Biz Yılmazla on iki yıl geçirdik. Bu yıllar içinde ne bir ev kredisi alabildik, ne de büyük hayaller kurduk, ama bir arabamız vardı, ikimizin de düzgün birer işi ve beşinci sınıfa giden bir oğlumuz. Dışarıdan bakınca herkes bizi örnek bir aile sanırdı; tertipli, huzurlu, büyük kavgalar olmadan, hayat denen gölde yüzüp giderken. Ben samimiyetle inanıyordum: Aile saadetinin sırrı basit şeylerdi; işten sonra sıcak bir akşam yemeği, ütülü gömlekler, gardıropta düzen, hafta sonları onun annesine ve babasına yapılan mecburi ziyaretler. Bana göre bir kadının görevi, evin sağlam arka cephesi olmaktı. Ama meğer Yılmazın eksikliğini duyduğu şeyler bambaşkaymış.
O akşam eve bambaşka geldi; yüzü asık, içi dar. Yemeği reddetti, odaları öylece turladı, eşyalarını oradan oraya taşıdı, sanki buzdolabındaki magnetler bile yerini değiştirse huzurlanacak. Sonra, karşıma oturup gözlerime bakmadan konuştu:
Elif, çok yoruldum. Ev, iş, çocuğun ödevi, senin akşam dizilerin Her gün aynı. Otuz dokuz yaşındayım, yaşlı biri gibi yaşıyorum.
Mutfak havlusunu elimde tutuyordum; bir anda dona kaldım.
Yani ne demek istiyorsun? Bir şeyden memnun değilsin?
Tahmin edilebilirlik boğuyor beni, dedi. Heyecan istiyorum, bazen de sessizlik istiyorum, bu sistemin dışında ben kimim anlamak istiyorum. Biraz yalnız yaşamak istiyorum.
Ayrılmak mı istiyorsun? dedim kısık bir sesle.
Hayır, demedi. Sadece bir mola. Bir ay kadar Ayhanda kalacağım (Ayhan, çocukluk arkadaşıydı, Konyada görevde). Sadece kendim için yaşayacağım. İstediğim saatte uyanırım, börek-fırın sıcak simit yerim, hele sabaha kadar PlayStation oynarım. Kendime gelmem lazım. Bana baskı yapma, nolur. Histerik davranırsan tamamen giderim.
Ertesi sabah spor çantasına birkaç parça eşyasını koyup çıktı evden. Uğurlarken yanaktan sıradan bir öpücük kondurdu, hafta sonları oğlunu görmeye geleceğine dair formalite bir söz. Benim için ilk hafta tek parça kaygıya dönüştü. Geceleri ağladım, konuşmamızı kafamda döndürüp durdum, kendimde kusur aradım. Artık çekici değildim, dedim; şişmanladım. Sıkıcılaştım mı acaba? Onun nadir aramalarını kurtuluş gibi bekledim. Gerçekten arıyordu, ama sesi neşeliydi, heyecanlı. Bar sohbetlerini, pazar günü öğlene kadar uyumasını anlatıyordu.
Sen de kendine bak, dedi şefkat gibi başından savan bir havayla. Daha karar vermedim, biraz daha yalnızlığa ihtiyacım var.
İkinci hafta başlamıştı ki, tuhaf değişiklikler oldu. Kirli çamaşır sepeti taşmıyordu artık. Önceden neredeyse her gün yıkama yapardım Yılmaz günde iki kez kıyafet değiştirirdi. Şimdi çamaşır makinesi sanki tatile çıkmış gibiydi. Alışveriş torbası buzdolabında haftalarca bitmiyordu. Bir tencerelik tarhana çorbası, bana ve oğluma üç gün yeterdi. Her akşam yemek pişirmek zorunda değildim; tarifler düşünmek için başım ağrımıyordu. Ev tertemizdi. O yokken kimse çorapları ortada bırakmıyor, kanepede kırıntı dökmüyor, televizyonu bağırtmıyor, bana huzur lazımsa gerçekten sessizdi ev. Oğlumu yatırdıktan sonra, kendime çay döküyor, en sevdiğim Türk filmine uzanıyor ve sessizliğin tadını çıkarıyordum. Ne homurdanan biri, ne saçımı eleştiren biri, ne de benden ilgi bekleyen bir adam.
Üçüncü haftanın sonunda birden fark ettim; hiç özlememişim. Hiç! Hatta, dönme ihtimali huzursuzluk veriyordu. Onun “şarjı bittiğinde” eve gelip her yeri tekrar sahiplenmesi istekleriyle, şikayetleriyle, “Zaman hep aynı donup kalmış” yakınmalarıyla beni boğuyordu. Düşündüm: Onu yoran evlilik değil, içindeki boşlukmuş. Ben yıllarca doldurmaya çalışmışım, şefkatle, düzenle, huzurla. Farkında olmadan bıraktığım anda, ben de rahat nefes almaya başlamışım.
Cuma akşamı telefon çaldı.
Selam, Zeyno! Neşeyle seslendi. Şey diyecektim, hafta sonu gelsene ya? Senin mercimek çorbasını özledim. Sonra geri dönerim, hala düşüncelerim tam oturmadı.
Beni ihtiyaç halinde başucunda bulacağı biri yapmayı planlamıştı. İsterse gelir, yemek yer, ilgi ve sıcaklık bulur, isterse özgür adam rolüne devam eder.
Hayır Yılmaz, gelme, dedim sakinlikle.
Nasıl yani? diye şaşkındı.
Çok açık. Ben kararımı verdim.
Ertesi sabah erkenden kalkıp büyük pötikareli torbaları buldum. Onun kışlık kabanlarını, ayakkabılarını, alet çantasını, olta takımını, bir de sevdiği çay bardağını dikkatlice topladım. Sakin, ağlamadan, öfkelenmeden; adım adım. Bir nakliyeci çağırıp her şeyi Ayhanın evine yolladım. Kurye aradı, çantaları kapıya bırakıp ayrıldığını söyledi (Yılmaz evde değilmiş o an). Ben de kısacık bir mesaj attım:
“Yılmaz, sen özgür olmak ve yalnız kalmak istiyordun. Kararına saygı duydum. Eşyaların yeni adresinin kapısında seni bekliyor. Ne hafta sonu, ne bir ay sonra eve dönmen gerekmiyor. Ben de tek başıma yaşamayı sevdim meğer. Hoşça kal.”
Bir hafta boyunca telefonlarımı susuz bırakmadı, apartmanın önünde bekledi durdu, konuşmak, açıklamak istedi. Her şeyin şaka, bir test ya da anlık çıkış olduğunda ısrar etti. Kapıyı hiç açmadım. Anladım ki hayatın gerçek sessizliği, sürekli duygusal şantajdan kurtulunca mümkünmüş. Büyük tartışmalara gerek olmadan, kendi irademle çıkıyordum bu ilişkiden.
Oyun oynar gibi ayrılık isteğini kullanıp bana baskı yapacağını sanmıştı. Belki değerini artıracağını, benim boyun eğip bekleyeceğimi düşünmüştü. Ama bilmediği şey, Yılmazın boğulduğu o düzenin asıl taşıyıcısının ben olduğumdu. O gidince hayatım darmadağın olmadı; tam tersi, nefes aldı.
Belirsizliğin üstüne gitmedim, asla yedek oyuncu olmayı kabul etmedim. Onun ara dediği şeyi ben, son yaptım. Evlilik; hafta sonu uğranacak bir otel değildir. Kararı elime alıp, sessizce ve onurumla çıktım aradan.
Peki, sizin eşiniz bir ara verelim, duygularım değişti mi bir bakayım dese, ne yaparsınız? Bekler misiniz? Yoksa o noktada noktayı koyar mısınız?




