Dün yaşadığım baş ağrısı öyle bir hal aldı ki, artık dayanamayıp doktora gitmeye karar verdim. Tam üç gün boyunca, durmaksızın sanki kafama çekiç vuruluyordu. Hiçbir ağrı kesici fayda etmiyordu. Gece yatakta dönüp durdum, uyuyamadım. En saçma hareketim ise, kalkıp internetten baş ağrısının neye işaret ettiğine bakmam oldu.
Aradığım anda karşıma çıktı tabii: Migren ile beyin tümörünün farkı ne?, Baş ağrısı hangi ölümcül hastalığın habercisi?… Okudukça içim daraldı. Zaten gece uykusuzum, üstüne bir de internette bulunan bütün ölümcül hastalık belirtilerini kendime kondurmak… Şaka gibi. Tam da Jerome K. Jeromeun başına geldiği gibi, adam bütün tıbbi ansiklopediyi okuyup kendinde her hastalığı buluyordu ya, aynısı bende oldu. Bir tek doğum humması eksik, onu da olsam tam külliyat tamamlanacak.
Anladım ki; bu işin sonu hayır değil. Yeter artık! Yarın sabah ne olursa olsun doktora sürüneceğim! dedim kendi kendime.
Sabah hastaneye gittim, sırada beklerken yanımda oturan orta yaşlı bir kadınla güzel bir sohbet başladı. Dedi ki:
İçki içtiniz mi?
Ben afalladım:
Ne içkisi?
Dün akşam içtiniz sandım…
İçmedim, hafif kırıldım.
Gözleriniz kıpkırmızı da… Sanki sabah yeni ayılmışınız gibi
Hayda… Bazen psikoloğa gitmemin asıl sebebinin, aslında psikoloğa gitmesi gereken insanlarla iletişim kurmayı öğrenmek olduğuna inanıyorum.
Sağ olun, dişlerimin arasından çıkardım, ilginiz için.
Sıra bana geldi, doktorun odasına girdim ve konser sunar gibi semptomlarımı tek tek anlatmaya başladım. Sonuncusu, kırmızı kiraz gibi gözlerim oldu.
Sanki içki içmişim gibi, halbuki içmedim, dedim biraz sitemli.
Doktor gözlerime baktı, omuz silkti:
Gayet normal gözleriniz var, abartmayın…
Bazen diyorum ya, gitmesi gereken kişi psikolog değil doktor oluyor. Doktor, tansiyonuma, nabzıma, oksijen satürasyonuma baktı, bazı sorular sordu. Anlattıklarım ona göre ciddiydi, migrenin ötesinde bir şey de olabilirdi.
Acaba beyin MRı mı çektirsek? Tomografi? Fiyatı neyse ödeyeyim, diye atıldım hemen. Sonuçta gece internetten pratisyen, nörolog, damar doktoru, hepsi oldum.
Öncelikle telaş yok, biraz damarları rahatlatacak ilaçlar ve tahlillerle başlayalım, ihtiyaç olursa ilerleriz…
Gece her şey gözümde büyümüştü. Ağlamış, dört yaşında iki çocuk ve on kitap bırakmış olmama takılıp kalmıştım. Ne yazdımsa, ne büyüttüysem gözümde hep yetersizdi. Çocuklarım biraz daha büyüse, yazdığım kitapların hepsini gözden geçirseydim…
Neyse, doktor çıkışı çocukları kreşten alıp eczaneye uğradım, reçete edilen ilaçlarımı da aldım. Eve gidip resmen yatağa yığıldım.
Çocuklar yanıma koştu:
Baba, yemek var mı?
Var, ama önce hazırlamak lazım… Şimdi…
O anda başım eskisi gibi ağrımıyordu ama üç gün yatınca hâlâ bitkindim.
Oğlum Emir, kendi başına mutfağa geçti, menemen yaptı, makarna ısıttı. Sonra bana dönüp:
Babacım, Zeynepe de yedirdim; ister misin yemeğini yatağına getireyim?
O an içimi bir huzur kapladı: Helal olsun, koca adam olmuş oğlum! Demek ki doğru büyütmüşüm.
Gerek yok oğlum, acıkınca kendim kalkarım. Çok iyisin.
Peki baba, deyip bir tabak meyveyle döndü. Kivi getirdim, C vitamini portakaldan fazla… Elma, demir için. Mandalina da, rengi solmasın diye; yoksa bozulacak…
Oğlumun bu inceliğine bayıldım, gururlandım. Keyfim de, halim de yerine gelmeye başladı.
Sonra Emir markete gitmek için hazırlandı.
Oğlum nereye?
Kedimizin maması bitmiş, alacağım, dedi.
Dondurma da getir, diye arkadan bağırdı Zeynep. Yani mama ona da lazım…
Zeynep, odaya elinde oyuncak doktor çantası, üstünde annesinin sabahlığı ve gözlüğüyle girdi. Evin oyuncak terapisti, Doktor Zeynep Hanım.
Neyse, hastamız, muayeneye başlıyoruz! Bir iğne yapalım…
Kızım, bana “hasta” deme, “baba” de…
İyileş, o zaman baba dersin. Aç ağzını!
Ağzımı açtım.
Kiiivi mi yemişsiniz? Bana niye vermediniz?
Al yavrum, tabağı al önünde.
Yumurta yedim, şimdi dondurma bekliyorum. Sizi bir dinleyeyim… dedi pembe stetoskopunu boynuna geçirip.
Ben her akşam seni kitabımı dinlemeye çağırıyorum, gelmiyorsun.
Aaa, durum kötü, dinlerken ciddileşti. Çok konuşuyorsunuz baba. Hep çocukların peşinde koşuyorsunuz. Size iğne ve dondurma yazıyorum. Eğer Emir herkese alırsa… Ama sadece isteyenlere alırsa, istemeyen kalır.
Baban hasta, dondurmadan bana da vermez misin?
Zeynep cevap vermedi, oyuncak iğnesini bacağıma batırıverdi.
Ah, acıttın! diye güldüm.
Iyileş diye acıtıyoruz tabii!
Aslında lafın gelişi… O kadar iyi geldiler ki bana. Sonrasında Emir, gerçekten eve dondurma da getirdi. Herkese yetecek kadar. Baş ağrısı kalmadı, gözlerim de açıldı, eskisi gibi mavi. Ama biraz daha hasta numarası yaptım. O gece masal okuma işini Emir üstlendi. Zeynep ansiklopedi seçmişti.
Çiyklopedi bu, diye şaka yaptı Emir.
Satürn’den bahsettiler, sonra dinozorları konuştular, sonra da süt dişlerini. Uzun uzun tartıştılar, dinozorların da süt dişi olup olmadığını.
Şu sohbetlerini dinlerken eridim; başka bir anlam, başka bir sevinç, hayatımda değerini anlatması imkânsız bir haz…
Sonra, tabii, hepsinin “kiviyi” yatağa dökmesiyle çarşafları değiştirdim, birlikte kıkırdarken üçümüz, yan yana uzanıp uykuya daldık.
Ertesi sabah doktor, ilaçlar iyi geldi mi diye sordu.
Başımı salladım. Fakat asıl iyileştirenin ilaçlar değil, küçücük çocuklarım olduğuna yemin edebilirim. Onlar ki, bir insanın ruhunu baştan aşağıya yenileyen, olur olmaz anlarda sevindiren, en şifalı “ilaç”lar!
Onları çokça kucaklayın; bırakın sizden uzun olsunlar, gene de sarılın. Hiçbir şey onların sarılması kadar iyi gelmiyor. Yani, bir de bol bol kivi yiyin, onda bol vitamin C var.




