— «Bu hale nasıl düşebildin? Kızım, hiç mi utanmıyorsun? Ellerinde ayağında bir şey yok, neden çalışmıyorsun?» — diye sordular kucağında çocuğuyla dilenen kadına

Bu kadar düşmek yakışır mı? Kızım, hiç utanmıyor musun? Ellerinde, ayaklarında bir şey yok, neden çalışmıyorsun? diye fısıldaştı yoldan geçenler, genç bir dilenci kadının önünde bebekle beraber.

Müjgan Hanım, her zamanki gibi büyük marketin koridorlarında yavaş adımlarla geziyordu, cıvıl cıvıl renkli paketlerle dolu rafları dikkatle inceleyerek. Kendini her gün burada bulurdu, tıpkı bir işe gider gibi. Aslında çoğu zaman mutfağa çok az bir şeyler alırdı çünkü ona yemek yapacağı büyük bir ailesi hiç olmamıştı. Bu nedenle, yaşına ve yalnızlığına rağmen her akşamını bu ışıklı, kalabalık pazar yerinde geçirerek içindeki boşluğu unutmaya çalışıyordu.

Havalar ısındığında dışarıda komşu kadınlarla banka oturmak günün en güzel kısmıydı, ama kış geldiğinde kaçacak yer kalmaz, Müjgan Hanımın, yeni açılan bu markete sığınmaktan başka çaresi olmazdı.

Burada kalabalık hiç eksik olmazdı; kahve kokusu insanın burnunu yakardı, hafifçe çalan müzik insanı evinde hissettirirdi. O raftaki rengarenk paketler, tıpkı bir çocuğun oyuncakları gibi, insana gülümsetirdi.

Müjgan Hanım, eline aldığı çilekli yoğurt kutusunu uzun uzun inceledi, üzerindeki yazıyı güç bela seçmeye çalıştı. Sonra yerine koydu, çünkü bu yoğurt ona pahalı geliyordu. Ama bakmakta bir sakınca yoktu, öyle değil mi?

Gözlerini raflardaki bollukta geçmişe götürdü aklı. Eski günlerde, marketlerde uzun kuyruklar oluşur, tezgâh başında çalışan kadınlar nadir bulunan mallar için yekdiğerine çatardı. O günlerde kasvetli, kalın kâğıt poşetlere sarılı ürünlerle eve dönerdi.

Kendi kızı Handeyi büyüttüğü zamanları hatırladı. Onu mutlu görmek uğruna Müjgan Hanım, her kuyruğa girer, sabır gösterirdi. Handeyle ilgili düşünceler, hâlâ kalbini burkuyordu. Donmuş balıkların olduğu soğuk dolaba yaslanıp kısa bir soluk aldı.

Gözlerinin önünde, kıvırcık kızıl saçlı, pırıl pırıl gri gözlü, burun üstünde sevimli çiller, yanaklarında gamzelerle gülen kızının siması canlandı. Ne güzeldi diye hüzünle iç geçirdi.

Bir satıcının tatsız bakışı altında ekmek reyonuna yöneldi. Hande onun her şeyiydi. Kız, akıllı bir genç olmuştu. Gerçek bir işte mutluluğu bulamayacağını anlayınca, yumurtalık annelikle ilgilenmişti. Müjgan Hanım, ne kadar uğraşsa da kızını vazgeçirememiş, bunun sonunun iyi olmayacağını anlatamamıştı.

Yirmi yaşında bir genç, anne dinler mi hiç? Eğer babası yaşasaydı, her şey farklı olurdu elbette. Ama o kötü niyetli insanlar, tecrübesiz bir kızı nasıl bu işe dahil edebilmişlerdi?

Hande ise yalnızca güler, şişen karnını okşardı. Annesi üzülürdü, Nasıl vazgeçersin, o senin kendi çocuğun, dokuz ay içini taşımışsın derdi. Handenin cevabı yüreğini kırardı: Ben artık ona çocuk değil; iyi para gözüyle bakıyorum.

Zorlu bir doğumun ardından Handeyi kurtaramadılar. Pek de çabalamadılar sanki. Bebeğin doğmasından üç gün sonra Hande hayata gözlerini yummuştu. Doğan kızı, hemen başka bir aileye verilmişti. Tabii ki Müjgan Hanıma bir kuruş ödemediler, çünkü muhatapları onun kızıydı.

Kızını toprağa veren Müjgan Hanım, yapayalnız kalmıştı. Ailesinden kimsesi yoktu artık; adeta bir karanlığa gömülüp orada kalmaya razıydı çünkü kolaydı.

Şimdi ekmek reyonunda bir iki dilim ekmek almak için cebindeki bozukları yokluyordu. Alışveriş bahanesiyle burada bulunmanın gerekçesini arardı sanki. Kasaya geldiğinde önceden ayırdığı parayı uzattı, kalanını ise sıkı sıkı yumruğunda tuttu.

O gün marketin açılışından beri ikinci kez dilenci bir genç kadın fark etti. Tam bir ayı bulmuştu bu keşfi. Dikkatini çeken belki de dillere destan gençliği veya ifadesindeki kaskatı çaresizlikti. Belki de yanında, bebeğine sarılışınındaki içtenlikti.

Müjgan Hanım ağır adımlarla yaklaştı tanıdık siluete. Yanındakilere hazırladığı bozuk paraları kavanoza bırakıp konuştu: Kızım, utanmıyor musun, ellerin ayakların sapasağlam, neden çalışmıyorsun? Daha gençsin, iş bulunamaz mı?

Geçen birkaç kişi, Müjgan Hanım yolu kapatınca kenardan uzaklaştı, yanına bile uğramadan yürüdü.

Sağ olun teyzeciğim, Allah razı olsun, ama sizin yolunuz ayrı. Ben burada daha çok para toplayamazsam başım belaya girecek.

Müjgan Hanım, fazla üstelemeden sessizce oradan uzaklaştı. Nasihat vermenin yeri olmadığını biliyordu ama vicdanı rahat değildi; ona zarifçe ve usturupluca yardımı sürdürdü. Zaten ne polis, ne devletin sosyal görevlileri kimse ilgilenmiyordu, dilenen insanlara alışılmıştı, kimse dönüp bakmaz olmuştu.

O gün eve dönerken Müjgan Hanımın aklından dilenci genç ve bebeği hiç çıkmadı. O gri gözler, genç kadının sesi ona tuhaf biçimde tanıdık geldi; tonlamasını bir yerde duymuştu sanki ama nerede?

Kapıyı kapatıp, ayakkabılarını çıkarıp mutfağa geçti. On beş dakika sonra bir bardak sıcak, tatlı çay ve ince bir dilim sucuklu köy ekmeğiyle oturuyordu.

Kim bilir, şimdi açtır o kız, diye düşündü. Bu soğukta yaşanır mı? Pencereye koşup genç kadın ve bebeği görebilecek mi diye baktı. Dehşetle gördü ki, iki adam kıza sertçe davranıp arabaya bindiriyorlardı.

Müjgan Hanım ne yapacağını bilemedi. Hemen telefona uzandı, polisi aramak istedi; sonra bir anda, işi daha kötüye götürebilirim diye vazgeçti.

Aşağıya baktığında marketin önü bomboştu. Sabahı beklemeye karar verdi, uzaktan araba plakasını görse bile hatırlayamazdı.

O gece uyuyamadı Müjgan Hanım. Genç kızı ve bebeğini düşündü. Sabaha karşı bir rüya gördü. Kapıda, Hande bebeğiyle marketin kapısında dikiliyordu. Çocuk üşümüş, mosmor olmuştu; Müjgan Hanım onu kucağına alıp ısıtmaya çalıştı, ama Hande tepkisiz duruyordu.

Üşümüyorum anne, dedi Hande rüyasında.

Kızın elinden alıp battaniyenin köşesini açtı ve kolyeli bir oyuncak bebek gördü. O kolyeyi tanıyorum diye mırıldandı Müjgan Hanım.

Çığlık atarak uyandı. Karşı duvardaki saate çivilendi bakışları. Ne zamandır uyuyorum böyle? diye geçirdi aklından.

Saat dokuzu geçmişti. Apar topar pencereye koştu.

Kız ve bebek yine oradaydı, marketin kapısında. Derin bir nefes aldı, içini huzur kapladı. Kendi kendine dua etti, elleriyle çene yaptı, Çok şükür, dedi.

Dışarıda buz gibi bir Aralık gecesi, yılbaşı arifesi. O çocuk kaç saattir dışarıda, akşama kadar donacak.

Hemen ekmek çıkardı, sucuklu sandviçler hazırladı, termosu tatlı çayla doldurdu ve üstüne paltosunu giydi. Ona yaklaşan yaşlı kadını gören genç kadın ürkekçe başındaki morluğu atkıyla örttü.

Korkma yavrum, dedi Müjgan Hanım, uzattığı sandviçlerle birlikte. Aç kalmanı istemem.

Kız sadece gözleriyle gülümsedi, sandviçleri aldı, uzak bir banka oturup iştahla yemeğe başladı. Ekmekleri neredeyse çiğnemeden, aceleyle ağzına attı, yutarken öksürdü. Çocuğuna endişeyle bakıp son lokmayı da ağzına atıp çaydan bir yudum içti. Sonra hızla kalkıp Müjgan Hanımın yanına döndü.

Sağ olun, bu sayede yediye kadar idare ederiz, sonra bizi alacaklar, dedi genç kadın.

O gün boyunca Müjgan Hanım deli gibi gidip gelip pencereye baktı, soğuk şiddetleniyordu.

Beş gibi, bir kavanozda mercimek çorbası hazırladı, markette alışveriş bahanesiyle genç kadının yanından geçerken usulca çorbayı ve biraz bozuk parayı bırakıp göz kırptı.

Kısa süre kalıp hemen marketten çıktı. Yılbaşı için alıştığı gibi biraz sucuk, biraz salatalık turşusu aldı. Masraflı bir sofra kuramayacaktı fakat herkes gibi aç da kalmayacaktı. Marketten çıkınca genç kadını göremedi. Kavanoz da yoktu. Herhalde bir yerde yemeğini yiyor, diye düşünerek gülümsedi.

Akşam olup mezeleri, taratorlu balığı hazır etti, birazdan biri gelir mi diye mutfakta telaşlandı. Saat ona yaklaşırken tekrar pencereye göz gezdirdi. Genç kadını sıcacık bir yerde görmek istiyordu.

Sokak ışıkları marketin önünü aydınlatmıştı, banka oturan tanıdık gölge, omuzları titriyor, hıçkıra hıçkıra okuyordu.

Müjgan Hanım evde panikledi. Yılbaşı iki saat sonra başlayacak, dışarıda bir çocuk donmak üzere. Hemen paltosunu sırtına attı, terliklerini bile çıkarmadan merdivenlerden koşarak indi. Yanına yaklaşıp derin derin nefes aldı, bankta genç kıza oturdu.

Gidecek başka yerim yok, dedi genç kadın, gözyaşlarıyla.

Kızın gözlerindeki umut, Müjgan Hanımı yakaladı.

Ne olur oğluma iyi bakın, dedi genç kadın elindeki paketi yaşlı kadına uzatarak, sonra ağır adımlarla yola koyuldu.

Müjgan Hanımın kafası allak bullak oldu. Genç kadının niyeti apaçık ortadaydı. Bunun adı yaşamak değil, pes etmekti. Gücünü toparlayıp sürüklenir gibi genç kadına yetişti, onu çevirdi.

Ne yaptığını sanıyorsun, kalk, benimle gel! diyerek karşı binayı gösterdi. Genç kadının elini tutup hızla eve götürdü.

Sıcak odada, önce çocuğu alıp radyatör yanına yatırdı; sonra usulca sordu:

Adın ne senin bakalım?

Cevaplamadan önce, genç kadının boynundaki ayıcık figürlü kolyeye gözü ilişti. Kız ansızın kolyeye dokundu.

Merak etmeyin, annemden kalan tek şey bu.

O an Müjgan Hanım koltuğa çakılıp kaldı. O kolyeyi hiçbir yerde unutmazdı; kızına, Handesine doğum günü hediyesiydi. O zamanlar çok paraları yoktu, eski bir broşun ucundaki minik kolye ucunu, bir kuyumcu kolye haline getirmişti. Kolyenin parasıyla da kızına zar zor bir doğum günü yemeği vermişlerdi.

Genç kadın ceketini çıkardı, Müjgan Hanımdan izin isteyip banyoya geçti. Yaşlı kadın eline valeriye şişesini aldı; elindeki gerçeğe bir türlü inanamadı.

Demek, torunum buymuş, ama nasıl olur? diye düşündü.

Sonra çocuğu kucaklayıp kanepeye yatırdı ve konuğu sofraya buyur etti.

Rüya gibi, dedi Müjgan Hanım hafifçe. Adın neydi?

Elif, dedi genç kadın şaşkınca.

Müjgan Hanım hafifçe elini salladı,

Demek kulağıma çalındı, hadi ye biraz.

Alnında soğuk terler birikti. Artık hiçbir şüphesi yoktu: O, o akşam kendi torununu eve almıştı. Zaten daha doğmadan önce müşterileri Elif ismine karar vermişti.

Kız teşekkür edip sofradakilere sevgiyle baktı ve hızlıca yemeye başladı.

Müjgan Hanım dikkatle kızın yüzüne baktı, tanıdık çizgiler aradı.

Anlat bakalım Elif, başına neler geldi? dedi.

Elif, sanki bu soruyu bekliyormuş gibi anlatmaya başladı; çatalı elinden bırakamadan, bir iç dökmeyle akan gözyaşlarıyla.

Beş yaşına kadar ailesiyle mutlu mahallesinde, küçük bir midilliyle büyüdüğünü anlattı. O günleri hatırlarken gözleri kapandı.

Sonra kavga, ayrılık, annesi bir gün kızını yurda bıraktı ve çekip gitti. Nedenini anlamadan güzel hayatı elinden alınmıştı. On iki yıl yurtlarda geçti, sonra mezun edilip tek başına bir hayat başladı.

Devlet, ona yetimlere tahsis edilen eski bir gecekonduda yer verdi. Ama evi başkası sahiplenmişti. Sığıntı gibi yaşaması gerekiyordu.

Orada Veli adlı bir tesisatçıyla tanıştı. Hamile olduğunu anlayınca adam kaçtı. Binası yıkılana kadar kalmasına izin verildi, sonra sokakta kaldı. Elif, kucağında çocukla kimseye derdini anlatamadı.

İstasyonda dilenirken İsmail abiler gibi, terkedilmiş çocuklardan para toplayanlar keşfetti onu. Bebekli, genç bir kız çok para getirir diye sahip çıktı. Karşılığında soğuk bir apartman bodrumunda onlarca dilenciyle yaşadı.

Kimisi sakat, hastaydı; çoğu tiyatrocu gibiydi, kendine morluk, sahte hamile karın yapardı. En iyi oynayan para kazandırırdı ama Elif dilenmekte bile beceriksizdi.

Her sabah dağıtılıp akşam toplanıp hesap veriyor, az getirdikçe baskı görüyordu. Çocuğu ağladıkça, herkes şikâyet ediyordu.

O gün gelmedi kimse, bırakıp gitmişlerdi. Elif kederle tabağındaki son lokmaya baktı.

Sağ olun, vallahi bu geceyi sayenizde atlatabildik, dedi. Çatalı masaya bıraktı ve esnedi.

Yarın gideriz ablacığım, merak etmeyin. Sadece, biraz dinleneyim yeter

Arkasına yaslandı ve hemen uykuya daldı.

Müjgan Hanım kızı uyandırıp yatağa yatırdı; bebeği de yanına koydu, üstlerini örttü. Sonra kendi yılbaşı masasına oturup Cumhurbaşkanının konuşmasını dinlerken hafifçe sırıttı.

O torununu ve torununun oğlunu asla tekrar bırakmayacaktı. Ne yarın, ne öbür gün Bundan sonra bu evde birlikte yaşayacaklardı. Uygun vakit geldiğinde Elife gerçeği anlatacak, ona sahip çıkacak, ayağa kaldıracak, oğlunu beraber büyüteceklerdi. Kızcağız çok çekmişti zaten, önce kabullenip huzur bulmalıydı.

Müjgan Hanım, saatler gece yarısını vurduğunda, kendine tatlı bir likörden bir yudum aldı. Pencereye gidip dışarı, sokak lambalarına, yağan kar tanelerine baktı. İçinden Şükürler olsun Allahım, beklemediğim anda ailemi bana geri verdin. Hoşça kal yalnızlık, ben yine ailemle doluyum, dedi.

Böylece yılbaşı gecesi, İstanbulun bir köşesinde, bir evin ışıkları yeni bir aileye umut oldu.

Rate article
Lifequest
— «Bu hale nasıl düşebildin? Kızım, hiç mi utanmıyorsun? Ellerinde ayağında bir şey yok, neden çalışmıyorsun?» — diye sordular kucağında çocuğuyla dilenen kadına