“Herkes yemeğini bitirdikten sonra bile sofrada en son kalan sen olacaksın.”

Sonuna kadar sen yiyeceksin, herkes bitirdikten sonra.
Kızım bana, kendi salonumun diğer ucundan böyle seslendi; kocasıysa, rahmetli eşimin koltuğunda keyifle gülüyordu.
Onlar benim artık yaşlandığımı, hiçbir şeyi kontrol edemeyeceğimi sanıyordu.
Oysa evin, paranın ve tüm belgelerin anahtarları çoktan elimdeydi.

Salon, birden sessizleşti. Kızım, Elif, mutfağa en yakın sandalyeyi göstererek, yineledi: Sen en son yersin. Fırından yeni çıkardığım kuzu tandır elimde, mis gibi kekik kokusu lambanın loş ışığında duman duman yükseliyordu.
Bir, iki, üç saniye boyunca sadece duvardaki eski saatin tik-taklarını duyduk; sanki zaman donmuş gibiydi.
Elif öyle bir gülümsedi ki, o gülümsemeyi sanki aynada defalarca prova etmiş.
Kocası, Hakan, rahmetli eşimin koltuğuna iyice yaslandı; elinde döndürdüğü şarap kadehini alacak parayı da bana yüklemişlerdi. Hakanın annesi, Gülsüm Hanım, ağzını eliyle kapattı, ama şaşkınlıktan değil, gülmemek için.
Elifciğim, sesinde sahte bir sevecenlikle, keyfini kaçırma lütfen anneciğim. Herkesin oturacağı yer yok.
Salon on iki kişilikti.
Ama sadece yedi kişi vardı.
Gözüm boş sandalyede, torunum Keremin yanında takılı kaldı. Sekiz yaşında, çocuğun rengi uçmuş, tabağındaki yemeğe boş boş bakıyor, sanki kaybolmak ister gibi.

Anladım, dedim.
Hakan kadehini kaldırdı: Ailede böyle, Sevim Hanım Önce misafirler.
Ben senin annenim, dedim.
Elif hiç kımıldamadı bile. Bugün hizmetçisin.
Sanki söylediği hiçbir şey değilmiş gibi Sanki içimi paramparça etmiyormuş gibi
Sabah erkenden kalkıp yemekleri ben yapmıştım. Tandırı, patatesi, havucu, tarçınlı ayva tatlısını Hepsini. Anneme ait gümüş tabakları parlatmıştım. Bu evi, hâlâ benim üzerime olmasına rağmen, Elif millete artık bizim deyip hava atıyordu.

Gülsüm Hanım, zehir gibi bir iç çekişle, Bazı kadınlar, kenara çekilmeyi bilemezmiş demek ki, dedi.
Hakan ise, dudaklarının arasından sinsi bir şekilde, Hele bir de hep yönetmeye alışmışlarsa diye ekledi.
Bakışlarımı Elife çevirdim. Bir anlığına, parmağıma tutunup uyuyan küçük kızını gördüm onda. Sonra hemen kayboldu; yerini, kulağında kendi aldığım inci küpelerle büyümüş bir yabancıya bıraktı.

Elif, dedim fısıltı gibi, Yaptığın şeyin farkında mısın?
Çenesini yukarı kaldırdı. Tam olarak biliyorum.
Kuzu tandır neredeyse ellerimi yakacak kadar sıcaktı. Hafifçe gülümsedim. Bu, onlara bağırmamdan daha çok korkuttu.
O zaman sizi daha fazla bekletmeyeyim.
Arkamı döndüm, tandırı mutfağa geri götürdüm; Hakanın, Aman, ne sahne oldu! deyişini duydum arkadan.
Ama ben ağlamadım. Tandırı gümüş tepsiye koydum, mutfağı kapadım, cebimden siyah dosyayı aldım; sabah gözlerden sakladığım çekmeceden.
İçinde hesap dökümleri, fotoğraflar, imzalı belgeler ve avukatımın mektubu.
Elif, mutfağa emir almak için gittiğimi sandı.
Ama anlamayacak kadar geçti artık.

Salona döndüğümde, paltomu omzumda, tandır kolumda; hepsi neşeyle gülüşüyordu.
Nereye gidiyorsun? dedi Elif, ters bakışlarla.
Gidiyorum, dedim sakince.
Hakan öyle ani yerinden kalktı ki, sandalye parkede gıcırdadı. Yemeği de mi götürüyorsun?
Benim yemeğim. Benim evim. Benim paramla yapılan.
Gülsüm Hanım, Ne ayıp böyle diye söyleniverdi.
Üzerindeki suni kürk mantoya takıldı gözüm. Benim kredi kartımla, üç taksitte alınmış; sonradan Elifin aile zorunluluğu diye açıkladığı.

Bir duldan çalıp adına gelenek demek, asıl ayıp odur.
Elifin yüzü sertleşti. Kendi kendini rezil ediyorsun.
Hayır, dedim. Artık kullanılmama izin vermiyorum.
Kerem başını kaldırdı, gözleri yaşlı. Babaanne
İçimde bir şey kopsa da, gülümsedim.
Seni yarın ararım, canım.
Elif hemen sertleşti. Onu bunun içine katma.
Hakan bana yaklaşıp sesini düşürdü. Tandırı bırak Sevim Hanım. Savaş istemezsin.
Kısa bir kahkaha attım.
Bağırmamdan daha çok huzursuz oldular.
Hakan, haftalığını bile hesaplayamazsın, ne savaşı!
Gülüşü anında kayboldu.
Elif peçeteyi sıktı.
Ben onların korkusunu o pahalı makyajın altında gördüm.

Altı ay boyunca iş çevirmişler aile hesabından; ben İstanbulda birlikte açtığımız hesaptaki harcamaları inceledim. Başta Elif sıkışıyor sandım. Sonra Hakanın hayali yatırım şirketine ödemeler. Sonra Nişantaşından butik alışverişler. Sonra da sahte faturalarla uydurulan tadilat işlerini buldum.
Benim hiçbir şeyden anlamadığımı, yaşlı olduğumu, internet bankacılığı bilmediğimi sandılar.
Unuttular otuz iki yıl adli muhasebecilik yaptığımı İstanbulda.
Her şeyi gördüm.
Ve bekledim.
Zayıf olduğum için değil;
İnsanoğlunun dokunulmaz sandığı zaman, ayağı takılır. Gerçek orada ortaya çıkar.

Otur annem, dedi Elif, sesini yumuşatarak. Yemekten sonra hallederiz.
Sonunda yiyeceğim dedin.
O yanlış anlaşıldı
Yanlış anlama mı? Hayır. İçinizden geçen oydu.
Gülsüm Hanım ayağa fırladı, tiyatro oynar gibi: Oğlumun evinde bana saygısızlık edemezsiniz!
Salonun duvarlarına baktım. Yeni boyanmış. Parkeler merhum Selimin elleriyle cilaladığı. Işıldayan avize, ilk terfimden sonra aldığım.
Oğlunun evi mi?
Hakan dondu.
Elif sessiz.
Siyah dosyadan bir evrak çıkarıp masaya koydum.
Tapu hâlâ benim. Vekâlet aktarılmadı. Ve Elifin Selimden aldığı ölüm aylığı
Parmağımla kağıda vurdum.
Bu sabah donduruldu.
Elif fırladı. Bunu yapamazsın!
Yaptım bile.
Hakan evrağa atıldı, hemen çektim önümden.
Dikkatli olun, dedim. Noterde yedek var.
Birbirlerine şaşkın bakışlarla döndüler.
O an her şeyi anladım. Sadece sofradan atmak değil dertleri Bu masa etrafında otururken, daha büyük işlerin peşine düşmüşler.
Son bir fırsat verdim.
Söyleyin bakalım, dedim. Bana bu akşam ne imzalatacaktınız?
Mutlak sessizlik.
Gülsüm Hanım, Hakan diye fısıldadı.
Gülümsedim.
Yanlış kişiye çattınız, dedim. Yanlış insana.
Ve tandırı koluma takıp çıktım salondan.
Arkamda, salon kıyameti kopardı.
Uzaklaşmadım.
Arabayla üç sokak gittim; Kadıköy Sanat Evine vardım, o gece içeride yaşlılar battaniyelere sarılı çorba içiyordu, sıcak yoktu. Peder Yusuf kapıyı açtı.
Sevim Hanım?
Tandırı kaldırdım.
Akşam yemeğini getirdim.
Birkaç dakika sonra, et karton tabaklarda paylaştırılmıştı. Hayatta hiçbir şeyi olmayan insanlar bana gözyaşı ve dualarla teşekkür etti. Onlarla oturdum. Yıllar sonra ilk kez, yiyip hizmet eden değil, masanın bir parçasıydım.
Telefonum susmak bilmedi.
Elif on yedi kez aradı.
Hakan tehdit dolu mesajlar gönderdi.
Gülsüm Hanım, yılbaşını mahvettin diye sızlanan bir ses kaydı attı.
Saat sekiz on ikide, avukatım aradı:
Denemişler, dedi.
Yine ne yaptılar?
Sanki bu gece sen imzalamışsın gibi, sahte bir vekâlet göndermişler. Elife tüm yetkiyi vermişler.
İçimi çektim.
Tıbbi belgelerdeki eski imzamı mı kullanmışlar?
Evet.
Kahkaha atacaktım az kalsın.
Dolandırıcılık, sahtecilik, maddi istismar, dedi. Dava açalım mı?
Aklıma Kerem geldi.
Açın, dedim.
Ertesi gün iki polis eve geldi; Hakan, garajdan eşyaları kaçırmaya çalışıyordu.
Elif masum gibi ağladı.
Gülsüm Hanım bayılır gibi yaptı.
Hakan, polis hesap dökümlerini ve kamera görüntülerini gösterince bağırdı:
Bizi mi kaydettin? dedi Elif fısıldayarak.
Kendimi korudum, dedim.
Hakan: Bize tuzak mı kurdun! diye bağırdı.
Hayır, dedim. Kendi tuzağınıza düştünüz.

Dava süratle ilerledi. Para hareketleri, sahte imzalar, her şey ortaya döküldü. Hesaplar kapatıldı, ev mahkemeye geçti.
Bir gün Elif tek başına, takısız, geldi.
Anne Hakan yaptı, dedi gözyaşlarıyla.
İnanmak istedim.
Ama Kerem kapının arkasında beklemişti.
Elif önce ona değil, yanımdaki avukata baktı.
Her şeyi o an anladım.
Oğluna yazabilirsin, dedim. Görüşmeleri mahkeme gözetiminde.
Dondu kaldı.
Ben ise usulca kapıyı kapadım.

Altı ay sonra, seçimli bir huzurla güneş vuran yeni mutfağımda, Kerem bolca mavi şekerle kurabiye süslüyordu. Büyük evi sattım, parkın kenarında küçük bir ev aldım. Ona hiçbir şekilde dokunulamayacak bir fon bıraktım.
Elif, mahkemenin zorunlu terapisi ve topluma hizmet cezasında.
Hakan, hâkim karşısında.
Gülsüm Hanım ise bir akrabanın yanında.
Her pazar, ben mutfağa girer, birlikte otururduk.
Bazen Kerem derdi ki:
Babaanne, önce sen başla.

Ve ben gülümserdim.
Kazandığım için değil.
Artık bana ait olan masada, oturmak için izin istemeyeceğim zamana sonunda vardığım için.

Rate article
Lifequest
“Herkes yemeğini bitirdikten sonra bile sofrada en son kalan sen olacaksın.”