“Anne, hani Kira’nın her ay sana gönderdiği iki yüz bin lira nerede?” — Bu cümleden sonra mutfağımızda sadece sessizlik bozulmadı

Anne, her ay Deryanın sana gönderdiği elli bin lira nerede? O cümle mutfağımda yankılandığında, yalnızca bir sessizlik çökmedi.

Derya kımıldamadı.

Sadece telefonu daha sıkı kavradı.

O an, mutfakta her şey birdenbire duyulur oldu.

Tencerede yavaşça kaynayan mercimeğin çıkardığı ses.

Buzdolabının üstündeki saatin ağır tik takı.

Koridordan burnunu çeken torun.

Tolga sesini yükseltmedi.

İşte bu, durumu daha da korkutucu yaptı.

Dedim ki, uygulamayı aç.

Derya, ona öyle bir baktı ki, sanki Tolga ayıptan öte bir şeyi bozmuştu.

Ne aile düzenini.

Ne güveni.

Ne de bir yıl süren yalanı.

Tam manasıyla uyulması gereken adabı bozmuştu sanki.

Çocukların önünde olay çıkartma, dedi sessizce.

O zaman bunu annemin önünde yapmaman gerekirdi, diye karşılık verdi Tolga.

Ben masanın başında öylece duruyordum. O an ellerimi nereye koyacağımı bilemedim.

Defterim tencerenin yanında öylece duruyordu; sanki başka birinin hayatından fırlamış bir delil gibi.

Sanki benimle hiç ilgili değil.

Sanki ben, eczanenin önünde bozuk para sayan, ellerini kupasında ısıtan, kaloriferi açmaya korkan, iştahsızlığını numara yapan kadın değildim.

Derya bakışlarını bana çevirdi.

Ve ilk kez, o bakışta ne kibarlık ne de öfke vardı.

Sadece köşeye sıkışmış bir insanın soğuk hesabı belki hâlâ kurtulabileceğini düşünen biri.

Nermin Hanım, siz belki her şeyi anlamıyorsunuz, dedi.

Sözlerini hemen işitemedim.

Sadece tonu duydum.

O ton.

Şimdi bana, beni anlatacaklar gibi.

Tolga masaya bir adım attı.

Derya

Böyle bir ortamda hesap vermek zorunda değilim, dedi artık daha sert bir şekilde. Ayrıca, bu para ikimizin.

Bu sözler onu, diğer her şeyden fazla sarsmıştı.

Yüzünden anladım.

Gözünü bile hemen kırpmadı.

Bizim mi? dedi.

Evet, bizim. Yoksa, ailenin bütçesi sadece senin kararlarından mı oluşuyor sanıyorsun? Kendin söyledin; annen hiçbir şey talep etmiyor, ihtiyacı az, gururlu, fazlasını almaz dedin.

Oturmak istedim.

Ama oturmadım.

Bazen insanı ayakta tutan şey, gurur olur, kuvvetten fazla.

Tolga karısına, sanki yıllardır birlikte yaşayan ama günün birinde büsbütün yabancılaşan birine bakar gibi baktı. Yine de sesi tanıdık kaldı.

Uzun süre aynı evde yaşarsın, hakikatin sadece kolayına gelen yüzünü görürsün ya.

Ona para göndermeni ben söyledim, dedi.

Yardım et, dedin, diye araya girdi Derya. Ben yardım ettim. Çocukların kursunu, krediyi, şoförü, okulu ödedik. Sen hiç düşündün mü şu sizin o gösterişli cömertliğin ne kadara patladığını? Elli bin lira her ay bu bir iyilik jesti değil, aile bütçesinde koca bir delik.

Yavaşça doğruldu Tolga.

O cömertlik değildi, dedi. O benim annemdi.

Derya acı acı tebessüm etti.

Kötü niyetle değil.

Daha beter.

Çoktan içinden kendini defalarca aklamış birinin yorgun gülümsemesiyle.

Senin annen zaten böyle yaşamıştı yıllarca, Tolga. Yalnızca benim suçummuş gibi davranma. Sen ayda yılda bir uğruyor, nasıl yaşadığını görmüyordun.

Mutfak büsbütün sessizleşti.

Çünkü bu da doğruydu.

Eksik,

Acımasız ama doğru.

Oğlumun yanağı titredi.

Öfkeden değil.

Bakmaya korktuğu bir yere vurulmuş gibi.

Bana döndü.

Anne…

Elimi kaldırdım.

Onu durdurmak için değil.

Henüz özür dilemeye kalkmaması için.

Bazı sözler, tüm gerçek ortaya çıkmadan söylenirse, yükü hafifletmez; sadece acıyı örtmek olur.

Önce göstersin, dedim.

Derya gözünü telefondan kaldırmadı.

Hâlâ tereddütle duruyordu.

Sonra belli ki, gerçeğin ufak bir parçasını açıklamak belirsizlikten iyidir diye düşündü.

Ekranı açtı.

Deryanın elleri güzeldi, bakımlıydı.

Ama şimdi titriyordu.

Bankacılık uygulamasını açtı.

Telefonu eşine doğru itti.

Rakamların hepsini hemen anlamadım.

Ama tarihleri anladım.

Her ay.

Her ay.

Tolganın hesabından aynı miktarda para çıkıyor.

Sonra, hemen ardından başka bir hesaba aktarılıyor.

Bazen tamamı değil.

Parça parça.

Bazen yanına onarım, çocuklara hediye, birikim yazılmış.

Bir yerde sadece rezerv yazıyor.

Tolga sessizce sayfayı kaydırıyordu.

Her hareketle, sessizlik ağırlaşıyordu.

Bu ne? dedi sonunda.

Derya sanki tam da bu soruyu bekliyordu.

Biriktiriyordum, dedi.

Nereye?

Bize.

Annemin üzerinden mi?

Ailemizden, diye kesti. Çünkü bu ailede geleceği düşünmesi gereken biri olmalıydı.

Gelecek mi? diye tekrarladı Tolga. O kadının kışın yediği tek yemek cami yardımıydı.

Derya çenesini kaldırdı.

Abartmaya gerek yok. Dışarıda kalmadı ya.

İşte o an, içimde bir şeyin yumuşak yanı kalmadı artık.

O ana dek

Kırgındım.

Utanıyordum.

Yorulmuştum.

Ama şimdi apaçık belli oldu.

Bazı insanlar ayağı kayar.

Bazıları ise, başkasının ihtiyacının neden hiç sorun olmadığını uzun uzun kendine anlatır.

Ve işte onlardan artık hiç acımıyorsun.

Kapıda torunumun boğuk sesini duydum.

En küçüğü.

Şu hamsiyi ona sakladığım.

Kırmızı geyikli kazağıyla kocaman, korku dolu gözlerle bize bakıyordu.

Yanında kardeşi vardı.

O sanki daha çok anlamış gibi.

Tolga döndü.

Ve ilk defa o gün, çocukların da her şeyi duyduğunu fark etti.

Hadi odanıza geçin, dedi usulca.

Kımıldamadılar.

O zaman ben yanlarına gittim.

Küçük kızın başını okşadım.

Saçları, mis gibi çocuk şampuanı ve ayaz kokuyordu.

Hadi, dedim. Anneannenin odasında şeker var.

Yalnızca üç şekerim vardı.

Cami şekerleri.

Ama çocuğun hayatında bazen bir kutu dolusu gerekmez; yetişkinlerin korkutucu olmaması yetiyor.

Odaya götürdüm, kanepeye oturttum, eski bir çizgi filmi açtım.

Ekran üçüncü denemede açıldı.

Erkek çocuğum bir şey demedi.

Ama küçük kız fısıltıyla sordu;

Anneanne, annem kötü mü?

O soru bana ekrandaki rakamlardan daha ağır geldi.

Çünkü çocuk, yetişkinlerin cevap veremeyeceği yerden sorar.

Onun önünde eğildim.

Dizlerimden hafif bir ağrı yükseldi.

Annen şu an kötü bir şey yapıyor, dedim. Ama bu kimin gönlünü seveceğine karar vereceğin anlamına gelmez.

Kız başını salladı, pek de anlamadan.

Kolunu düzelttim, mutfağa döndüm.

Her şey değişmişti.

Tolga kabanını çıkarmıştı.

Nedense bu ayrıntı bana önemli göründü.

Artık sahneden kaçmaya hazır olmadığı anlamı gibi.

Deryanın telefonu masadaydı.

Defterim yanında.

İki hakikat.

Biri dijital.

Biri kâğıt üstünde.

Ve artık ikisi de ona karşıydı.

Ne kadar? dedi Tolga.

Ne ne kadar?

Toplam ne kadarı gitmedi?

Derya sustu.

Tolga hemen cep telefonunda topladı.

Rakam öyle büyüktü ki, gözüm karardı.

Hayatım boyunca o kadar parayı hiç görmemiştim.

Düşüncemde bile.

O parayla yeni pencereler alırdım.

Tedavi olurdum.

Mutfakta yerden ısıtma yaptırırdım.

Romatizma ataklarından sonra bir yardımcı tutardım.

Cami kapısından sadaka beklemezdim.

Yaşlılığım ceza gibi gelmezdi.

Tolga yavaşça tabureye çöktü.

O tabureye, zamanında rahmetli eşim oturur, kışın portakal soyardı.

O elleri hatırlıyorum.

Portakal ve tütün kokardı.

İlla önce bana, sonra oğluna, en son kendine soyardı.

O an kocama öyle bir hasret sardı ki, sandalyeye sıkıca tutunmak zorunda kaldım.

Onunla da mutfak fakirdi.

Ama bu kadar yalnız değildi.

Neden? dedi Tolga.

Bu, öfkeye değil, bitkinliğe yakın bir tondaydı.

Bir davranışa değil, bir insana dair sorulan neden.

Derya uzun uzun pencereye baktı.

Camda solgun bir kış günü asılıydı.

Sonra konuştu:

Çünkü, tek başıma büyüklük yapmaktan yoruldum.

Tolga başını kaldırdı.

Konuşmaya devam etti; belli ki, içini en az bir yıl boyunca biriktirmişti.

Herkes için iyi olmak istiyorsun. Çocuklar, iş, ben, annen. Herkese söz veriyorsun. Ama hesaplaması, dengelemesi, ne eksik ne fazla, bütün yük benim üzerimde. Sen bu elli bin lirayı kolayca vereyim derken, biliyordum; bir-iki ay sonra evi alalım diyecektin, ardından annen yanımıza gelsin, sonra bakıcı, ilaçlar, masraf… Bu yükle kim yaşayacak?

Dinledik.

Hem ben, hem oğlum.

Çünkü bu sözlerde yalnızca soğukluk yoktu artık.

Korku da vardı.

Başkasının yaşlılığından duyulan korku.

Yanında bir gün güçsüz biri olacak ve gençliğin, rahatlığın, kontrolün sonsuz olmadığını hatırlatacak.

Annemden tasarruf ettin yani, dedi Tolga.

Yaşamımızı korumaya çalıştım, dedi Derya.

Kimden?

Yanıt vermedi.

Çünkü doğru cevap çok ürkütücüydü.

Yaşlılıktan.

Yükten.

Bir gün, gerçekten sevgi için para ödemen gerekeceğinden.

Ocağa gittim, ateşi kapattım.

Mercimek çoktan dağılmıştı.

Buhar incelmişti.

Küçük tabaklarda yiyecek kokusu ve başka bir şeybir rüyanın sonu.

Yeter, dedim.

İkisi birden dönüp bana bakınca, ilk kez o sabah bir varlık olarak, biri için noktayı koyan insan olarak baktılar.

Lütfen, benim yanımda felsefe yapmayın, dedim. Para gönderildi ya da gönderilmedi. Yardım edildi ya da kandırıldım. Gerisi, utanca süslü sözler.

Deryanın yüzü soldu.

Tolga kalktı.

Biz gidiyoruz, dedi ona.

Tolga

Hayır. Önce çocukları bırakacağım. Sonra konuşuruz.

Derya dikkatle ona baktı.

O an, düzenin gerçekten sarsıldığını anladı.

Paradan değil.

Artık kocası onu kendinden bile saklamadığı için.

Aileyi bunun için mi yıkacaksın? dedi.

Ben yıkmadım, dedi Tolga.

Bu çok yüksek sesle söylenmedi.

Ama kesin bir tondu.

Derya çantasını aldı.

Birden bana döndü.

Bir savunma, öfke ya da bir başka sitem bekliyordum.

Bambaşka bir şey söyledi:

Zaten hiç kabul etmediniz beni.

Ona bakınca bir zafer veya intikam hissetmedim.

Sadece yorgunluk kaldı.

Çünkü çoğu insan beni kabul etmediler derken, ilk defa başkasının sınırlarına geçit verilmediği anı kastediyor.

Seni, oğlum seni eve getirdiği gün kabul ettim, dedim. Ama sen beni hiç göremedin.

Gözünü ilk kaçıran o oldu.

Tolga çocukların yanına gitti.

Odanın içinden fısıltılar, ceket sesleri, kemerin çıtırtısı geldi.

Sonra küçük kız koşup bana sarıldı.

Anneanne, yine gelir miyiz? dedi.

Boğazım düğümlendi.

İstersen gelirsin, yavrum.

Avucuma bir şeker sıkıştırdı.

Verdiğim aynı şekeri.

Senin daha çok ihtiyacın var, dedi ciddiyetle.

İşte o zaman neredeyse ağlayacaktım.

Ne Deryaya.

Ne paraya.

Çocukça bir adalet arzusuna, yetişkinlerden önce barışı sağlama çabasına.

Kapı kapandığında, ev hemen büyüdü sanki.

Daha da ıssız.

Daha soğuk.

Ama soluk almak daha kolay oldu.

Yalnız mutfakta kaldım.

Masada defterim, buruşmuş bir peçete ve tek bir unutulmuş çocuk eldiveni.

Onu pencere pervazına kaldırdım.

Uzun bir süre kımıldamadan oturdum.

Şu hikâyelerde anlatılan rahatlamanın şimdi geleceğini sandım.

Gelmedi.

Yorgunluk geldi.

Ağır.

Yaşlı.

Bir günde birikmeyen yorgunluk.

Akşamüstü yine araba sesi duydum.

Bu kez tek başına.

Çocuksuz.

Deryasız.

Tolga sessizce girdi.

Ne bayram kalmıştı üzerinde, ne de o eski telaş.

Bir poşetle ve kavgasını kaybetmiş bir çocuğun mahcubiyetiyle çıktı karşıma.

Poşeti masaya bıraktı.

Taze mandalina.

Ekmek.

Biraz tavuk.

Eklem ilacı.

Yeni bir battaniye.

Bir de zarf.

Zarpa bakmadım.

Mandalinalara baktım.

Ve yine kocamı andım.

Anne, dedi.

Cevap vermedim.

O da acele etmedi.

Doğru olan buydu.

Çocukları Deryanın kız kardeşine bıraktım, dedi. Derya ile Bundan sonrası ne olur, bilmem. Ama biliyorum ki, bugünkü olanlarda benim de payım var.

Her suçun ayrı payı olur diyecektim, sustum.

Çünkü konuşmak değil, onun tamamlaması gerekiyordu cümlesini.

Kontrollü sandım, dedi, Paralar gidiyorsa, yardım da gidiyor sandım. Sen ses etmedin ya, yetiyor zannettim. Sormadım Çünkü gerçekten ihtiyacın olduğunu duymaktan korktum.

İşte günün en doğru cümlesi.

Deryaya değil.

Tolgaya.

Birçok evlat, para ile destek olabilir; ama yalnızlığı, sessizliği görmezden gelir.

Zarfı önüme itti.

Burada para var. Ayrıca kendi telefonumdan, doğrudan hesabına da aktardım. Başkasına muhtaç olmadan. Pencereleri yenileyeceğim. Yardımcı birini bulacağım. Ve eğer izin verirsen, daha çok gelmek istiyorum. Çünkü bugün, ne kadar zamandır burada olmadığımı gördüm.

Masa örtüsünün bastırılmış güllerinde parmağımı gezdirdim.

Desenler silik ve neredeyse görünmezdi.

Sanki onları da çok silmişim.

Parayı alırım, dedim. Geri kalanına bakarız.

Başını salladı.

Tartışmadı.

O baş sallayışta nice yüksek sözde bulamadığım saygı gizliydi.

Kalktım, poşetten mandalina aldım.

Birini ona uzattım.

Kısık bir tebessüm etti.

Tabureye oturdu.

Mandalina soymaya başladı.

Beceriksizce, düzensiz bir şerit.

Çocukken yaptığı gibi.

Boşanma konuşulmadı.

Dava, tekrar tekrar neyin üstesinden gelinir, konuşulmadı.

Bazı kararlar fırtına değil, sessizlikte, yalnız gecede, yüzünü saklamana gerek olmayan anda verir kendini.

Sadece mutfakta oturduk.

O, soğumuş mercimekten yedi.

Etsiz.

Ve ilk defa, suskunluğun ne demek olduğunu anlar gibiydi.

Ben çay doldurdum.

Battaniye hâlâ sandalyede, paketi açılmamış.

Zarf, şekerliğin yanında.

Camdan güneş kayboluyordu.

Beyaz kristallerin şekli, yavaşça siliniyordu.

Ve o anda anladım: affetmek, özür anında yaşanan bir şey değil.

Önce gerçeğin gelmesi lazım.

Sonra sessizlik.

Belki sonra, geriye dönmenin yolu.

Ya da hiç.

O akşam bana yeten şey ise bir taneydi.

Oğlum ilk defa gözünü kaçırmadı.

Gittiğinde, mutfakta mandalina ve çayın kokusu kaldı.

Defteri tekrar eşimin dosyasına koydum.

Zarfı da yanına bıraktım.

Pencereye gidip, eski şalı aralığa sıkıştırdım.

Hava hâlâ soğuktu.

Ama artık her esintiyi sessizlikle örtmek istemiyordum.

Masada bir fincan soğuya dönmüş çay kaldı.

Bir de mandalina kabuğu.

Uzun, eğri.

Tıpkı, çok geç başlayan ama sonunda başlayan bir konuşma gibi.

Rate article
Lifequest
“Anne, hani Kira’nın her ay sana gönderdiği iki yüz bin lira nerede?” — Bu cümleden sonra mutfağımızda sadece sessizlik bozulmadı