Onun sadece bir dilenci olduğunu sanıyordu, ta ki gerçeği öğrenene kadar!

Dün akşam, İstanbulun en lüks restoranlarından birinin önünde yaşadığım olay aklımdan çıkmıyor. Bazen insanları sadece dış görünümlerine bakarak önyargılı değerlendirdiğimizde neleri kaçırabileceğimizi bir kez daha anlamamı sağladı.

Gecenin o saatinde İstanbul ışıklar içinde parlıyordu. Restorandan Ege adında genç bir adam çıktım, üzerimde özenle dikilmiş pahalı takım elbisem vardı. Yanımda, şık ve zarif elbisesiyle Gülce vardı. Tüm bakışları üzerinde toplamıştı, her detayıyla şehrin en gözde hanımefendisi gibiydi.

Tam çıkışta, mermer sütunun gölgesine sığınmış yaşlı bir adam vardı. Üzerinde eskimiş, yıpranmış bir kaban, yüzünde derin yorgunluk izleri

Gülce, o adamı görünce huzursuz bir tavır takındı. Kolumdan sımsıkı tutup yüksek sesle fısıldadı:
Bakma bile ona Ege, yine bir dilenci, köşe başında bekleyip kolay para kazanmanın peşinde. Hadi, arabaya yürüyelim.

O an yerimden kıpırdamadım. Sessizce kolumu çektim. Gülce ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışırken, ben yavaş adımlarla yaşlı adama yaklaştım. İçimde sadece saygı ve minnet duygusu vardı. Ceketimin iç cebinden kalınca bir zarf çıkardım. İçinde bir kaç banknot yoktu bu zarfın; büyük meblağda Türk Lirası vardı.

Sesimi alçak, ama kararlı tuttum:
Hayatımı kurmak için ömrünü verdin baba. Bugün ben bu başarıyı yaşıyorsam, senin fedakârlıkların sayesindedir. Şimdi sıra bende; ben de artık senin hayatını inşa edeceğim.

Babamın titreyen ellerine zarfı bırakırken yüzünde hem şaşkınlık hem mutluluk vardı. Gülce ise donup kaldı, gözleri yerinden fırlayacak gibiydi. Babam gözlerine yaşlar dolarak bana baktı ve sesi çatallana çatallana söyledi:
Oğlum, bana bir şey lazım değil… Yeter ki sen mutlu ol.

Dünyanın en pahalı takım elbisesini giymiştim belki ama, o anda tek düşündüğüm babamın yorgun omuzlarına bir nebze huzur verebilmekti. Kimsenin bakışlarını umursamadan babama sarıldım. Sonra Gülcenin yanına dönüp durdum. Yüzünde ise hâlâ aynı küçümser ifade vardı.

Sakin bir sesle, ona döndüm:
“Biliyor musun Gülce, babam bana insanları kılık kıyafetiyle değil yüreğiyle değerlendirmeyi öğretti. Sen onda sadece bir dilenci gördün, ama ben hayatımın mimarını gördüm. Sanırım yolumuz buradan sonra ayrılıyor.”

Arabamın kapısını açıp babama yer gösterdim. Birlikte uzaklaşırken, Gülce kaldırımda şaşkın gözlerle arkamızdan bakakaldı.

Hayat bana şunu tekrar öğretti: Dış görünüşe bakıp insanları yargılamak kadar büyük bir hata yok. Eski bir kabanın ardında altın gibi bir kalp, pahalı bir elbisenin içinde ise bomboş bir ruh yatabilir

Bugünün dersi: Dışarıdan göründüğü gibi değildir hiçbir şey. Kimin yüreğinde gerçek insanlık saklı, göz ucuyla değil, kalp gözüyle bakmayı öğrenmek lazımmış.

Sevgiler,
EgeArabam köprüden geçerken, babam hafifçe arkasına yaslanıp boğaza baktı. Gözlerinde yılların yorgunluğu değil, sanki onca yıl sonra nihayet dinmiş bir fırtınanın ardından gelen sevinç vardı. Elimi tuttu, şöyle dedi:

Ege, hayat; görünenle yetinmemeyi, en çok da en yakınımızdakilerin gözlerine bakmayı gerektiriyor.

O an hissettim ki, gecenin bütün ışıkları bir anda ruhumu aydınlatıverdi. Sadece babamla değil, kendi içimdeki sesiyle de barış yapmıştım. O şehrin karmaşası çok uzakta kaldı; yalnızca otomobilin içindeki huzur ve gönlümdeki minnettarlık kaldı geriye.

Hayatın gerçek zenginliğini işte o anda anladım: Bir kalbe dokunabilmek, geçmişin yükünü hafifletebilmek ve bir yolculuğu birlikte tamamlayabilmek En güzel başarı, paylaşabildiğimiz sevgiydi; gerisi ise sadece insanı aldatan birer gölge

Ve ben, babamın yanında, İstanbulun parıltılı gecesine sonsuz minnettarlıkla baktım. O an biliyordum ki, yüreğiyle gören insanlar için şehirler de hayatlar da bambaşka aydınlanıyordu.

Rate article
Lifequest
Onun sadece bir dilenci olduğunu sanıyordu, ta ki gerçeği öğrenene kadar!