeyle dolduruyordum. Akıl almaz fikirler dolaşıyordu zihnimde. Nasıl uyuyabilirdim ki? Biricik yavrum hastaydı. Keşke onu bugün kreşe göndermeseydim, dedim içimden. Bir iki gün daha evde kalsaydı, belki bu mikrobu kapmazdı O anda yüreğim acı içinde sıkıştı, nefes almakta zorlandım.
Pencereye yanaştım, soğuk camdan dışarıya baktım. Gri, bulutlu bir sonbahar günüydü; üç gündür aralıksız, huzursuz bir yağmur Kadıköy sokaklarını ıslatıyordu. Derin bir iç çekerek koltuğa döndüm. Yatakta bir kıpırtı oldu. Ezgi mırıldandı, birden öksürdü. Koşup yanına geldim, alev gibi alnını elimle yokladım. Dereceye bile gerek yoktu, ateşi yine fırlamıştı.
Sessizce abajuru yaktım, termometreyi kızımın koltuk altına yerleştirdim. Kırk derece! Allahım, şimdi ne yapacağım? dedim çaresizce. O sırada Ezgi gözlerini açtı. Baba, çok sıcak, diye fısıldadı. Biliyorum güzel kızım, birazdan geçecek, dedim, huzursuzca ilaçlarını hazırlamaya başladım.
O esnada oğlum Mert de uyandı, başucuma oturdu. Saatler geçmek bilmedi. Ateş bir türlü düşmedi. Gün ağarırken acil servis ışıklarını sokağa vururken ambulans geldi ve ben Ezgiyle hastaneye doğru yol aldım.
Hastanenin soğuk odasında, tedirgin hemşirenin bana acıyış dolu bakışlarıyla kızımın koluna serum takıldı. Merak etmeyin, yardımcı olacağız, hemen toparlar, dedi güvenli bir sesle. Sadece başımı sallayabildim. Birkaç saat sonra Ezgi aç gözlerini ve Su içebilir miyim, baba? dedi.
O anda gözüm yan yatakta yatan, narin, çelimsiz bir kız çocuğuna takıldı. Üzerinde eski bir tişört, dizlerinde yer yer delik çoraplar vardı. Ayak ucunda mavi galoşlu spor ayakkabıları duruyordu. Gözleri kocamandı, masmavi. Adeta cam gibi bakıyordu.
Merhaba, dedim.
Merhaba Amca. Gece mi geldiniz?
Evet, gecenin bir vakti.
Adınız ne?
Benim adım Barış. Kızımın adı Ezgi. Senin adın ne?
Benim adım Elif.
Burada uzun süredir misin Elif?
Evet, birazdan taburcu olacağım; cuma günü çıkacağım.
Aaa, bugün daha pazartesi.
Evet. Annem yok benim. O, ben küçükken vefat etti. Babam da içkiye başladı ve o da öldü. Sonra beni yetiştirme yurduna aldılar, dedi yaşından beklenmeyecek bir hüzünle omuz silkerek.
Orada yaşıyorum. Ama burada daha iyi bakıyorlar, doyuyorum, abiler ablalar kavga etmiyor
Yataktan kalkıp ayakkabılarını giymeye başladı. Birazdan kahvaltı var, ister misiniz getireyim?
Teşekkür ederim yavrum, ben kendim alırım, dedim.
Elifin ardından üzülerek baktım. Yan yatakta kalan yaşlı bir teyze, sessizce başını salladı: Ne iyi kızdır, güzel huyludur. Kaderi kötü Sözleri içime dokundu.
Birden telefon çaldı.
Alo?
Barış oğlum, nasılsınız, Ezgi nasıl?
Anne, hastanedeyiz şu an.
Of Allahım, noldu?
Endişelenme anne, sadece ateş yükseldi, şimdilik daha iyi. Bronşit olabilir dediler, uyuyor şimdilik.
Annemin sesi titredi: Ben hemen geliyorum. Ne getireyim?
Kendi terliğimi unuttum, Ezgiye pembe pijamasını koy. Bir de anne Burada bir kız var, yetiştirme yurdundan. Ona şampuan, sabun ve varsa eski tişört, tayt, sabahlık, işte böyle şeyler
Ertesi gün Ezgi biraz daha iyiydi; yeni arkadaşı Elifle oyunlar oynuyordu. Koridorda bir hemşireye rastladım.
Elife hiç kimse uğramıyor mu? dedim.
Hayır, taburcu olmaya yakın yurttan gelip alacaklar, dedi üzgün bir tebessümle.
Banyo yapabilir mi?
Yapması gerek ama kimsenin vakti olmuyor
O gece, Elifi sapsarı saçları kabartılmış, yepyeni bir pijama ve pembe, üzerinde sevimli köpek resimleri olan terliklerle gördüm. O kadar mutluydu ki ışıl ışıl parlıyordu. Hediye ettiğimiz her şeyi başucuna gizli gizli yerleştirdi; terliklerini ise yastığın altına sakladı.
Neden saklıyorsun Elif?
Çünkü yurtta eşyalarımı çalıyorlar
Bunu duyunca bir kez daha içim acıdı.
Işıklar söndüğünde, Elif gözlerini kapatıp hayal dünyasına daldı: Elini küçük Ezginin, diğerini benim tuttuğum, yemyeşil bir sokakta hep beraber yürüdüğümüz bir hayal Bir ailesi olmasını ne çok istiyordu. Onu okşayan, gece başını okşayıp öpen, sıcacık pijamalar giydiren, babası tarafından kucaklanıp tavana kadar havaya atan bir ailesi Ev işlerinde yardım eden, Ezgiyle oynayan, harfleri, sayıları öğrenen bir kız olmanın hayalini
Yetiştirme yurdunda hiç fena davranmamışlardı ama öğretmenleri Elifi sıkça azarlıyor; diğer çocuklar dalga geçiyor, bazen eşyalarını çalıyorlardı. Geçenlerde mutfakta yere tabak düşürdüğü için karanlık ve soğuk bir depoya kapatmışlardı. Küçük çocuk karanlıkta çok korkmuş, uzun süre orada ağlamış, üşümüş, sonunda hastalanmış ve hastaneye getirilmişti
Bu düşüncelerle Elifin gözleri doldu, yanaklarına yaşlar damladı. Sessizce hıçkırdı. O anda, kimsenin başını okşadığını hissetti. Gözlerini açınca, benim, elimi onun başında buldu.
Elifciğim
Barış Amca Sakın ağlama kuzum. Her şey güzel olacak, söz veriyorum.
Elif başını omzuma yasladı, uzun zaman sonra ilk defa huzurla uyudu.
Barış Amca?
Efendim?
Keşke sen babam olsan
O anda boğazımda bir şey düğümlendi. Kararım o anda, aklımla değil, kalbimle verdim. Sadece aileme konuşmak kalmıştı.
Annem ve kayınvalidem çocuk gibi sevindi. Eşimse önce şaşırdı.
Barış, ne yaptığının farkında mısın, bu ömür boyu bir karar, dedi hafif sesle.
Biliyorum! Ama yapmazsam, vicdanımla yaşayamam, dedim.
Birlikte Elifi ziyarete gittik. Kucağıma Ezgiyi aldım, öptüm. Sonra Elifle tanıştım.
Merhaba Elif, ben Barış Amca, dedim.
O da utangaçça Merhaba, dedi.
Aylar sonra, Elifin kaldığı yurdun bahçesine arabamızla yanaştık. Arkadaşları camdan el sallarken, Elif kapıya koştu.
Elif, geldik! Eve geliyoruz, dedim.
Küçük kalbi sevinçle atarken, ağzından minik bir Evet, Babacığım! çıktı
İşte o gün, hayatımdaki en önemli dersi öğrendim: Bir çocuğun gerçek ailesi, onu seven, sahip çıkan insanlardır. Ve bazen, en güzel aileler yürekte kurulur.




