Bir zamanlar, yıllar öncesinde, herkesin kalbine dokunan o an yaşanmıştı: Ankaranın en gösterişli lokantalarından birinde, yorgun ve umudunu yitirmiş bir baba, sofrada karşısında tekerlekli sandalyeye mahkum oğluyla oturuyor, yanlarına kir pas içindeki elbiseleriyle küçük bir kız çocuğu yaklaşıyordu. Hepimiz böyle anları uzaktan izlemişizdir: Bolluk içindeki mekanda, kimsesiz bir çocuk, cılız sesiyle şaşırtıcı bir teklifte bulunmuştu.
O günleri hatırladıkça hala içim ürperir. Masaya yaklaşan ince kız, adı Elifti. Gözlerinde bir bilgelik parlıyordu. Elif, hiç para istemedi. Sadece, Beni doyurursanız, oğlunuza yardım edebilirim, dedi.
Babaadını hatırlıyorum, Hasandıhayatın türlü dolandırıcısıyla karşılaşmış tecrübeli bir adamdı. Elife boş gözlerle bakıp kovmak istedi. Kimse artık mucizeye inanmazdı. Ama Hasanın oğlu Kadir, nedensiz bir güvenle, Baba, lütfen izin ver, diyerek yalvardı. O an, videonun kesildiği yerde, Kadir sandalyenin kolçağını sımsıkı tuttu ve kısık sesle, Baba… Şu anda bacaklarımda bir şey hissediyorum, dedi.
Duygular karıştı; zavallı Hasan ne yapacağından emin değildi. Ne hissediyorsun? diye sordu titreyen bir sesle.
Kadir suskun bir mutlulukla cevapladı: Sanki içimden sıcak bir su akıyor…
Usulca yanlarında dikilen Elif, sakin ve kararlı bir tavırla, O yaşamı istiyor, o yüzden enerjimi hissedebiliyor. Ama sizde sadece yorgunluk var. Bana yemek ısmarlayın, lütfen.
Şaşkınlık içinde kalan Hasan garsonu çağırdı: Ne isterse getirin, hemen!
Elif, heyecanla sıcak çorbayı ve taze ekmeği bitirirken, Hasan gözünü ondan ayırmadı. Nihayet, Elif çorbasını bitirdiğinde, ağzını koluna silip Kadirin yanına geldi.
Amca, ben büyücü değilim, dedi Hasanın şüpheli bakışlarını fark edince. Ama benim babaannem köyümüzde en iyi kemikçiydi, ta ki evimiz yanana dek. Bana, doktorların göremediğini görmeyi öğretti.
Elif diz çöktü, ellerini Kadirin sandalyedeki bacaklarına koydu. Ne dualar okudu, ne ellerini savurdu; ama sokakta yaşamaktan nasır tutmuş parmaklarıyla belirli noktalara bastırdı, Kadirin uzun süredir hissiz kalan kaslarına güçlü ve ritmik bir baskı uyguladı.
Canım acıyor! diye bağırdı Kadir.
Hasan hemen Elifi uzaklaştırmaya kalktı: Ona dokunma! İki senedir belden aşağısını hissetmiyor zaten!
Elif, bir anda sesini yükseltti: Eğer canı acıyorsa, sinirler ölmemiş demektir! Doktorlar sırtına baktı, ama kaslar korkudan ve hareketsizlikten uykuya daldı. Asıl düğüm bacaklarında ve aklında, omurgasında değil!
Elif on dakika boyunca masajı sürdürdü; Kadirin yüzünden yaşlar süzüldü. Bu gözyaşları sadece acıdan değildi; çünkü o an bacaklarında gerçek bir his oluşuyordu.
Sonunda Elif bir adım geri çekilip, Bir parmağını kıpırdatmanı istiyorum, dedi. Hayal et ki topa vuracaksın.
Bir anda lokanta tam anlamıyla sustu; herkes nefesini tuttu. Kadir gözlerini yumdu, odaklandı… ve sağ ayağının başparmağını hafifçe oynattı. Tekrar Hasan elleriyle yüzünü kapattı ve hıçkıra hıçkıra ağladı. İki yıl sonra ilk kez oğlunun hareketini görmüştü.
Ama hikaye burada bitmedi…
Meğer, Elifin babaannesi gerçekten de eski usul bir şifacıymış. Hasan, inşaat firması sahibi olduğundan, Elif ile babaannesini Kırıkkalede düzgün bir eve taşıttı ve yaşlı kadının tedavisini de üstlendi. Elifin öğrendiği teknikleri modern fizyoterapistlerle birlikte uygulayarak, Kadire uzun bir rehabilitasyon programı başlattılar. Altı ayda Kadir, maraton koşmadı elbette; mucizeler öyle hızla gelmez. Ama bir yılın sonunda, Kadir tekerlekli sandalyesinden kalkıp bastonla yürüyebilecek duruma gelmişti.
Bu öykünün bize öğrettiği çok şey var: Elif, mucizeler yaratan bir büyücü değildi. Onu özel kılan, çoğunluğun unuttuğu kadim bilgilere sahip olmasıydı. Hasan, oğlunun kurtuluş fırsatını, neredeyse kimsesiz bir kızın dış görünüşünü küçümsediği için kaçırıyordu.
En büyük ders; sakın insanları kılığına kıyafetine göre yargılama. Yardım, bazen tahmin etmediğimiz bir yerden ve sadece bir tabak çorbayla gelir. Hayatlarımızı değiştiren de işte o küçücük umut kırıntısı olabilir.




