Bak bak, sana geçenlerde başıma gelen, içimi titreten bir hikaye anlatacağım, tam senlik! İstanbulun göbeğinde, Nişantaşındaki Saraylı diye oldukça havalı bir restoranda geçiyor olay. Hani daha kapıdan içeri girince kolonya, pahalı parfümler ve trüf mantarı kokusu burnuna vuruyor, etraf para ve güçten geçilmiyor… İşte böyle bir yer. Kimse de eski püskü kıyafetle müşteri beklemiyor tabii, ama o gün, en köşedeki masada yaşlı bir amca oturuyordu. Ceketi yamalı, gözleri pencereden dışarı dalmış, ellerinde de boş su bardağı.
Restoranda garson olarak çalışan genç bir çocuk vardı, adı Mert. Dünya iyisi, sesi soluğu çıkmaz, pırlanta gibi kalpli biri. Mert elinde şefin hazırladığı özenli bir tabakla amcaya doğru yaklaştı. Beyefendi, bu size benden küçük bir jest, doğum gününüz kutlu olsun. Bu akşam sizin akşamınız, afiyet olsun, diye usulca tabağı koydu adamın önüne.
Yaşlı amcanın gözleri doldu, bir şey söyleyecek oldu ama o sırada restoranın yöneticisi olan Ferit, alev almış gibi yüzü kıpkırmızı olmuş, sinirle masaya koştu. Tabağı şiddetle Mertin elinden kaptı. Sen ne yapıyorsun?! Burası aşevi mi sandın, burası restoran! Buradaki yemekler, parası olan içindir sadece! Kafana göre dağıtacak mısın?!
Mert bir şeyler anlatmaya çalıştı ama Ferit dinlemedi bile. Direkt kapıyı gösterdi, Sen işten kovuldun! Gözüm görmesin seni bir daha burada! dedi, sesi yankılandı adeta salonda.
Mert boynunu büktü, karmakarışık duygularla çıkmaya hazırlanırken, hemen yan masadan üzerinde gri bir hoodie olan bir adam usulca ayağa kalktı. Oraya hiç uymayacak kadar sade giyimliydi. Ferit tam ona da posta koyacakken, adam sakince konuşmaya başladı, ama sesi bir garip; sanki emir verir gibi ama düşük tonda:
Burada kalacak olan Mert. Gidecek olan ise sensin, Ferit. Hemen şimdi restoranımdan çık!
Ferit şoka girdi, gözleri kocaman açıldı, soluğu kesildi… Çünkü o adam, herkesin kulaktan kulağa hikayeler anlattığı, mekânın gizemli sahibi Yavuz Efeydi! Kimse onun gerçek yüzünü görmemişti, arada sırada gizlice gelir, ortamı kontrol edermiş meğer…
Yavuz Bey, vallahi ben sadece düzeni sağlıyorum, yanlış anladım demekki, affedin diye kekelerken, Yavuz Bey sertçe,
Asıl mesele bu zaten, sen sadece cüzdana bakıyorsun, insana değil. Her zaman şunu söylerim: bu işin temeli misafirperverliktir, kibir değil. Mert senden on kat daha fazla karakter ve insanlık gösterdi burada.
Sonra Merte dönüp, kocaman bir tebessümle, Mert, yarından itibaren buranın müdürü sensin. Umarım bu güzel kalbini kaybetmezsin. Şimdi de, lütfen tabağı amcamıza tekrar götür ve benim mahzenimden en iyi şarabı aç, ikramımız olsun, dedi.
Ferit, kabak gibi ortada kaldı, herkes ona bakıyor, yüzü bembeyaz. Hemen çıkıp gitti. Yaşlı amca ise ilk defa güldü o akşam. Bir kere daha anladım ki; iyilik, en şaşaalı mekânda bile yolunu buluyor. O akşam, insanlık kazandı.
Demem o ki dostum, bir insana gerçekten kim olduğunu gösteren şey, sana hiçbir menfaat sağlayamayacak olana nasıl davrandığındır. İnsaniyetini asla unutma, hayat o kadar uzun değil!
Sence Yavuz Beyin bu hareketi nasıldı? Merakla bekliyorum yorumunu!
#hikaye #adalet #insanlık #misafirperverlik #yaşanmış #dersvericihikaye #restoranBak bak, o akşam orada oturan herkes gözlerinde bambaşka bir ışıkla çıktı o kapıdan. Bir restoranda sıradan bir akşam yemeğiydi belki, ama Mertin sessizce yaptığı bir iyilik, koca bir mekânın ruhunu değiştirdi. Hatta ertesi gün, Nişantaşında dedikodu kazanı kaynadı durdu: Saraylıda artık menüde yalnızca pahalı yemekler değil, yürekten gelen bir sıcaklık da varmış diye anlatıldı. Uğrayanlar, Mertin masum gülümsemesini görmek ister oldu.
Yaşlı amca mı? Sonraki günler de geldi hep; artık herkesle muhabbet eden, Mertin en sadık misafirlerinden biri. O meşhur köşe masası ise, kimseler için çekinilecek bir yer değil artıkçünkü orada insanlık kazanmış, kalpten bir tabak uzatılmıştı.
Ben de sana bunu anlatınca, dedim ki kendi kendime: Hayatta belki hepimiz bir gün o köşe masasında oturacağız; bazen yalnız, bazen gözlerimiz uzaklara dalmış. O zaman karşımıza gerçek bir Mert çıkar mı bilmiyorum, ama birinin iyi niyetiyle dünyayı, hiç değilse o akşamı güzelleştirebiliriz.
Yani dostum, hep derler ya, Bir lokma ekmeğin, bir gülümsemenin değeri paha biçilmezdirişte bazen bir eylem, bir şehirde umut olur. Yeter ki hayatta Mert gibi, insan olanı unutmayalım.
Şimdi, ne zaman Saraylının önünden geçsem, camlarında eski bir palto, yeni bir tebessüm ararım. Ve bilirim, iyiliğin beklenmedik anda, beklenmedik köşeden çıkmaya meyli hiç eksik olmaz.
O akşam herkesin karnı doydu, en çok da kalpleri. İşte asıl lezzet oradaydı.



