Neredeyse iki yıl boyunca, İstanbuldaki Emirgandaki Yusuf Akçay’ın boğaz manzaralı penthausunda teknik servis görevlisi olarak çalıştım.
Cevapsız kalan sessizliğini, ne zaman göz ucuyla uzaktan bizi izlediğini ve varlığını hissettirmeden nasıl ortalıkta dolaştığını fark edecek kadar uzun süre çalıştım onun yanında. Hiç kimseyi gereksiz yere kırmayan, mesafesiyle kendini koruyan bir adamdı Yusuf Akçay.
Bu adam, genellikle hizmetlilerin kullandığı koridorlarda görünmekten kaçınan, gerçek hayatla arasına bilinmez duvarlar ören biriydi. O gün siyah bir zarfla elimde o koridora çıkıp karşıma dikildiğinde bir şeylerin farklı olduğunu hemen anladım.
Selin, dedi sesi her zamanki gibi sakin ve nazik, Sana ihtiyacım var.
Bu cümlede emir yoktu. Sadece alınmış bir kararın son hali vardı.
Elime uzattığı zarfı açtım. İçinden bir çek çıktı. Üzerinde yazanı görünce sırtımdan soğuk terler aktı: 175.000 TL. Nefesim sıkıştı.
Bu akşam bana eşlik etmeni istiyorum. Blackwood Vakfının gala gecesindeyim. dedi usulca.
Gözlerine baktım, acaba şaka mı yapıyor diye anlamak istedim. En ufak bir alay yoktu yüzünde.
Sizin tuvaletlerinizi temizliyorum, dedim o anda, neredeyse bir itiraf gibi. Ben sizin dünyanızdan değilim.
Yusufun gözleriyle buluştum; dergi kapaklarındaki o soğuk milyarder yoktu artık. Karşımda sadece bir adam vardı.
İşte bu yüzden istiyorum, dedi, sesi titremeden.
O an hepsini anlamadım. Ama bana duyduğu güveninin yükünü omzumda hissetmeye yetmişti bu. Ve riskin kokusu o kadar yakındı ki…
O para güvendi; ama bu akşam ise, her şeyin ortasında görünür olmaktı mesele.
Başımı salladım.
Saat tam altıda, Yusufun stil danışmanın seçtiği lacivert bir elbise vardı üzerimde. Üzerimde yeni bir deriydi sanki; zarif ama abartıdan uzak. Yusuf beni gördüğünde sessiz kaldı.
Bakışlarındaki sertlik hafif yumuşadı.
Sen dedi. Sonra küçük bir arayla devam etti. Sen, sensin.
Hayatımda aldığım en büyük iltifat buydu, belki de.
Sessizce aşağıya indik. Parmaklarımla arasındaki mesafeyi hissettim; bana dokunmadı. Alanıma saygı duyuyordu. Bekliyordu, izin ister gibi.
Balonun olduğu büyük salon cam kubbenin altında ışıl ışıldı, dışarıda ise İstanbul gecesi Boğaza yansımış bir başka dünyanın kalbini atıyordu; trafik, vapur düdükleri, kimseye hesap vermeyen asi bir şehir.
İçeri girdiğimiz an, değişimi hissettim.
Bakışlar.
Fısıldaşmalar.
Yargılar.
Yusuf az daha yaklaştı, içimi ısıtan güvenli bir mesafeyle.
Benimlesin, güvendesin, diye mırıldandı. Ona inandım.
Beni tanıttı, sakinlikle, doğal bir gururla. Yanımda öyle bir duruyordu ki, biri fazla uzun baksa hemen önümde beliriyordu belli etmeden, sessizce.
Sonra salonun ışıkları kısıldı.
Yusuf bana doğru eğildi, sesi daha bir alçaldı.
Selin Bana güvenini istiyorum.
Cevap veremeden o sahneye çıktı.
Eline mikrofonu alıp, salonu dolduran o para getirmiş sessizliği konuşmadan sağladı.
Seçtiğim kadın, dedi.
O kelime başka bir anlam kazandı o an.
Seçilmiş.
Satın alınmış ya da vitrine konmuş değil Gerçekten seçilmiş.
Kalbim hızlandı korkudan değil, daha sıcak, daha tehlikeli bir histen.
Olmak, görülmek, gerçekten var olmak Paranın ya da görünüşün değil, sadece gerçeğin kıymetlendirildiği bir an.
Ve fark ettim; onun için bu çok ciddiydi.
Yanıma döndüğünde usulca sordum:
Bana daha önce söyleyebilirdin.
Korkutmak istemedim dedi. Kalır mısın, bilmiyordum.
Gözlerimi hiç kaçırmadan baktım:
Hâlâ buradayım, dedim.
Bakışı bir anda gereğinden uzun sürdü, sanki yeni nefes almayı öğreniyordu.
O sırada yanımıza Murat Demir yaklaştı.
Hemen tanıdım onu; zarif bir yırtıcılık vardı gülümsemesinde, iğneli iltifatlarını kadife kaplayan adamlardan. Yusuf tam yanında gerildi öfkeyle değil, endişeyle. Benim için.
Murat bir şeyler fısıldadı ama bakışları bendeydi; sanki kim olduğumu çözmeye çalışıyordu.
Ben geri çekilmedim.
Ve Yusuf da beni durdurmadı.
Bana inanıyordu.
Murat uzaklaştığında Yusuf derin ve yıl alan bir nefes verdi.
Beni savunmak zorunda değildin, dedi alçak sesle.
İstedim, dedim ben de.
İkimiz de şaşırdık bu cevaba.
Gece ilerleyip de kameralar bizden uzaklaşınca ilk defa elimden tuttu Yusuf.
Strateji değil, gösteriş için değil.
Gerçekten.
Hayat boyu çevremde insanlar oldu, dedi. Ama hiçbir zaman gerçekten yanında hissetmedim.
Aynı şekilde parmaklarını sıktım.
Ben de, dedim.
Gazeteciler binayı çevrelemeye başlamıştı, büyük bir olay seziliyordu. Akşam geri dönülmez bir yola girmişti.
Yusuf hafifçe eğildi.
Benimle gel, dedi kısık sesle. Onlar için değil. Bu gece de değil.
Neden? diye sordum.
Sesi ilk kez biraz sarsıldı; sanki soru sormaya alışık değildi.
Çünkü artık rol yapmak istemiyorum.
Ve hayatının hep uzak, dokunulmaz görünen adamının yanında,
ilk defa kendimi küçük hissetmedim.
İlk kez, sembol olarak değil,
kadın olarak, seçilmiş hissettim.




