Her yıl tam aynı saatte kızının mezarını ziyaret ederdi—hep sessizce, hep kelimesiz. Bu beş yıl böyle geçti. Ama bir gün her şey değişti: Mermer mezar taşının üzerinde çıplak ayaklı bir oğlan, kollarını bacaklarına dolamış halde sessizce “Affet beni, anne…” diye fısıldıyordu.

Her yıl kızının mezarını ziyaret ederdi hep aynı vakitte, hep tam bir sessizlik içinde. Beş yıldır böyleydi. Ama bir gün her şey değişti: Mermer mezar taşının üstünde yalınayak, büzülmüş bir oğlan gördü; çocuk sessizce fısıldıyordu: Affet beni, anne

Arif Demir, İstanbuldaki Zincirlikuyu Mezarlığının demir kapısında durduğunda içini kötü bir his kapladı. Hava yalnızca sonbahar soğuğuyla değil, bir gerginlik, sanki mezar taşları arasındaki hava bir sırrı saklıyormuş gibi sıkıydı.

Koyu kabanını düzeltti ve tanıdık patikadan üzeri oymalı beyaz taşın yanına yürüdü. Üzerinde şu isim yazılıydı:

Elif Demir.

Beş yıldır tam dokuzda gelirdi. Dikilir, bir mum yakar ve ardından ne gözyaşı ne de sözle vedalaşırdı. Acısı bir düzene dönüşmüştü dikkatle paketlenmiş, kontrol altına alınmış bir yas. Sohbetlerde kızının adını buz gibi bir soğukkanlılıkla ağzına almak istemezdi, tıpkı krizleri yönetmeye alışkın biri gibi.

Acı içindeydi.
Yalnızca susmak yıkılmamanın tek yolu gibi geliyordu.

Fakat o sabah Arif durmak zorunda kaldı.

Mezar taşının üstünde, Elifin isminin tam üzerinde, bir çocuk yatıyordu. İnce bir battaniye omuzlarını zar zor örtmüş. Ayakları çıplak, ayakkabıları yanında fazlasıyla küçük. Rüzgar saçlarını karıştırsa da çocuk uyanmıyordu.

Elinde eski bir fotoğraf vardı.

Arif hemen tanıdı onu: Elif, koyu saçlı bir oğlana sarılırken gülümsüyordu.

Aynı çocuktu bu.

Çakıl taşlarının çıkardığı ses çocuğu uyandırdı. Gözleri yaşına göre fazla ciddi, şüpheliydi.

Burası senin yerin değil, dedi Arif, sesi titrek.

Çocuk fotoğrafı daha sıkı tuttu.

Özür dilerim Elif abla, diye fısıldadı.

Arif dizlerinin üstüne çöktü.

Adın ne senin?

Mete.

Fotoğraf onun ellerinde titriyordu.

Bunu nereden buldun?

Elif abla verdi. Ziyarete gelirdi.

Nereye?

Aziz Vefa Çocuk Yurduna.

Yurt kelimesi Arifin içini deldi geçti.

Elif bundan asla söz etmemişti.

Çocuk titriyordu. Arif, hiç düşünmeden kabanını Metenin üstüne örttü. Çocuk hareketsiz kaldı; sanki ilgiye, şefkate alışkın değildi.

Aynı gün Arif yurda gitti. Eski bir bina, soluk duvarlar, küçük bir bahçe. Hemşire Güzin Hanım sessizce karşıladı onu.

Kızınız yıllarca buraya gelirdi, dedi. Hikaye okur, yardım ederdi. Biriktirdiği paralarla çocuklara kıyafet alırdı. Metenin reşit olmasını bekliyor, onun yasal koruyucusu olmak istiyordu.

Arifin ağzından tek kelime çıkmadı.

Akşam, Elifin eşyalarını karıştırırken bir mektup buldu.

Baba, Mete bana güç veriyor. Annemin ardından korkuyordum, senin de Meteyi kabullenmeyeceğini sandım annemden sonra içine kapandın. Ama ona yanında kalacak birileri lazım.

Yazıyı tekrar tekrar okudu.

Ertesi gün avukattan haber geldi: Meteyi evlat edinmek isteyen bir aile var. Her şey çabucak halledilebilir.

Arif onay vermedi.

Akşam, Meteyi odada yerde otururken buldu.

Yatak fazla büyük, dedi çocuk sessizce. Sanki burada fazlayım.

Seni evlat edinmek isteyen bir aile var, dedi Arif.

Mete başını eğdi.

Anlıyorum.

Gitmek ister misin?

Burada kalmak isterim. O burada.

O benim kızımdı

Cümle, Arifin ağzında yarım kaldı.

Mete odadan çıkıp gitti.

Bir kaç dakika sonra Arif, evin acımasız bir sessizliğe büründüğünü fark etti. Dışarı fırladı. Çocuk küçük sırt çantasıyla apartmanın kapısına yürüyordu.

Mete!

Çocuk durdu.

Önce ayrılırsam canım daha az acır, dedi. Hep başkaları ayrıldığında daha çok acıyor.

Arif dizlerinin üstüne çöktü.

Tekrar güvenmeyi bilmiyorum, itiraf etti. Bir daha kaybetmekten korkuyorum. Ama Elif sana inandı. Sana kalbini emanet ettiyse, ben de denemeliyim.

İkisi arasında ağır bir sessizlik oldu.

Gitmeyeceğim, dedi Arif sonunda. Kalmak istiyorum.

Gerçekten mi?

Aile olmak, birbirini seçmektir.

Mete bir adım attı, ilk defa çocuk gibi, saklamadan ağladı.

Birkaç hafta sonra mahkeme velayeti onayladı.

Ben şimdi kim olacağım? diye sordu Mete.

Benim ailem, dedi Arif. O gün arandan koşa koşa giderken başlamıştı bu.

Elifin mezarına birlikte döndüler.

Mete, bir çiçekle el çizimini bırakıp fısıldadı:

Buradayım, Elif abla.

Arif bir mum yaktı ve ilk kez yüksek sesle söyledi:

Teşekkürler, Elif.

Soğuk artık ok gibi batmıyordu.

Kızını kaybetmişti.
Ama tam da onun mezarında yeniden yaşama şansını bulmuştu.

Rate article
Lifequest
Her yıl tam aynı saatte kızının mezarını ziyaret ederdi—hep sessizce, hep kelimesiz. Bu beş yıl böyle geçti. Ama bir gün her şey değişti: Mermer mezar taşının üzerinde çıplak ayaklı bir oğlan, kollarını bacaklarına dolamış halde sessizce “Affet beni, anne…” diye fısıldıyordu.