On yaşındayken bir cümle söyledi — ama kimse onu ciddiye almadı. Çünkü büyükler çoğu zaman çocuklar “güzel konuşur” ve unutur diye düşünür.

On yaşında söylediği bir cümle vardı kimse onu ciddiye almadı. Çünkü büyükler çoğu zaman şöyle düşünür: Çocuklar güzel şeyler söyler, sonra da unutur.

Ama Baran unutmadı.

Ankaranın Yenimahalle semtindeki bir ilkokulda, küçük Baran Kara, sınıfta Nazlı Kızıl adında bir kızın yanına oturdu. Aralarındaki arkadaşlık, ilk bakışta sıradan görünüyordu detayları gözden kaçırırsan.

Nazlı, Down sendromlu olarak dünyaya gelmişti. Okulda bu bazen, kimilerinin göz temasından kaçınması, kimilerinin ne diyeceğini bilememesi, kimilerinin de onu ne oyuna, ne takıma, ne de arkadaş grubuna dâhil etmemesi demekti.

Ama Baran, farklı bir şey yaptı: Nazlıyı bir özel durum olarak değil, yanında bir insan olarak gördü.

Onu oyunlara aldı. Yanına oturdu. Nazlının canı sıkkınsa, elinden tutup dışarı çıkardı bir kahraman gibi değil, gerçek bir dost gibi. Anladı ki bazen insana yalnızca biraz hava ve kahkaha gerekir.

Böyle bir ilgi sessiz olur, inceliklerde gizlidir: Kim kiminle sıraya girer, kim kime bakar, kim seni yanında görmekten memnun olur.

Öğretmenleri Gülşen Hanım bunu her gün izlerdi. Bu yüzden yıllar sonra şöyle dedi: Baran yalnızca arkadaş olmadı, onu adeta korudu. Acıma hissiyle değil, adalet duygusuyla; bu sınıftaysan, bu sınıfın içindesin, köşesinde değil.

Okuldakiler Nazlıya Küçük Güneşim derdi. Bu bir tatlı masal değildi. Bazen çocuklar büyüklerden daha iyi görür: Nazlı parıldamayı bilirdi. Parlamaksa, yanında ışığını söndürmeyen biri varsa kolaydır.

Dördüncü sınıfın sonunda, okul dansından evlerine dönerlerken, sıradan bir yolda, sıradan nasıldı? sohbetinde Baran, annesine şöyle sordu:

Anne Nazlı gibi çocuklar da bir gün mezuniyet balosuna gider mi?

Annesi içtenlikle:

Tabii ki gider, dedi.

Ve on yaşındaki Baran, sanki geleceğiyle bir anlaşma yapar gibi söyledi:

O zaman ben onu baloya götüreceğim.

Bu, unutulup gidecek hoş bir çocuk sözü gibi kalabilirdi. Bazı sözler, kitapların arasına sıkışır, yaz tatilinde unutulur.

Hayat ise çoğu zaman yapacağı gibi, yolları ayırdı.

Nazlının ailesi başka bir mahalleye taşındı. Okulları değişti. Günlerin içi yeni telaşlarla doldu. Baran büyüdü, okulunun liderlerinden biri oldu; koridorlarda herkesin selam verdiği, izinden gidilen biri.

Nazlı da kendi hayatına devam etti; babasına Altay futbol takımında yardımcı oldu. Medyaya çıkacak bir durumu yoktu. Sadece hayat.

Arkadaşlık bir noktada bitti bu da doğaldı. Ama insanda öyle sözler vardır ki, yıllar geçse de uçup gitmez. Çünkü onlar şova dönük değildir, yürekten çıkar.

Günün birinde, iki okul bir football maçında karşılaştı.

Stadyum, uğultu, sahada koşanlar Tribünün bir ucunda Baran, Nazlıyı gördü.

Burası filmlerdeki o duygusal müzikli anlardan değildi. Daha sade, içte bir klik sesi: O işte Bir eksik tamamlanıyor gibi.

İşte o anda, Baran anladı: Zamanı geldi.

Bugün. Şimdi.

Baran ve ailesi balonlar aldı. Üzerlerine büyük harflerle BALOO yazdı. Nazlının yanına gitti ve ona mezuniyet balosuna birlikte gitmeyi teklif etti.

Nazlının yüzünü hayal edin.

O yüz yalan bilmez. O sevinç bir anda oraya doldu öyle parladı ki, sadece o stadyumu değil, Nazlının bana göre değil dediği tüm duvarları aydınlatabilirdi.

Nazlı önce şaşırdı; belki başka planları vardı. Ama bu teklif, plandan öteydi. Çünkü, o gün çocukken gören biri, şimdi yine baktı ona.

Ve evet dedi.

Ve sonra; insanlar elbiseyle değil, hisle hayatları boyunca anacakları bir akşam yaşandı.

Çünkü insan acıdığı için değil, önemli olduğu için davet edildiğini hissetmişti.

Baran lavanta tonunda bir kravata, Nazlı aynı renkte elbiseye büründü. Bu detaylar tesadüf değil, özen göstergesiydi. Eski öğretmenleri de geldi çünkü öğretmenler bazen notlardan çok kalbi hatırlar.

Baranın annesi şu satırları yazdı: Oğlumun bu kadar büyük kalpli bir adam olduğunu görmekten hiç bu kadar gururlanmamıştım.

Nazlının abisi de söyledi: Belki çoğu kişi ondan uzak dururdu. Ama Baran asla. Hep yanında oldu.

Ve hikaye sosyal medyada büyüdü. Haberler yaptı, insanlar birbirine gönderdi.

Barana, Bunu nasıl düşündün? diye sordular.

O ise, şaşkın bir sıradanlıkla:

Yani, çok da özel bir şey değil dedi.

Peki, sıradan insan davranışı nasıl oldu da dünyaya haber niteliği taşıyan bir olaya dönüştü?

Belki de, bu tarz hikayelerde güzel bir geceyle yetinilmemeli. Çünkü en değerli şey, o balonun üstündeki harfler değil yıllar boyunca Baranın Nazlıyı kendi çevresinin içinde görmeye alışması.

Mezuniyet teklifinden önce, her gün verdiği küçük kararlar vardı Baranın: Yanına oturmak, oyuna dahil etmek, yalnız bırakmamak, başkalarına asli bir üyesi gibi göstermek.

Çünkü asıl mesele, büyüyüp olgunlaşan bir sözle ilgili. On yaşında onu baloya götüreceğim demek ve hayat farklı yönlere savursa da bu sözden vazgeçmemekle

Bir de Nazlı var bu hikayede. Çocukken güneş denilen biri için sembol olmak yetmezdi; ona yer lazım, gerçek bir yer.

Baran o yeri her gün verdi. Kameralar karşısında değil; sırada, oyunda, teneffüste.

O yüzden Nazlıyı korudu acıyarak değil. Onu eşit kılarak.

Çünkü merhamet insanı aşağıya çeker, dahil etmekse yan yana yükseltir.

Okul, insanlığın laboratuvarıdır.

İnklüzyon, kanun değil, pratikte belli olur: Kim yanına oturuyor? Kim oyuna alıyor? Kim yerini tutuyor?

Bir çocuk sürekli uyum sağlayamıyorum, konuşamıyorum, gruba giremiyorum hissederse, bunu karakterine yazar. Nazlı kendine sorun bakışı geliştirebilirdi.

Baran başka bir şey gösterdi: Nazlının kimliğinin sendromda değil, insanda olduğunu.

Hayat ayırdığında, yürek kendini belli eder.

Ailesi taşındı, bir çağ kapanmış gibiydi öyle olur, çocukluk arkadaşları geçmişte kalır.

Ama sözler her gün görüşmeye bağlı değildir. Bazen karaktere bağlıdır.

O gün stadyumda buluşunca Baran çekinmedi. Hiç görmezden gelmedi. En kolay olanı yaptı: Yanına gitti. Bunda da gerçek güç vardı.

Çoğu insan acaba yanlış anlar mı, gerek var mı, ayıp olur mu diye ürker, bırakır. Baran bırakmadı, yürüdü.

Çünkü balo daveti sadece bir dans değil, Sen de buraya aitsin demektir.

Down sendromlu çocuklar çoğunlukla hayatın kenarında yaşar. Onlar hakkında konuşulur, onlara ilgi gösterilir. Ama davet edilmeyebilirler.

Baranın yaptığı bir iyilik değildi; bir hakkı teslim etmekti: Sen de bu akşamın bir parçasısın.

BALO yazılı balonlar küçük bir detay. Ama düşündüm, hazırlandım, önemsiyorum demekti.

Lavanta rengi kravat ve elbise ilgi ve saygının renge dökülmüş haliydi. O kişi misafir değil, gerçek davetli, güzelliğini göstermek isteyen biri olmuştu.

Eski öğretmenlerinin de gelip bakması anlamlıydı. Çünkü okul, sadece derslerden ibaret değildir; orada kalbin izi kalır. Öğrenci büyür, kalbiyle hatırlanır.

Baranın annesi, Bu kadar büyük kalpli bir adam olarak yetiştiğini görmek anne olarak en büyük gururum, dedi. Samimiyetinde büyüklük vardı.

Ve Nazlının abisi: Onu herkes yalnız bırakabilirdi, ama Baran bırakmadı. Çünkü gerçek buydu.

Neden bu hikaye binlerce kez paylaşıldı ve bu biraz da hüzünlü oldu?

Çünkü insanlığı unuttuğumuz günlerde bu ışık tekrar umut oldu.

Ama bir yandan da bu, dünyanın hala normal iyiliğe aç olduğunun göstergesiydi.

Çünkü Baranın dediği gibi, aslında özel bir şey yapmadı. Hepimizin hayatında olması gereken buydu: Birini farklı diye dışarıda bırakmamak.

Peki, ne alabiliriz biz bu hikayeden?

Hepimiz devasa, manşetlere taşınacak bir hikaye yaratamayız belki.

Ama her birimiz birinin hayatının içinde olacağı küçük şeyler yapabiliriz:

Yanına oturmak;
Onu çağırmak;
İsmiyle seslenmek;
Uzaklaşmamak;
Koşulsuz dost olmak.

Ve belki bir gün, bu hikayeler haber olmaz. Hayatımız olur.

30 TL veya bir övgüyle değil, gerçek bir insanlıklaBir gün, yıllar sonra, Nazlı eski bir fotoğraf albümünü karıştırırken o balodaki fotoğrafı buldu. Elbise, lavanta rengi detaylar, Baranın kocaman gülümsemesi ve onların etrafında çember olmuş arkadaşları Nazlı gülümsedi ama sıradan bir gülümseme değildi bu. İçinden yükselen Ben de dahilim duygusunun ifadesiydi.

O an kavradı: Baranın çocukken sarf ettiği cümle, aslında kendi hayatının pusulasına dönüşmüştü. Bir insanın bir sözü, bir hayatı değiştirmişti. Çünkü o gece, Nazlı yalnızca dans etmedi; bir topluluğun gerçek bir parçası olduğunu hissetti.

O fotoğrafı kapatırken şöyle düşündü: Belki de incelikli iyilikler, tıpkı albümlerdeki küçük fotoğraflar gibidir sessizce orada kalır, ama bir gün açıp bakınca insanın yüreğine yeniden ışık verir.

Ve yıllar geçip herkes kendi yoluna dağılırken, okul yıllarının unutulan koridorlarında, iki çocuğun hatırası kaldı:

Birisi yanına oturmuştu, diğeri kendini dünyaya ait hissetmişti.

En sıradan anlarda atılan bu küçük adımlar, aramızda görünmez köprüler kurmaya devam ediyor hâlâ. Ve bu köprülerden geçenler, ardında sessizce yürüyen nice Baran ve Nazlı için yolu aydınlatıyor.

Çünkü bazı sözler, büyüyünce bile unutulmaz; ve gerçek iyilik, manşetlere değil, kalplere yazılır.

Rate article
Lifequest
On yaşındayken bir cümle söyledi — ama kimse onu ciddiye almadı. Çünkü büyükler çoğu zaman çocuklar “güzel konuşur” ve unutur diye düşünür.