Üç farklı aile tarafından “çok zor” olduğu gerekçesiyle geri verilen küçük bir erkek çocuğu evlat edindik.

Biz, nedense çok zor diye üç farklı aile tarafından geri gönderilmiş küçük bir erkek çocuğu evlat edindik.

Çevremizdeki neredeyse herkes yanlış yaptığımızı söyledi.

Ama yıllar geçti, her şeyimizi kaybettiğimizde, yanımızda kalan tek kişi o oldu.

O zamanlar herkes, bu çocuk da uzun süre bizimle kalmaz, diyordu.

Sosyal hizmet görevlisinin sesi yumuşaktı; elinde kalınca bir dosya, üzerinde sayısız elin izi kalmış sayfaları düzeltiyordu.

Çocuk Esirgeme Kurumunun bahçesinde İstanbul güneşi yakıyor; dışarıdan geçen arabaların sesi, uzaktan bir simitçinin bağırtısı geliyordu.

Üç aile denemiş dedi. Üçü de geri getirdi.

Kocam Burakın kaşları çatıldı.

Neden?

Kadın kısa bir sessizlikten sonra açıkladı:

Zor diyorlar Çok konuşmazmış. Söyleneni hemen yapmazmış. Temasa gelmezmiş, sarılmayı sevmez, dokundurmazmış. Ve ağlamazmış, ağlaması gereken yerde bile.

Derin bir nefes aldı:

Sanki sanki hep tekrar terk edilmeyi bekliyormuş gibi.

Odaya baktım, karşı köşedeki minik plastik sandalyede oturuyordu çocuk.

Ellerini dizlerinin üstüne koymuş, sırtı dümdüz; sanki mümkün olduğunca az yer kaplamayı öğrenmiş gibi.

Ne oyun oynuyor, ne soru soruyordu.

Etrafa bile bakmıyordu.

Sadece bekliyordu.

Göz göze geldiğimizde gülümsemedi.

Ama bakışını da kaçırmadı.

İçimde bir şey kırıldı o an.

Düşünmemizi söylediler.

Hâlâ başka bir çocuk seçmek için vaktimiz olduğunu anlattılar.

Hani kolay olanlardan.

Kendimizi zora sokmamıza gerek yokmuş.

Her zaman duygusal olan ablam bile o gece aradı.

Sevim, bir düşün Artık genç değilsiniz ki. Neden başınıza dert alasınız? Bazen böyle çocuklar büyüyünce dünyaya öfkeli oluyorlar.

Onunla konuşurken, mutfağımıza göz gezdirdim.

Fayanslar eskimiş.

Dört kişilik bir masa var.

Ama hiç dolmaz.

Çok sessiz.

Çok düzenli.

Çok boş.

Tam da bu yüzden dedim. Çünkü onu kimse seçmiyor.

Burak o gece hiç konuşmadı.

Sadece yanıma oturdu. Derin bir nefes aldı, elimi tuttu.

Emin misin?

Hayır dedim. Ama biliyorum ki biz de bırakıp gidersek, yine biri aynı şeyi yapacak.

O gece mesele kapanmış oldu.

Ve o gün Mertin hayatı bizim evde başladı.

İlk aylar bir ev sahibi gibi değil de, misafir ağırlıyormuşuz gibi geçti.

Evladımız yoktu, misafirimiz vardı sanki.

Mert izinsiz hiçbir şeye dokunmadı.

Ne öfke nöbeti geçirdi, ne bir şey kırdı.

Şikayet etmedi.

Şeker istemedi.

Masal istemedi.

Kucağa alınmak istemedi.

En çok da bu koydu bana.

Bir gün mutfakta kuru fasulye pişirirken sordum:

Yardım etmek ister misin?

Başını iki yana salladı.

Televizyon izlemek ister misin?

Yine hayır.

Ne yapmak istersin peki?

Uzun süre sustu, sonra sessizce dedi ki:

Siz ne isterseniz.

Hanımefendi.

Ne Anne, ne başka bir şey.

Hayatında geçici olan birisiydim sadece.

Kim bilir kaçıncısı.

Bir sabah, onun içindeki korkunun derinliğini anladım.

Salondan ses geldi.

Hırsız sandım önce.

Burak eline sopa aldı, beraber çıkarak salona ilerledik.

Mert, koltukta oturuyordu.

Üzerinde temiz elbisesi, ayağında ayakkabısı.

Sırt çantası kucağında sımsıkı.

Ne yapıyorsun oğlum? dedim.

Yanıt vermedi.

Neden hala uyumuyorsun?

Gözleri dört döndü.

Tetikteydi.

Hayatta kalmayı, her an gitmeye hazır olmayı öğrenmiş bir yabani gibi.

Hazırım, dedi.

Neye hazırsın?

Kısık sesle:

Gitmemi isterseniz, diye.

Boğazıma bir şey oturdu.

Bu evden gidecek kimse yok.

İnanmadı.

Çünkü daha önce kimseye böyle bir söz verilmemişti.

Ve doğruydu da.

Kimse tutmamıştı onu yanında.

Yıllar geçti.

Yavaş yavaş

Çok yavaş

Mert değişmeye başladı.

Başta minicik adımlarla.

Bir gün, bulaşık yıkıyordum, sessizce mutfağa girdi ve masanın üstüne bir resim bıraktı.

Çöp adamlar çizilmişti.

Bir kadın.

Bir adam.

Ortalarında küçük bir çocuk.

Üstünde eğik, yamuk harflerle tek bir kelime:

Aile.

Uzun süre tuttum resmi elimde.

Gözyaşlarım kağıdın üstüne düştü.

Burak gece görünce sadece başını salladı.

Hiçbir şey demedik.

Çünkü bazen sevgi sessiz gelir.

Uzun bir susuzluktan sonraki yağmur gibi.

Mert hiç gürültücü, yaramaz bir çocuk olmadı.

Ama yanımızda daha fazla vakit geçirmeye başladı.

Burakla garajda eski radyoları tamir ederken yardım etti.

Mutfağa gelip el attı.

Buzdolabına küçük notlar asardı.

Günaydın.

Teşekkürler.

İyi geceler.

İlk kez bana anne demesi de kazara oldu.

Okulda sınavdan geçince, koşa koşa yanıma gelirken ağızdan kaçırdı.

Anne

Söz, havada asılı kaldı; durdu.

Gözleri korkuyla açıldı.

Sanki kırılacak bir cam parçasıymış gibi.

Kollarımı açtım sadece.

Ve hayatında ilk kez

Mert de birine sarıldı.

Tabii her şey güllük gülistanlık değildi.

Bazı geceler korkuyla uyanırdı.

Bazen tuhaf sorular sorardı:

Büyüyünce insanlar terk mi edilir?

Anne babalar, çocuklarını sevmekten vazgeçer mi?

Ya yanlış bir şey yaparsam, yine gönderilir miyim?

Her defasında aynı cevabı verirdik.

Hayır.

Ve göstermeye devam ettik.

Günden güne.

Yıl yıl.

Sevgi, bir anlık kurulmuyor; binlerce sıradan günle örülüyor.

Mert, ağırbaşlı, düşünceli bir delikanlıya dönüştü.

Öğretmenleri yaşından olgun derdi.

Az konuşur, çok dinlerdi.

Ama ağzından bir laf çıkınca herkes susup dinlerdi; çünkü sözü hep anlamlıydı.

On sekizine geldiğinde, herkesin saygı duyduğu bir genç olmuştu.

Komşunun kapı menteşesini tamir etti.

Yaşlı teyzelerin koluna girip eve bırakırdı.

İlk tanıştığımız Çocuk Esirgemeye gönüllü olarak gitmeye başladı.

Oradaki içini açmayan çocukların yanında otururdu.

Tıpkı bir zamanlar kendisinin yaptığı gibi.

Kimseyi zorlamaz, sadece yanında olurdu.

Çünkü herkesten önce anlamıştı:

Bazen, birine verebileceğin en güçlü şey

Sadece gitmemendir.

Ama hayat herşeyi sınamayı da sever.

Mert yirmi üç yaşındayken, Burakın inşaat firması battı.

Ortak aldatmıştı.

Borçlar üst üste bindi.

Bir yıl içinde evi kaybettik.

Garajı da.

Yıllardır biriktirdiğimizi de.

Her şey gitti.

Pul pul boyası dökülmüş, tek yatak odalı küçücük bir eve geçtik.

Dostlar kayboldu.

Akrabalar aramaz oldu.

Eskiden Burakı överlerdi, şimdi yolda görmezden geliyorlardı.

İflas, insanları rahatsız eder.

Kendilerine de bir gün olabileceğini hatırlatıyor çünkü.

Bir akşam Burak, minik mutfak masasında bir sürü ödenmemiş faturaya bakarak oturuyordu.

Omuzları sanki bir dağ yükü altında.

Belki de Merti bir süre başka yere göndermeliyiz dedi sessizce.

Ne?

Genç daha, daha iyi bir hayatı hak ediyor.

Cevap veremeden kapı açıldı.

Mert işten yeni gelmişti.

Çantasını bıraktı, masadaki evraka baktı.

Hemen anladı.

Hep anlardı zaten.

Burak gülmeye çalıştı.

Bunlar için üzülme oğlum.

Mert cevap vermedi.

Sessizce bir sandalye çekti, yanımıza oturdu.

Ne kadar?

Burak şaşırdı.

Ne?

Toplam borç ne kadar?

Burak içini çekerek anlattı:

Çok fazla.

Mert başını salladı.

Sonra öyle bir şey dedi ki, odada zaman durdu.

Ben gitmiyorum.

Burak itiraz ediyordu:

Sen anlamıyorsun

Mert gözlerinin içine baktı.

Sakin.

Kararlı.

Aynı, ilk tanıştığımız günkü gibi.

Hayır.

Anlamayan sensin baba.

Ayağa kalktı, odasına gitti.

Birkaç dakika sonra elinde eski bir zarfla döndü.

Masaya bıraktı.

İçinden banka kâğıtları çıktı.

Birikimi.

Bursları.

Yıllardır yaptığı yarı zamanlı işlerden biriktirdikleri.

Burak şaşkın.

Oğlum, bütün bunları sen mi biriktirdin?

Mert omuz silkti.

Lazım olursa, diye.

Aynı kelimeler.

Aynı sessiz ses.

Ama bu defa bambaşka bir anlamı vardı.

Burak başını ellerinin arasına aldı.

Onu daha önce tek bir kez ağlarken görmüştüm.

Merti ilk getirdiğimiz günü.

Tabii her şey birden kolaylaşmadı.

Yine de yorulduk.

Uzun saatler çalıştık.

Ama Mert, iki iş birden yaptı.

Sonra üçüncüye de başladı.

Burakla küçük bir tamir dükkânı kurdular.

Yavaşça

Zorlanarak

Ama hayat yeniden yoluna girmeye başladı.

Yıllar sonra, her şey düzene girdiğinde, toplumdaki bir etkinlikte, biri Merte garip bir soru sordu:

Ailene neden bu kadar bağlısın?

Bir süre düşündü.

Sonra içten bir gülümsemeyle cevapladı.

Nadiren gülerdi böyle.

Çünkü, herkes bu çocuk çok zor deyip vazgeçtiğinde onlar yine de beni seçti.

Ardından, muhabir tekrar sordu:

Her şeylerini kaybettiklerinde?

Mert cevabı uzatmadı:

O zaman da, onları seçmek bana düştü.

Şimdi Mert otuz iki yaşında.

Küçük bir mühendislik firması var.

Hâlâ çocuk esirgemede gönüllü.

Ama hayatının en önemli parçası daha basit bir şey:

Her pazar öğlen yemeğine bize geliyor.

Bir zamanlar çok sessiz olan o masa, şimdi cıvıl cıvıl.

Burak aynı hikâyelerini anlatıyor.

Ben yine fazla yemek yapıyorum.

Mert her zamanki yerinde, tam ortada.

Çocukken yaptığı o ilk resimdeki gibi.

Üç kişi.

Bir aile.

Bazen ev yine sessizleştiğinde, kalabalık dağıldıktan sonra

Uzun yıllar önceki o sabah geliyor aklıma.

Küçük bir çocuk, koltuğa oturmuş.

Ayakkabıları ayağında.

Çantası hazır.

Her an gönderilmeye hazır bir şekilde bekliyor.

Şimdi geçmişe dönebilsem, ona asla inanamayacağı bir şey söylerdim.

Dizimin üstüne çöküp şöyle derdim:

Artık gitmeye hazır olmana gerek yok.

Çünkü sonunda evindesin.Ve bir gün, bizim küçücük salonda, cam kenarında otururken telefondan eski fotoğraflara göz attık. Mert gizlice bir resmini buldu: Minik çocuk hâliyle, elleri hâlâ kucağında, gözlerinde o sonsuz bekleyiş. Yanına yanaştı, bana baktı, elimi tuttu.

“Anne,” dedi, kısık bir sesle ama ilk kez tereddütsüz, “biliyor musun, bazen düşünürdüm… Ya kimse bana kalmak için sebep vermezse diye. Ama siz, her kaybettiğimizde bile, bana hep bir sebep verdiniz.”

Tülü açtım; dışarıda güneş erimiş kar yolunda, sarı hüzmelerle evin içine doluyordu. Burak gülümsedi bakışlarımızda yılların, kayıpların, ama en çok varoluşumuzun özeti vardı.

Çayımı yudumlarken, yanımdaki iki adamın kahkahasına kulak verdim. O sırada anladım: Bazen dünyanın en büyük mucizesi, ne kaybettiğin değil, yanında kimlerin kaldığıymış.

Ve yavaşça gözlerimi kapatıp o ilk resmi düşündüm; şimdi tamamıydı, hiçbir eksiği yoktu.

Çünkü bazı hikâyelerin sonu, bir masa başında başlar: Gitmeye hazır çocukların, artık gitmek istemediği bir evde.

Rate article
Lifequest
Üç farklı aile tarafından “çok zor” olduğu gerekçesiyle geri verilen küçük bir erkek çocuğu evlat edindik.