Neredeyse iki yıl boyunca İstanbulda boğaz manzaralı, lüks bir rezidansta, Özgür Demirtaşın penthaus katında teknik servis elemanı olarak çalıştım.
Yeterince uzundu bu süre; onun suskunluğunun ne anlama geldiğini anlamak için. Onun, kimse bakmıyorken insanları izleme tarzındaki dikkatli mesafeyi fark etmek için. Hiç rahatsız edici olmazdı bakışları, dikkati asla dağılmazdı. Sadece orada olurdu.
Özgür Demirtaş öyle sebepsiz yere kimselere yaklaşan biri değildi.
Mesafe onun zırhıydı.
O yüzden, bir gün o ince uzun koridorda, genelde uğramaktan her daim uzak durduğu, gerçeklerle yüzleşmemek için kaçtığı o yerde, elinde siyah bir zarfla karşıma dikilince, hemen bir şeylerin farklı olduğunu anladım.
Esra, sana ihtiyacım var, dedi sesi olabildiğince alçak.
Bu, emir kipiyle söylenmiş bir cümle değildi.
Karar verilmişti zaten.
Zarfı uzattı bana, içinde bir çek vardı.
Üzerindeki rakamı okuyunca, nefesim kesildi, sanki biri boğazımı sıkıyordu; tam beş bin Amerikan Doları değil tabii, beş bin Türk Lirası Onda da insan bir an duraksıyor.
Bu akşam benimle birlikte Blackwood Vakfı Gecesine gelmeni istiyorum, dedi usulca.
Yüzüne bakmaya çalıştım. Bir dalga mizah, bir ima, bir şaka aradım bakışında.
Yoktu.
Ben sizin banyonuzu temizliyorum, dedim fısıltıyla, ona, bana ait olmayan bir dünyayı hatırlatmak istercesine. O dünyaya ait değilim.
Özgür gözümün içine baktı. O an, milyarder iş insanı, manşetlerin adamı ortadan kaybolmuş gibiydi.
Karşımda yalnızca bir adam vardı.
İşte tam da bu yüzden, dedi, gelecek olan sensin.
Yavaş yavaş anlıyordum. Kafamda tam olarak netleştirerek değil…
Ama güveninin ağırlığını hissettim.
Belki de bu, sadece risk almak istemesiydi.
Beş bin lira güvenlikti,
Ama bu ifşa demekti.
Başımı salladım kabul anlamında.
Saat tam altıda, stilistin bana seçtiği o koyu lacivert elbise üzerimdeydi. Tenime oturmuştu; şık ama yapmacık değildi. Özgür beni gördüğünde, hemen konuşmadı.
Bakışındaki sertlik yumuşamıştı, çok az.
Sen dedi, kelime seçerken durdu, yanlış bir şey söylemek istemez gibiydi. Hafifçe gülümsedi, Aynı sensin.
Nedense bu duyduğum en büyük iltifattı.
Asansörde sessizce indik. Eli benimkine çok yakındı ama değmedi, alanıma saygı duyuyordu; hatta havadaki izni bile bekler gibiydi.
Büyük salonun tavanı cam, her köşesinden pırıltı yansıyor, dışarıda İstanbul ışıkları, vapurlar, araçlar, koca şehir kendini asla açıklamıyor, sorgulamıyordu.
İçeri adım atınca hissettim.
Bir şey değişmişti.
Bakışlar.
Fısıltılar.
Yargı.
Özgür biraz daha yakınıma geldi tam dozunda.
Ben buradayım, endişelenme, dedi usulca.
İnandım.
Beni tanıtırken sesinde bir rahatlık, hafif bir gurur vardı. O her zamanki dengeli haliyle hep koruyucuydu. Gözler fazla uzarsa, kendini önümde buluyorlardı; bunu asla belli etmeden, kendiliğinden.
Sonra, ışıklar söndü.
Özgür eğilip kulağıma, fısıldadı.
Esra bana güven.
Daha cevap veremeden, sahneye çıktı.
Mikrofonu eline aldığında salonda öyle bir sessizlik oldu ki, bunu ancak paranın ağırlığıyla, ses yükseltmeden sağlarsınız.
Bu akşam benimle gelen kadını, dedi Özgür.
Farklı bir kelimeyle tanıttı beni.
Seçilmiş.
Çalışan değil.
Görünürde olan değil.
Seçilmiş.
Kalbim deli gibi atıyordu korkudan değil, başka bir sıcaklıktan; üstelik daha tehlikeliydi bu his.
Banka hesabının, imajın değil, gerçekliğin görülmesinden bahsetti.
Anladım; gösteri için değil, önemi olduğu için söylüyordu her şeyi.
Yanıma döndüğünde fısıldadım:
Bana söyleyebilirdin.
Korkutmak istemedim seni, dedi. Ve kalır mıydın, onu da bilmiyordum.
Başımı kaldırıp gözlerine baktım.
Hâlâ buradayım, dedim.
Bakışları gereğinden uzun sürdü, sanki yeni nefes almayı öğreniyordu.
O sırada yanımıza Tarık Candan yaklaştı.
Hemen tanıdım; parlak gülüşüyle, o içi dolu görünen ama aslında boş laflar eden adam. Sanki iltifatları kadife kılıflı bıçak gibi. Özgürün kasıldığı anlaşılıyordu, öfkesinden değil, endişesinden. Benim için.
Tarık bir şeyler sordu, cevabını ise anlamadım; bakışı üzerimde, kim olduğumu çözmeye çalışıyor gibiydi.
Ben ise karşılık verdim. Bir adım bile geri kaçmadım.
Özgür de beni bir an olsun durdurmaya kalkışmadı.
Bana güvendi.
Tarık gittikten sonra, Özgür adeta yılların yükünü üzerinden atar gibi içini çekti.
Beni korumana gerek yoktu, dedi sessizce.
İstedim, dedim.
O da ben de şaşırdık buna.
Gece sonuna doğru, fotoğraf makineleri uzakta, insanlar dağıldıktan sonra, parmağımı tuttu.
Yapayalnız kaldığımız o anda.
Gösteriş için değil, samimi olarak.
Bir ömrüm hep insanlarla geçti, Esra, dedi. Ama asla beraber hissetmedim.
Parmaklarını sıkıca tuttum.
Ben de.
Gazeteciler binayı yavaş yavaş çevrelemeye başlamıştı, sanki ilginç bir şey olacağını seziyorlardı. Gece farklı bir yöne evrilmişti, önü alınamazdı artık.
Özgür bana eğildi.
Benimle gel, dedi fısıltıyla. Onlar için değil. Sadece bu gece için değil.
Neden? diye sordum.
Cevabında o alışık olmadığımız kırılganlıkta bir titreme vardı.
Çünkü artık rol yapmak istemiyorum, dedi.
Ve o sırada, herkesin ulaşılmaz saydığı adamın yanında,
Ben kendimi asla küçük hissetmedim.
Sanki seçilmiş gibi hissettim bir anlamın temsilcisi olarak değil,
Bir kadın olarak.
O andan sonra öğrendiğim şey şu oldu: Dostluk ya da yakınlık, statüyle, parayla, süslü salonlarla kurulmaz. Kimsenin göremediği anda, insanın gözlerinin içine bakıp hâlâ Ben buradayım, diyebiliyorsan, gerçek değer budur.




