On yaşında, o bir cümle kurdu ve kimse onu ciddiye almadı. Çünkü büyükler genellikle şöyle düşünür: Çocuklar güzel şeyler söyler, sonra da unutur.
Ama Ali unutmamıştı.
Ankaradaki bir ilkokul sınıfında, küçük Ali Demirer, Esra Gökçen adında bir kızın yanına oturduğunda başlayan arkadaşlık, başta sıradan görünüyordu ta ki ayrıntılara dikkat edene kadar.
Esra, Down sendromuyla dünyaya gelmişti. Okulda bu bazen demektir ki; bazı çocuklar gözlerini kaçırır, bazıları ne söyleyeceğini bilmez, kimisi de davet etmez oyuna, takıma ya da gruba.
Ali ise farklı bir şey yapıyordu: Esraya özel biri gibi değil, yanında bir insanmış gibi davranıyordu.
Oyunlara çağırırdı. Yanına otururdu. Esranın morali bozuksa, onu sıradan kaldırırdı. Bunu bir kahramanlık için değil, sadece ne zaman biraz nefese ve kahkahaya ihtiyaç olduğunu bilen bir dost gibi yapardı.
Bu, yüksek sesle görünmeyen bir özen biçimidir. Kim kimi koridorda bekliyor, kim kime kol kanat geriyor, kim sana baktığında kendini önemli hissettiriyor küçük işaretler bunlar.
Öğretmenleri Ayşen Hanım da bunu her gün fark ediyordu. Sonradan şunu söyledi: Ali, Esranın sadece arkadaşı değildi, onun yanında bir koruyucuydu. Şefkatten değil, adalet duygusuyla: Eğer birisi sınıftaysa, içinde olmayı hak eder, kenarda durmayı değil.
Esraya okulda Küçük Güneş diyorlardı. Bu masalsı değil, gerçeğin ta kendisiydi: Çocuklar bazen yetişkinlerden daha berrak görür; Esra gerçekten parlıyordu. Fakat parlamak, yanında ışığını söndürmeyecek biri varsa kolaydır.
Dördüncü sınıfın sonunda, okul balosundan eve dönerlerken, sıradan bir yol, sıradan bir nasıldı? sohbeti sırasında Ali annesine sordu:
Anne Esra gibi çocuklar da bir gün mezuniyet balosuna gelir mi?
Annesi: Tabii ki, dedi.
Ve Ali, on yaşındayken, hayatıyla bir sözleşme yapar gibi söyledi:
O zaman onu baloya ben götüreceğim!
Bu, o an için güzel bir çocuk sözü gibi kalabilirdi. Yaz gelince uçup gitseydi kimse yadırgamazdı.
Ama hayat, çoğu zaman olduğu gibi, insanları ayrı yollara sürükledi.
Esranın ailesi başka bir semte taşındı. Farklı okullara gittiler. Ali büyüdü, okulunda sevilen, sözü dinlenen bir genç oldu.
Esra da hayatına devam etti babasına Gençlerbirliğinin altyapı takımında yardım etti. Olay olacak bir şey değil. Sadece hayat.
Arkadaşlık kopunca, bunda tuhaf bir şey yok. Ama bazen, zaman geçse de bazı sözler insanın içinde kalır. Çünkü onlar şov için değil, kalpten gelir.
Bir gün, iki okulun futbol maçında tekrar karşılaştılar.
Stadyum kalabalığında, sahanın kenarında Ali, Esrayı gördü.
Bu bir film sahnesi değildi, müziksiz bir an. Ama hayatın içinde işte o dediğin, bir şeyin yerine oturduğu türden bir karşılaşma.
Ali anladı: Zaman bu an.
Ailesiyle beraber balonlar aldı, üstüne parlak harflerle MEZUNİYET yazdı. Esranın yanına gidip onu baloya davet etti.
Hayal edin Esranın yüzünü.
O yüz yalanı bilmez. Sevincin anında gelip herkesi aydınlattığı bir gülümseme Sanki o stadyumu değil, hayatı boyunca benim için değil dediği her şeyi aydınta.
Bir an bocaladı Esra. Çünkü onun da planları olabilirdi. Fakat bu davet planlardan ziyade bir şeyi anlatıyordu: Biri onu, ta ilk tanıdıkları günden beri görmüş ve hâlâ görüyordu.
Evet! dedi Esra.
Ve o gece elbisesiyle, Ali ise lavanta rengi kravatı ile salona geldiler. Bu renk detayı rastlantı değil, özen dolu bir işaretti. Öğretmenleri de geldi; çünkü bazen öğretmenler notları değil, kalbi hatırlar.
Alinin annesi yazdı: Hiç bu kadar gururlu olmamıştı, çünkü oğlu başkalarını değerli hissettiren bir adam olmuştu.
Esranın ağabeyi ise şöyle dedi: Pek çok kişi Esradan çekinirdi, ama Ali her zaman onun yanında oldu.
Ve işte bu hikaye dilden dile yayıldı. Milleti duygulandırdı.
Aliye Nasıl aklına geldi? diye sordular.
O ise şaşkınlıkla: Bunda garip ne var ki? dedi.
Ve asıl önemli soru da burada saklı: Neden sıradan bir insanlık hali, topluma sürpriz gibi geliyor, oysa bu normalimiz olmalıydı?
Bu hikaye güzel bir gece olarak bitmiyor. Aslında önemli olan, o balo davetinin lise yıllarında değil, ilkokulda başlamasıydı. Alinin Esrayı bizden biri olarak görmesi, yıllar süren küçük ama kıymetli seçimlerle büyüdü: Yanında oturmak, oyuna almak, kenarda bırakmamak.
Çünkü balo daveti sadece son bir dokunuştu. O zamana kadar biriktirilmiş yılların ufak seçimleriydi asıl önemli olan: Göz göze bakmak, ismimle seslenmek, Sen buraya aitsin! diyebilmek.
Esraya Küçük Güneş demek güzeldi. Fakat asıl mesele, tatlı lakaplar değil, birinin gerçekten ne kadar önemli olduğunu hissettirmekte. Ali bunu her gün yaptı. Sadece kameralar önünde değil, teneffüste, oyunda, sırada.
Özünde; aradaki fark şudur: Acımak insanı aşağıya çeker, dahil etmek ise yanına alır.
Okul, insanlığımızı test ettiğimiz ilk gerçek yer. Down sendromlu bir çocuk takımda değilsin, konuşmada yoksun, ortamda istenmiyorsun mesajı alırsa, bunu kendi gerçekliği sanmaya başlar.
Ali ise tam aksini gösterdi: Esrayı sendromuyla değil, bir insan olarak görmeyi herkesin gözü önünde yaşattı.
Taşınmalar olur, hayat değişir, arkadaşlıklar seyrekleşir. Yine de gerçek dostluğun ve verilen sözün kökü, günlük görüşmeye değil, karaktere bağlıdır. Maçta karşılaştıklarında Ali yüz çevirmedi, eski bir hatıradan utanmadı. En doğalını yaptı: Yanına gitti. O açıklık, samimiyet işte en kuvvetli şey bu.
Çekingenlik, yanlış anlaşılma korkusu ve kim ne der gibi düşünceler yüzünden çoğu zaman iyi şeylerden kaçınırız. Ali yapmadı, bir davetle büyük bir fark yarattı.
Çünkü baloya davet edilmek, toplumda ben de buradayım demenin çok önemli bir yoludur. Down sendromlu çocuklara sıra geldiğinde ise genelde ya seviliyor, ya acınıyor ama çoğunlukla davet edilmiyorlar.
Ali’nin hareketi ise bir jest değil, tam anlamıyla sen burada olmayı hak ediyorsunun kanıtıydı. Balonlar, lavanta detayları, hazırlıklar Alinin düşündüğünü, değer verdiğini gösterdi bu bir tercih, öylesine bir an değil.
O geceyi unutulmaz kılan, Ali ve Esranın birbirini davet etmesinin ardındaki samimiyetti. Öğretmenlerinin oraya gelmesi ise eğitimin nottan öte olduğunu hatırlattı: Bir çocuğun kalbi korununca, herkes susar ve orada büyür.
Alinin annesinin duyguları ise samimi: Büyük yürekli bir insan yetiştirdiğini görmenin mutluluğu. Esranın ağabeyinin sözleri de kısa ama net: Pek çok kişi kaçınırdı, Ali kaçmadı, yanında durdu.
Hikaye kısa sürede bütün ülkeyi duygulandırdı. Bu güzel. Aynı zamanda hüzünlü: Çünkü küçük bir dahil etme dokunuşu haber oluyorsa, sıradan iyilik hâlâ yeterince yayılmamış demek.
Ali Bunda özel bir şey yok. dedi. Ve aslında, gerçekten de yok. Bir insanı hayatın dışına itmemek asıl normal olandır.
Bu hikayenin bize kattığı ne? Dünya çapında büyük hikaye yaratmak mümkün olmayabilir, ancak herkes bir başkasına küçük de olsa hayatta yerin var hissini verebilir:
Yanında oturmak,
Davet etmek,
İsmiyle çağırmak,
Göz teması kurmak,
Şartsız dost olmak.
İşte o zaman, belki de bir gün bu tarz hikayeler haber niteliğini kaybeder.
Sıradan hayatımızın doğal parçası olur.
Çünkü gerçek insanlık, büyük sözleri değil, küçük ama samimi adımları yaşatmada saklıdır.




