Nihan bir türlü kendi mutluluğunu bulamıyordu. Kırkına yaklaşmıştı ama hâlâ yalnızdı. Oysa her şey vardı onda: akıl, güzellik, iyi bir iş, yüksek maaş Lakin kadınca bir mutluluk yoktu hayatında.
Ailesi, Zeynep Hanım ve Mustafa Bey, kızları için çok endişeliydi. Daha çok manevi olarak destek oluyorlardı; maddi desteğe Nihan’ın zaten ihtiyacı yoktu, hatta o zaman zaman onlara destek olurdu ama anne babası hiçbir zaman kabul etmezdi.
“Kızım bizimle yaşa, evimiz kocaman!” diye ısrar ederlerdi. “Paranı da biriktir, mutluluğunu bulduğunda daha da lazım olur!” Zeynep Hanım ile Mustafa Bey böyle konuşurlardı.
Nihan işten yorgun argın eve döndüğünde ise annesi “Sana bizden başka acıyan yok! Kimsen yok ki, yazık sana,” diye iç geçirirdi. Babası da, “Biz olmazsak, çok zorlanırsın kızım, hatta şikayet edecek kimsen dahi olmaz. Mutluluğunu bul artık,” diye nasihat ederdi.
Ve sonra, üçü birden oturup televizyonun karşısına geçerlerdi. Günler günleri, yıllar yılları kovaladı; sanki mutluluk, televizyonun karşısında aranacak bir şeymiş gibi Sıkıcıydı, insanı esneten bir rutindi!
Hele “biz olmayacağız” sözünü babasının ağzından duymak Nihan’a tuhaf geliyordu; Zeynep Hanım ve Mustafa Bey, Nihan’ı on dokuz yaşında birbirlerini canından çok severek, gencecik yaşta dünyaya getirmişlerdi. Bu kadar erken gitmekten bahsetmek anlamsızdı.
Nihan üniversitedeyken de birisiyle tanışmıştı: Özgür adında bir gençle. Kocamandı, biraz sakardı ve tatlıydı. Nereye girse, illa bir şeye takılır ya da bir şeyi devirirdi.
Zeynep Hanım ona takılırdı: “Sakar Özgür,” derdi, “eve bir gün bile sağlam bir tabak bırakmayacak bu çocuk!” Mustafa Bey ise, Özgür’ün yürüyüşünü, bir şeyleri havada yakalamaya çalışmasını taklit ederdi.
“Kızım bu çocuk hayatı boyunca hep sakar kalacak belli ki, eline ne geçerse bozuyor, kırıyor, bu senin mutluluğun olamaz,” diye yavaş yavaş Nihan’ın gözünde Özgür’ü küçültürlerdi.
Zamanla Nihan da buna inandı; Özgür ona artık bir talihsiz gibi gelmeye başladı.
Fakat ebeveynlerinden yana yanılmışlardı: Özgür üniversiteden mezun oldu, kendi hukuk bürosunu kurdu, sonrasında da bir başkasıyla evlendi. Kendisini sakar ve tatlı bulabilen, bağrına basan bir kadına Evi şehir dışında geniş bir bahçeydi çünkü Özgür’e hareket alanı lazımdı.
“Nihanın mutluluğu da bir yerlerde dolaşıyordur, bulacak elbet,” diye Nihanı ve kendilerini avuturlardı Zeynep Hanım ile Mustafa Bey.
Gerçi aileleri çok iyi ve sevgi doluydu. Aylar önce hep beraber Tayland’a gittiler. Akşamları hâlâ o tatilin fotoğraflarına bakmayı severlerdi; orada ne güzel yüzüyorlar, güneşleniyorlar, neler yemişler, neler içmişler! Güzel bir tatildi gerçekten.
Orada da Nihan, Cenk adında bir erkekle tanıştı. Cenk Azerbaycanlıydı.
Yine klasik espriyle yaklaştı Zeynep Hanım: “Aman kızım, tam sana göre Cenk, Tayland burnumuzun dibinde aşk başladı,” deyip güldü.
Mustafa Bey ise, yastığı göbeğine koyup, Cenki canlandırdı: “Bak, Cenk ne kadar toplu!” Nihan, Cenke içten içe üzülüyordu. Çünkü Cenk şişman falan değildi, sadece kalıplıydı ve ufak tefek değildi. Üstelik Cenkin yıldızlar hakkında anlattıkları, akşamları sahilde gökyüzünü göstermesi, ona huzur veriyordu. Nihan da ailelerinin sözlerine inat, Cenkle temasa devam etti.
Eve dönüşün ardından, Zeynep Hanım Nihanın hâlâ Cenkle konuştuğunu öğrenince: “Kızım, yaz aşklarıyla bir yere varılmaz, hepsi boş ve anlamsız,” dedi. Nihan ya da Cenk evli olmayabilirdi; ama kuralsızdı, çünkü yaz aşkıdır ve bu aşk nereye varırsa varsın, hiçbir yere çıkmazdı.
“Kızım arayışına devam et, biz her zaman yanındayız, her zaman güvenebilirsin bize!” diye babası yüreklendirdi.
Yazın hep birlikte köydeki bahçeli evlerine gittiler. Irmak kenarı, yemyeşil doğa, elma ağacının altında çay saatleri, mangallar, taze meyve sebzeler Komşuları da sık sık uğrardı. Bir gün komşularının oğlu Burak, beş yaşındaki oğlu Efe ile gelmişti. Baba oğul sarışın, mavi gözlü ve sevimliydi. Aynı babası gibi kulakları biraz dışarı doğruydu.
Komşuları Nihana açıkladı: Burakın eşi başka bir iş adamına kaçmış, Efeye yeni koca sahip çıkmak istememiş, çünkü çocuk babasına çok benziyordu. Bu yüzden Burak, küçük oğluyla baş başa kalmıştı.
Nihan, hem Buraka hem Efeye çok ısındı; onlarda gerçek, içten bir sıcaklık vardı. Aralarında bir kıvılcım çaktı, küçük Efe de Nihana içtenlikle bağlandı.
Zeynep Hanım yine kızına yüklenmeye başladı: “Bak kızım, Burak sebzeyi meyveyi götürdü, bize bir havuç kaldı! Kesin ailesi seni ona layık gördü, adam yanına çıksın diye! Ne yapacaksın, yanında çocukla gezen adamı?”
Babası da: “İyi bir adam olsaydı, eş bırakıp gider miydi hem de küçük çocukla!” dedi.
Ama bu defa Nihan karşı çıktı:
“Baba, bence iyi bir erkeğe eşi çocuğu bırakıp gidebilir, çünkü güveniyordur, ona emanet edebileceğini biliyordur!”
Ama babası bastırdı:
“Olmaz kızım! Biz kendi torunumuzu sevmek, onların minik ellerini tutmak istiyoruz! Başkasının çocuğunu değil!”
O günden sonra Zeynep Hanım ve Mustafa Bey komşularıyla konuşmaz oldular. Hakkında çok ağır şeyler söylediler; dostça oturmalar bitti. Yine elma ağacının altında oturup, “Allah neden Nihana kadınca mutluluk nasip etmiyor,” diye dert yandılar. Yaz böyle hüzünle geçti.
Nihan ise Buraka ve Efeye kalbini vermişti; ama anne babasının kalbini de kırmak istemiyordu, kendini suçlu hissediyordu, çünkü onların beklediği gibi biriyle değil, kendi gönlünün seçtiğiyle duygusal bağ kurmuştu. Sonunda üçü birlikte şehirdeki evlerine döndüler.
Ailesi, kızlarını sevmeye eskisi gibi devam etti. Sonbaharın kasvetli akşamlarında Burak ile Efeyi hiç anmadılar.
Bir gün Nihan, yağmurdan kaçan minik, ateş kızılı bir kedi yavrusu buldu. Arabaların tekerinin altına saklanmıştı, ıslak, zavallı, yapayalnız Nihana, birdenbire Efeyi hatırlattı bu minik kedi. O da tek başınaydı, annesi yoktu, kimsesi yoktu. Her an bir tekerin altında hayatı bitebilirdi.
Nihan, içgüdüsel olarak yavruyu kucaklayıp montunun altına aldı. Islaklığına, pisliğine bakmadan onun sıcaklığını hissetmeyi istedi. Evine götürdü, havluya sardı, süt koydu. Mutfağın zeminine oturup, hızlı hızlı süt içen yavruyu seyretti. Küçücük, pembe diliyle sütü öyle sevimli içiyordu ki
“Acıkmış zavallıcık,” diye düşündü Nihan.
Derken mutfak kapısında Mustafa Bey, arkasında Zeynep Hanım belirdi. Yavruya hiç de sevimli gözlerle bakmadılar; endişe ve öfke dolu bakışlardı bunlar.
“Kızım, bu evi mahvedecek! Her yere işeyecek, mobilyaları tırmalayacak! Valla koku sarar tüm apartmanı! Mustafa, sen de bir şey söyle!” dedi Zeynep Hanım.
“Tabii, kediden geçilmez, misafir gelmez eve!” diyerek Mustafa Bey destek çıktı.
“Anne, baba Kedi minicik! Kumunu koyarız, tırmalama tahtası alırız. Ne olur kalsın!”
“Olmaz! Kedi istemiyoruz! Hemen götür bir hayvan barınağına veya ver internetten sahiplendir! Eğer almazlarsa gazetelere yazarız!” dediler.
Nihan, yavruyu kucağına aldığı gibi evden çıktı.
Kırgındı, acısı içindeydi. Neden kırk yaşında hâlâ kendi çocukları yoktu, eşi yoktu, hatta evinde karar hakkı yoktu? Kırk yaşına gelmiş, bir kediye dahi sahip çıkamıyor! Hayır, kendi odası, kendi köşesi bile yok. O an karar verdi. Barınağa gitmedi, yolun üzerindeki bir emlak ofisine uğradı.
Hızla ona ev buldular; “Evcil hayvan kabul edilir” ibaresi olan bir oda Heyecanla eve döndü. Yavruyu veterinere götürdü, kız olduğunu, iki aylık olduğunu öğrendi. Adını Nisan koydu.
Bir anda içi huzur doldu. Nisanın gözlerine bakarken, aklına hep Efe ve Burak geldi.
Bir gün telefon çaldı. Arayan Buraktı.
“Nihan, nasılsın? Efenin sana söyleyeceği var!”
Nihanın yüzünde kocaman bir tebessüm belirdi; Efenin o tatlı gülüşü ve meraklı bakışları hemen aklına geldi.
“Nihan abla, seni özledik! Bize gelir misin? Babamla seni çok bekliyoruz!” dedi çocuk ses.
“Gelirim de, bir şartla! Kedimi de getirebilir miyim?” diye sordu Nihan.
Telefonun ucundan Burakın sesi yükseldi: “İstersen hepsini al gel, yeter ki gel!”
Böylece Nihan kendi mutluluğunu buldu. Kendi yolunu kendi seçti; Burakla, Efeyle ve minik Nisanla huzuru yakaladı. Yakında Efe’nin bir kardeşi olacak, ister kız ister erkek, zaten hiç fark etmez!
Ve Nihan, anne babasını hiçbir zaman unutmadı. Her fırsatta onları arayarak, her şeyin yolunda olduğunu, mutluluğunu bulduğunu söyledi. Onun mutluluğu onların hayal ettiği gibi olmasa da, Nihanındı! Belki bir gün Zeynep Hanım ile Mustafa Bey de bu mutluluğun kızlarına ait olduğunu anlayacak, kabullenecekler. O zaman onlar da torunlarının minik ellerini tutup, evin içinde dolaşan küçük adımları keyifle dinleyecekler.
Çünkü asıl mutluluk, başkalarının istediği değil, insanın kendi seçtiği hayatta ve sevdiklerinde gizli. Elini uzatıp kalbini dinleyebilen, mutluluğu bulabilir.




