İnsanlar, güçsüz bir atı gördüler; ayağa kalkacak takati dahi yoktu
Aşık bir çift, Egenin ıssız bir kırında yavaş adımlarla upuzun çimenlerin arasında yürüyordu. El ele tutuşmuşlar, zaman zaman birbirlerine sevgi dolu bakışlar atıyorlardı; sanki dünyanın geri kalanı duruvermişti. O kadar dalmışlardı ki çevreye dikkat etmemişler, tuhaf bir şeyin hemen yanlarında olduğunu fark etmemişlerdi.
Birden genç kız, Sema, irkilerek geriye çekildi ve bir çığlık attı. Genç adam, Hakan, anında öne atıldı, koruyucu bir tavır aldı; sanki ona bir zarar gelecekmiş gibi.
Çimenlerin arasında, az ötede bir at yatıyordu.
Ama bu, bir zamanlar at olan, şimdi ise kemikleri derisinin altından çıkar gibi duran bir varlıktı.
Kurumuş, incecik derisi neredeyse kemiklerine yapışmıştı. Biraz daha dursa sanki kemikleri derisini delip dışarı çıkacaktı. Tüm bedeni boyunca, sertleşmiş kabuklar vardı, etrafında sinekler uğuldayarak uçuşuyordu.
At öyle bir haldeydi ki, insan acımanın da ötesinde tiksinti duyuyordu.
Yazık hayvana! dedi Sema içi sızlayarak.
Onun yükselen sesiyle çevre sessizliğe büründü. Nehrin kenarındaki huzur donakaldı.
Birden atın gövdesi belli belirsiz kıpırdadı.
O anda Hakan ve Semanın tüyleri diken diken oldu.
Korkudan ikisinin de ağzından aynı anda bir çığlık yükseldi.
Geldiği yoldan hızla geri koşmaya başladılar, arkalarına bakmaya bile cesaret edemediler. Ancak toprak yola varınca durup nefes nefese kendilerine gelmeye çalıştılar.
Tabii ki, peşlerinden kimse gelmemişti.
Heyecan ve korku yavaş yavaş azalırken, durumun ciddiyetini kavrayabildiler.
O canlıymış diye fısıldadı Sema, inanamaz bir halde.
Canlı, ama ölü gibi dedi Hakan üzgün bir bakışla.
Ama hareket etti
Bir daha bakmamız gerekti, diye düşündüler. Ya kendisi değil de, içini kemiren bir hayvan hareket ettiriyorsa?
Bu düşünce Semanın ürpermesine sebep oldu. Hakandan tekrar çimenlere gidip bakmasını istedi, kendisi de yolda beklemeye karar verdi; olursa olsa, bir hayvanı parçalayan korkunç bir tablo görmek istemiyordu.
Hakan cesaretle yaklaşınca, o an yalnızca atın orada olduğunu, başka hiçbir canlı göremediğini fark etti. Aslında at hâlâ yaşıyordu.
Genç adam yaklaşınca, at kafasını biraz çevirdi, sessizce soluklandı.
Belki de ilk defa ona yaklaşan birini görüyor, ama gözünde tuhaf, kırmızımsı bir perde olduğu için görmesi mümkün olmuyordu. Nefesleri çok hafif çıkıyordu, kulakları ürkekçe seyiriyordu.
Hayvan o kadar zayıfmış ki, Hakan bir süre etrafı inceledikten sonra hayvanın bu kadar zamandır orada nasıl yaşadığını düşündü. Çimenler ezilmemişti, demek ki burada uzun süredir yatıyormuş.
Tüm bunları Semaya anlatınca, Nasıl geldiyse geldi, şimdi ne yapacağız? dedi, ellerini iki yana açarak. Şuna bak; bir anlığına bile dayanamaz, ölebilir. Ben atlardan hiç anlamam.
O anda Hakanın aklına geldi; yakın köyde birkaç at yetiştiriyorlar, bazen çevre köylerden binmek için gelirlerdi.
Kısa sürede onlarla iletişim kurdular ve yardım isteyebildiler. Köydekiler önce tam anlamadılar, ama yine de geleceklerini söylediler.
Bir süre sonra, toprak yola doğru yaklaşan bir minibüsün çıkardığı toz dumanı fark edildi.
Sema ve Hakan elleriyle işaret ederek nerede duracaklarını gösterdiler.
Yanlarına at taşıma römorku takılmış bir araç geldi.
Köyden gelenler, uzaktan atı görünce hafif şaşkınlık yaşadılar, ama yakından bakınca ikisi de donakaldı. Atın kendi başına römorka binmesi zaten imkânsızdı. Hatta veteriner kliniğine yetişmesi bile şüpheliydi.
İyice zayıflamış olmasına rağmen, hayvanı taşımak yine de dört kişiye ağır geldi.
Bu yüzden Hakan koşup mahallesindeki komşularına haber verdi.
Toplanan birkaç adamla birlikte, yere büyük bir örtü serilip, aciz vücudunu bunun üzerine dikkatlice koydular. Her biri bir kenarından tutup, yavaşça yerden kaldırdılar.
Atın gözleri korkuyla açıldı, ama daha fazla hareket etmeye gücü yoktu.
Bunu görmemek için insanın yüreği taş olması gerekirdi. Hayvan o kadar bitap düşmüş, güçsüzdü ki, kendi başına kalkacak dermanı kalmamıştı.
Sonunda römorka koydular, kapısını kapadılar.
Araba yavaşça ilerlerken, atı yeni bir umuda götürüyordu.
Ahıra vardıklarında, orada da çağrılmış, bekleyen yardımcılar ve veteriner hazır bekliyordu.
At dikkatlice indirilip içeri taşındı.
Veteriner hemen muayeneye başladı, vücudundaki kabukları inceledi, gerekli tahlilleri aldı.
Bu arada jandarma da gelmişti.
Kolluk kuvvetleri, hayvana yapılan eziyetle ilgili Sema, Hakan, yeni sahipler ve tüm gönüllülerden ifade alıp, veterinerin raporunu tuttu. Herkesin ortak kanaati şuydu: Eski sahip bulunmazdı, suçlu ceza görmeyecekti.
Veteriner serum takıp, derisindeki yaraları ilaçladı, antibiyotik verdi.
Gönüllüler yardımıyla at boş duran bir ahır bölümüne taşındı.
Hayvan o kadar bitaptı ki veteriner bile Umarım kurtarabiliriz. dedi. Ama yine de son bir şans verilmeye değerdi, herkes elinden geleni yapacaktı.
En büyük sorun ise hayvanın su içmekte ve yemekte güçlük çekmesiydi.
Sebebi, vücudunu saran şiddetli bir parazit ve bunun açtığı yaralardı.
Bir kene, tüm vücudunu sarmıştı. Deride kabarcıklar oluşturur, onlar patlayınca sert kabuklar haline gelirdi. İğrenç bir kaşıntı yaşatan hastalık atın iştahını köreltmişti.
Ama bununla da bitmemişti. Gözünde üçüncü kapak ciddi şekilde şişmiş ve kızarmıştı.
Veteriner, tahlil için parça alsa da büyük bir ihtimalle tümörü vardı. Bunu ancak hayvan biraz toparlayınca ameliyat edebilecekti.
Dişlerinde de sorun bulunmuştu, vakit kaybetmeden müdahale ettiler.
Birkaç hafta boyunca ahır, tam anlamıyla bir sahra hastanesi gibi kullanıldı.
Veteriner her gün gelip, atı muayene etti. Tedaviyle, kene sorunu çözüldü, derisindeki kabuklar azaldı. Dişleri onarıldı, hayvan yavaş yavaş yem yemeye başladı.
Başta, öyle güçsüzdü ki, vitaminler ve su damla damla veriliyordu. Neredeyse bir tay gibi biberonla besleniyordu. Sonra kendi başına yemek yemeye başladı, ama başını hala desteklemeden doğruduramazdı.
Başkaları tarafından görülüp işitildikçe, yavaş yavaş dış dünyaya tepki vermeye başladı. Başta bıkkın, umutsuzdu; sadece yatıyor, ölümü bekliyor gibiydi. Ancak çevresindeki insanların ısrarı buna engel oldu.
Yeni sahipleri gece bile yanına uğruyor, durumunu kontrol ediyor, serumlarını yeniliyorlardı. Zamanla Sema ve Hakanın sesini tanımaya başladı; başını onların eline sürtüyor, veteriner ortalığı kaldırınca hafifçe ürperiyordu.
Görüş yetisi neredeyse hiç yoktu; sesle ve sevgiyle yön buluyordu. Ama genel durumu iyiye gidiyordu.
Bir süre sonra, kendi kendine yan dönebilmeye, karnını biraz yerden kaldırabilmeye başladı. Boynunu ve vücudunu birkaç saat dik tutabilecek gücü gelmişti.
Ama başlıca sorun hâlâ duruyordu: Ayağa kalkamıyordu.
Bu, hayvanı tedirgin ediyor; tekrar tekrar kalkmaya çalışıp, bacaklarına kuvvet veremiyordu. Sanki bacaklarını unutmuş gibiydi.
Veteriner çaresizce omuz silkti. Uzun süreli zayıflık, hareketsizlik sonucu kaslar çalışmaz hale gelmişti; aniden ayağa kalkması, mümkün değildi.
Bunun için egzersizler yapılmalıydı. Tabii hayvanı havaya kaldırmak, çok kişi gerektiriyordu.
Ve zamanla, düzenli beslenmeyle derisi toparlandıkça kilosu da artıyordu. Bu da, işlerini daha da zorlaştırdı.
Atı kaldırmak için sekiz kişi gerekiyordu.
Sahipleri dayanıklı battaniye ve kemerlerden bir düzenek kurdular, atı ahırda dik tutacak bir sistem tasarladılar. Açık havada yürütmek için ise komşular yardımına koşuyordu.
Ne mutlu ki, mahallenin çoğu kişi bu hikâyeden etkilenmişti. Akşam olunca yardımcı olmak için geliyorlardı.
Başta atın ayaklarını elleriyle yerleştiriyor, hareket ettiriyorlardı. Ama zamanla, kendi kendine kımıldatmaya başladı. Hareketleri yavaş ve beceriksizdi fakat yine de umut vericiydi.
Hem insanlar hem de at çok yoruluyordu; kimse ise pes etmiyordu.
Aylarca süren zor antrenmanlarda önce dik durmayı, sonra yavaş yavaş yürümeyi öğrendi.
Kimse atı aceleye getirmiyordu.
Sahibi, onu sadece birkaç adım gezdiriyor sonra tekrar ahıra götürüyordu. Ama at artık hayata karışmak istiyordu. Açık havadaki serin çimenlerin kokusunu içine çekiyor, özgürlüğü özlüyordu.
Bir süre sonra veteriner göz ameliyatı için yeterince güçlendiğini söyledi.
At için operasyonun kendisi büyük bir korku olmadı, çünkü hastalıklı zar, görmesini zaten engelliyordu.
Yeniden römorka yükleyip veteriner kliniğine götürdüler. Cerrah tümörü aldı.
Sonra gözünde büyük bir ağrı vardı; ama çevresini merakla inceliyordu. Önceden silik olan nesneler, şimdi berraklaşmıştı.
Artık sahiplerini, ahırını, gezindiği alanı net görebiliyordu.
Gözüne düzenli olarak damla damlatmak gerekiyordu ve at buna sabırla katlanıyordu.
Oldukça uysal ve zeki bir hayvan çıktı; sahipleri ona hayran kaldı.
At nihayet iyileşince, iki başka atla birlikte açık bir bölüme salındı.
Onlarla hızlıca anlaşıp iyi geçindi. Genç tayın haşinliğini bile yatıştırmayı başardı, annesiyle yan yana çimenleri keyifle yiyordu.
O ilk karşılaştıkları günü üzerinden aylar geçmişti. Artık kemikleri sayılan, ölmek üzere olan o yorgun at gideli çok olmuştu.
Şimdi yanakları dolgun, derisi parlak bir canlı vardı. Sadece tam kapanmamış birkaç yara ve adımlarındaki temkinli yavaşlık ona yaşadıklarını hatırlatıyordu.
Sahibi hemen binmeye başlamadı. Ama bir gün, at kendi başına nalı ile parmaklıkları dövmeye, her eyerleri gördüğünde kişnemeye başladı.
Özlemle yanındaki atların binicilerini izliyordu.
Bir sabah sahibi onu dışarı çıkardı ve üzerine eyer taktı.
At sevinçle kişnedi.
Sahibinin kilosu ona hala biraz ağır geldi ama hiç şikâyet etmedi.
Birlikte ahırdan çıkıp, tarlada bir tur attılar.
Kendini o an dünyanın en mutlu atı gibi hissetti.
Tüm acıya, korkuya ve umutsuzluğa rağmen, artık gerçekten seven insanların yanında olduğunu, asla yalnız bırakılmayacağını biliyordu.
Hayat bazen insanı dipte bırakır, umut kalmaz gibi gelir… Ama bir canlıya sevgini, azmini ve emeğini verince, en umutsuz an bile yeni bir hayata dönüşebilir. Etrafımızdaki herhangi bir canlıyı ufak bir iyilikle, belki de yeniden hayata döndürebiliriz.




