Azra, sevdiği adama hamile olduğunu söylediğinde, bütün gerçekler Ahmetin yüzünde beliriverdi; beklemediği, belki de hiç istemediği bir şeydi bu Evlilikten, hele çocuk sahibi olmaktan böylesine erken söz edilmesine hazırlıksızdı.
Azra, henüz 18’ine bile basmamışken gönlünü kaptırmıştı. Köylerinin yakışıklı genci Ahmeti uzun zamandır seviyordu ve bütün bir ilkbaharı köyün bayırlarında birlikte gezerek, derede suya taş atıp, gün batımlarını izleyerek geçirmişlerdi.
Azra, şehirdeki yüksekokula girmeye hazırlanıyordu. Ama bir sabah, içini garip bir sıkıntı kapladı; beklediği şey sanırım başına gelmişti. Hamile olduğunu anladı. Kendisini mesnetsiz bir sessizliğin içinde buldu: “Annem ne der, ablam ne der, köylüler ne düşünür”
Kafası karışık bir bulut gibi savruldu. Azra, kesin bir karara vardı: Doğurmayacaktı. Durumu annesine anlattığında gözyaşlarıyla şehre gitti. Annesi onu durdurmaya yeltenmedi; zira Azranın annesi, iki kızıyla tek başına ayakta durmaya çabalıyordu zaten; şimdi bir de büyük kızından gelen bu hediye ile başa çıkması gerekiyordu.
Şehirde her şey büyük bir sis perdesi arkasında, tuhaf bir kolaylıkla halloldu. Azra, bu olaydan sonra Ahmetle tüm bağını kopardı. O da ısrarcı olmadı zaten. Kızın içinde buruk bir boşluk büyüdü. Okula devam edemedi; annesinden ne maddi ne manevi destek göremeyeceğini biliyordu.
Ayakta kalmak için şehirde iş ve ev bulmalıydı. Köye dönmek ise imkânsızdı; kulaklarda fısıltılar, gözlerde ima olurdu.
Bir gün, yaz yağmurlarından sonra kaldırıma bırakılmış bir iş ilanı panosuna rastladı. İlandaki kelimeler sanki rüyasında duyduğu melodiden çıkmış gibiydi: 3 yaşında bir çocuğa bakacak, aile yanında kalacak bir bakıcı aranıyordu. Tam ona göreydi.
Azra, şehirli bir akademisyen ailesine alındı. Ailenin geç yaşta sahibi olduğu oğulları Mete, kısa sürede ona alıştı, Azra köye annesini ve ablasını nadir ziyarete gittiğinde Mete onun ardından rüyasında ağlıyordu sanki.
Yıllar geçti, Azra artık Ali Bey ve Şule Hanımın evinin ayrılmaz bir parçası olmuştu. Tüm evi çekip çeviriyor; Metenin derslerine yardım ediyor, alışverişe gidiyor, enfes yemekler yapıyordu. Çocuk büyüyüp de dadıya gerek kalmadığında, evde abla olarak kalmaya devam etti.
Aldığı maaş, yanında kalıp yemek de işin içine girince pek bir anlam ifade etmiyordu ama bu ona yeterliydi. O aile ona huzur, yuva ve değer duygusu verdi.
Yine de bir hüzün vardı. Birkaç ay önce, komşu apartmandan Burakla tanışmış, kısa görüşmelerden sonra ilişkileri ilerlemişti. Gençler yakınlaşmıştı; ama mutsuz sona yazgılı bu hikâyede kader tartışmaya gerek bırakmadı. Birlikte üç yıl geçirdiler; ama Azranın bir daha çocuğu olamayacağını Buraktan saklamadı. Ve tekrar, terk edildi. Onun payına yine yalnızlık düştü.
Aile onun gerçek yuvası oldu; Ali Bey ve Şule Hanımı, kendi akrabası gibi gördü, onlar da Azrasız yapamaz hâle geldiler. Yüreği, ikinci kez aşkı uğruna boşluğa düşüp, zamanla huzura kavuştu. Artık evlenmek ya da yeni bir hayat kurmak gibi umudu da terk etti.
Zaman geçti, Mete artık üniversiteyi bitirmişti, İngilizceyi neredeyse ana dili gibi konuşuyordu, yurtdışında iyi bir iş buldu. O sırada, Şule Hanım hastalandı. Azra ona şefkatle baktı; Ali Bey de gece-gündüz çalıştı, oğullarına ve eve bakabilmek için.
Bu süreç fazla uzun sürmedi. Son anlarında Şule Hanım, Azraya kulağına fısıldadı: “Ne olur, Aliyi yalnız bırakma”
Şule Hanım ölünce eve karanlık çöktü. Ali Bey akşam yemeklerinde sessizliğe gömüldü, boş tabağına dalıp gitti. Azra, huzursuz ve fazlalık hissetmeye başladı; sanki evin bütün duvarları üstüne üstüne geliyordu. Kendine yeni bir yol çizmesi gerektiğine karar verdi: Ya başka bir işe girecekti ama diploması ve gerçek bir mesleği yoktu ya da köye dönecekti. Ama köyde de iş bulmak kolay değildi
Bir akşam yemeğinden sonra salonda Ali Beyin karşısına dikilip yavaşça dedi ki:
“Ben ayrılmak istiyorum, Ali Bey. Burada size de yük olmak istemem. Her şey için teşekkür ederim.”
Ali Bey aniden gerçeklikten uyanmış gibi başını kaldırdı; gözlerinde şaşkınlık ve hüzün
“Ne? Nereye gideceksin? Neden? Beni de herkes gibi hemen terk mi edeceksin? Ben yalnız mı kalayım?”
Azra içini çekti. Ali Bey ayağa kalkıp ona yaklaştı, elini nazikçe tuttu ve ilk defa elini öptü.
“Azra, sen bizim için öyle bir işçi falan değilsin, gerçek bir aileden gibi geldin bana. O yüzden seni bırakmam. Anladın mı?”
Azra başıyla onayladı, gözleri nemliydi.
“Zaten” diye devam etti Ali Bey, “Şulem de isterdi böyle olmasını. Seninle beraber geçirdiğimiz bu uzun yıllara öylesine alıştık ki, gitme. Lütfen, ne olursun bırakma beni. Sen bana bak, ben de sana.”
O anda mutfaktaki pencere önünde sarılıp, sessizce ağladılar. Ama bu, ikisinin de yüreğinden bir yük aldı.
Sonra sessiz, huzurlu günler birbirini izledi. Akşamları Azra, Ali Beyi kapıda beklerdi; evini toplar, bazen Mete arar ‘yakında uğrayacağım’ derdi
Yıllar geçti. Sonbahar güneşi gibi dingin bir yaşama geçtiler. Azranın doğum günü yaklaşırken Ali Bey konuyu açtı:
“Senin benim için ne kadar kıymetli olduğunu biliyor musun? Benimle resmi nikâh yapmak isterim. Gerçi evde karı-koca olmadık ama hukuken haklarını, iyiliğini korumam gerek. Sen benden gençsin, bana da yaşlılıkta birisi lazım.”
Azra, bu teklife gönülden teşekkür etti, fakat Mete olmadan karar vermek istemediğini belirtti. Mete geldiğinde, babası yine sordu. Oğlu da onayladı. Zira Azrayı kendi annesi kadar seviyordu, büyük bir işte çalışıyor ve yurtdışında evlenmişti.
Böylelikle, nihayet Azra ile Ali Bey nikâhlı oldular Aralarında diğer evli çiftlerden daha az bir sevgi yoktu, belki daha fazla
Azra eşine her zamanki saygısıyla Ali Bey diye hitap etti; Ali Bey ise her zaman şefkatle, sadece Azra dedi ona. Hayatında hiç bu kadar huzurlu olmamıştı Azra.
Her akşam, eşinin sağlığı için dua etti, ömrünün uzun olması için. Birlikte parklarda yürürken onları görenler, aralarındaki sevgi kadar eski, içten ve gerçek bir hikâyenin mümkün olabileceğini akıllarına bile getiremezdi.




