Sen, geldiğin gibi gideceksin! dedi adam. Fakat onun bu kendine güveni sonunda tersine döndü.
Ocağı kapattım. Bana çok mühim geldi, çünkü pişirdiğim mercimek çorbası taşabilirdi.
Onur, ne oldu? dedim sakince.
Hiçbir şey olmadı, Onur homurdandı. Sadece… artık burada yaşamıyorsun. Ev benim, araba benim, yazlık benim. Sen… Sen geldiğin gibi gideceksin.
Bütün bunları sakin, resmi bir şekilde, sanki bir toplantı tutanağını okur gibi söyledi. On dört yıllık evlilik ve şimdi beni kapının önüne koyuyordu. Bir sokak köpeği gibi.
Ciddi misin gerçekten?
Elbette, dedi kararlı bir şekilde.
Bir süre sessiz kaldık. O arada gizliden kendimi çimdikledim, rüya mı bu diye emin olmak için.
Kendini bulmak
Yani, seni neyle kızdırdım, bana söylemeyecek misin? dedim.
Kızdırmadın, sadece… yeni birini tanıdım. Ve boşanma davası açıyorum.
Sandalye kendiliğinden bacaklarımın altına girdi, adeta vücudum benden önce anlamıştı oturmak en iyisi şu an. Onur bana bakmıyordu. Suratını asıp uykusuz bir baykuşa döndü.
Onur, dedim, düzgünce konuşalım. Sonuçta on dört yıl…
Konuşacak hiçbir şey yok! diye sözümü kesti. Bana on dört yılı anlatma! Sedef… Sedef, Ziya Beyin kızı. Yani… iş bitti.
Sedef… Onurun patronunun kızıydı. Yirmi altı yaşında, alımlı, sosyal medyada binlerce takipçisi vardı. Bir iş yemeğinde görmüştüm, yemeden önce fotoğraf çekiyor, her seferinde kaşığı kameraya yalayıp sırıtıyordu.
Ve şimdi Onura tutulmuş. Onur da evlenmeye kararlıydı. Sevdiğinden değil, tamamen kariyer için.
Peki ya… derken sustum.
Hiçbir “peki ya” yok! deyip bağırdı. Elinde hiçbir şey yok. Her şey benim üstümde. On dört yıl boyunca yakamdan düşmedin, yeter!
Erkek cüzdanı
Böyle değildi aslında. Onun işinde yıllarca çalışmış, evini çekip çevirmiştim. Ta ki, çıkmamı isteyene kadar…
Şimdi, artık önemi yoktu. Artık her şeyi kafasında bitirmişti.
Şimdi ben ne yapacağım? diye düşünmeden edemedim.
Gerçekten de, kendi adıma hiçbir şeyim yoktu. Sigortam, yedek param, sığınacak bir arkadaşım yoktu. Dur bir dakika… Annem vardı.
Aynı akşam annemi aradım. Adı Naime Hanımdı, herkes ona böyle hitap ederdi, bazen ben bile. Telefona ilk çaldıktan hemen sonra cevap verdi, sanki aramamı bekliyordu.
Anne, gelebilir miyim? dedim.
Gel tabii yavrum.
Bu kadar. Ne fazladan soru, ne sorgu… Önce iş, sonra konuşma; annem hep böyleydi.
Annemin köyü bizim şehirden 120 kilometre uzaktaydı. Mavi çıtalı eski bir evdi ama hâlâ sapasağlam duruyordu.
Pencerenin önünde bir elma ağacı vardı. Her ağustos tüm bahçeyi ekşi, kimsenin istemediği elmalarla doldururdu.
Annem beni ön kapıda karşıladı, üstünde meşhur ayçiçekli önlüğüyle. Hamur ve meyve kokuyordu. Sarıldı, içeri çekti.
Anlat bakalım dedi, mutfak masasının başında.
Başladım anlatmaya. Ne yaşadıysam… nasıl içeri girip bana üç gün verdiğini, Sedef’i söylediğini… Annem hiç bölmeden dinledi.
Demek geldiğin gibi gideceksin, dedi tekrar.
Evet.
Ya kiralama işi?
Önce anlamadım.
Hangi kiralama?
Araba kiralama dedi muzipçe göz kırparak, ve Özkanlar Otoparkı. Hepsi benim üstüme, unuttun mu?
Gerçekten unutmuştum. Belki de hiç önem vermemiştim. Onur devlet memuruydu, iş yapması yasaktı. O da tüm işleri kayınvalidesinin, yani annemin üzerine yapmıştı. Yaşlı, köylü, finans bilmez diye küçümserdi hep.
Annem dolaptan bir dosya çıkardı.
Ben ekonomistim, Elçin, dedi ciddi bir ifade ile kırk yıl ilçe maliyesinde çalıştım. Sence ne imzaladığımı anlamamış mıyım?
Masanın üstüne, tarih sırasına göre düzenlenmiş belgeleri, vekaletnameleri ve dekontları koydu. Her şey notlu, düzenli, renkli sekmelerle…
Vekaleti anında iptal ediyorum, dedi annem kararlılıkla. Beraber şehre gidip hallederiz.
Sonraki hafta sis içinde geçti. Annem sakin, metodik, soğukkanlı bir şekilde vekaleti iptal etti, bankadaki bütün erişimi kapadı.
Bir de, tedbirli olmak lazım diyerek eski okul arkadaşı olan bir avukata danıştı. Eşyalarımı taşıyıp annemde kaldım.
Onur ise boşanmayı başlatmıştı. Her gün arıyor, belgeleri imzalamamı istiyordu.
Onur, hepsini imzalayacağım, diyordum. Ama şimdi değil.
Ne zaman?
Gelecek hafta.
Sinirlenir ama meşgul olduğu için beklerdi. Sedefle düğüne hazırlık yapıyordu, alyans bakmaya, restoran rezerve etmeye…
Annem “Bırak hazırlansın. Ne kadar harcarsa sonu o kadar komik olur” diyordu.
Alıcılar ise kendiliğinden çıktı yan otoparkın sahipleri. Çoktandır genişlemek istiyorlardı, böyle bir fırsat da nadirdi.
Annem pazarlıkta efsaneydi, sanki hep ticaret yapardı. Gerçi, maliyede de bu beceriye alışmış.
Perşembe günü satış bitti. Para Cuma sabahı annemin hesabına geçti.
Onurun haberi ise Cumartesi oldu.
Habersiz geldi, kapıyı öyle hızlı açtı ki tahta kapı çite vurup acıklı bir ses çıkardı. Annem elma topluyordu.
Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz?! diye bağırdı, tavukları korkuttu.
Ne yapmışım Onur? dedi annem sakince.
Bu benim! Onurun yüzü kıpkırmızı oldu Her şey benim! İkinizi de dava ederim!
Ne için dava edeceksin? Annem elmalarla uğraşmaya devam etti. Kendi malımı sattığım için mi?
Hangi malın?
Evraklar tamam Onur Bey, dedi annem son derece soğukkanlı. Kontrol etmek serbest.
Yani siz tehditkar yaklaştı anneme.
Ne? Annem bir anda dönüp ona dik dik baktı.
Yemin ederim, annemi ilk kez böyle gördüm. Ayçiçekli önlüklü köylü kadın değil, kırk yıl insan ve para yönetmiş biri gibi.
Bana tehdit mi ediyorsun? dedi, bana da başıyla işaret etti Üstelik şahitle?
Telefonunu çıkarıp Onurun burnuna salladı.
Her şey kayıtlı burada. En başından beri.
Onur sustu. Devlet memuruydu, ağzından çıkan lafın neye sebep olacağını iyi bilirdi.
Siz… dudaklarını yalamaya başladı. Bu hakkınız yoktu…
Vardı, annem telefonu cebine koydu Hepsi benim, hepsi yasal. Sen, Onur Bey, kendi hatan bu. İnsanları küçümsemeyecektin
On dakika sonra çekip gitti.
Bir ay sonra Onur işten atıldı. Ziya Bey, patron ve kısmet olmayan kayınpeder, kaybedenleri sevmezdi. Sedefin ise bir milletvekiliyle evlendiği söylentisi yayıldı.
Biz annemle köyde kaldık. Şimdi yeni bir çit, plastik pencereler ve düzgün bir arabamız var. Onur’u aklıma pek getirmemeye çalışıyorum. Niye getireyim ki? İnsan ne ektiyse…
Siz olsanız kayınvalidenin yerinde ne yapardınız? Yorumlarda yazın, beğen butonuna basmayı unutmayın!




