Kerem mutfakta bir tabureye oturmuş, akşam güneşinin dans eden toz zerreciklerini izliyordu. Atatürk Caddesi’ndeki 12 numaralı daire pırıl pırıldı. Hatta öyle pırıl pırıldı ki, insanın içini ürperten bir temizlik hâli vardı.
Üç ay önce buradan Elif taşınmıştı. Bavullarını, dev aşkı olan kauçuk bitkisini ve en önemlisi on yaşındaki oğulları Baranı ve altı yaşındaki kızları Besteyi de yanında götürmüştü. İlk başta Kerem, bunun adeta bir özgürlük olduğunu sanmıştı. Evde sürekli çizgi film sesi olmadan, ayaklarına batan Lego parçalarından korunarak ve tencerenin dibinden kaşıkla mantı yiyerek yaşamanın çok şahane bir şey olduğunu düşünmüştü.
Ama daha bir hafta geçmeden bu özgürlük koca bir boşluğa dönüştü. Evli olduğu yıllarda zamane tembelliğinin kraliçesi olduğunu fark etti. Evde yapılacak işlerin kaç tane olduğunu, nasıl yapıldığını unutmuştu sanki.
Ama en zoru, cuma akşamıydı.
Baba, geldiiiiik! diye fırtına gibi girdi içeri Beste, üstünde hem mahalle hem de çocuk şampuanı kokusu.
Kerem, hiç beceriksizce onu kucakladı. Arkasından, kulaklıkları kulağında, sessiz ve uzaktan ölçüp biçen bir bakışla Baran girdi içeriye.
Hoş geldiniz çete! Hadi geçin bakalım. Size özel hazırlandım bu hafta
Keremin aklı iyice karışmıştı: Eğer mükemmel bir ev sahibi olursa, belki kalırlar diye içinden geçirmişti. En pahalı granit tavalardan aldı, internetten waffle tarifi bastı, ve kafasında bin tane plan kurdu.
Ertesi sabah Baran, mutfağa yavaştan süzüldü:
Baba, kahvaltıda ne var?
Krep! dedi Kerem, mutfak masasında hamurla boğuşarak. Vişne reçelli! Nasıl seviyorsanız öyle.
Anne gibi mi? umuduyla sordu Beste, sandalyesine tırmanırken.
Kerem bir an duraksadı.
Anneden bile güzel olacak, siz bakın hele.
Yarım saat sonra mutfak, Çanakkale cephesine dönmüştü. Keremin kaşlarında, yerde ve hatta avizede un vardı. İlk krep, tahmin edildiği gibi yırtık pırtık bir hamur yığınına döndü. İkincisi yandı. Üçüncüsü ise biraz yamuktu.
Kerem içten içe çileden çıkıyordu. Bu yeni tavadan, ocaktan ve tabii kendi elinden nefret etti. “Çocuk oyuncağıymış gibi niye bu kadar zor?” diye bağırmak istemedi değil. Fakat iki çift küçük gözün sabırla nasıl bittiğini izlemesi insanı susturuyordu.
Az kaldı, diyebildi; alnındaki teri silerken.
Nihayet masada yığılı altın sarısı krepler belirdi. Mükemmel dairesel değillerdi, kimi yandı, kimisinin kenarı biraz yanık, ama mis gibi kokuyorlardı. Kerem küçük bir reçel kasesi getirdi ve tıpkı bir jüri topluluğundan sonuç bekler gibi dondu.
Beste bir lokma aldı, gözleri kapandı.
Çok güzel olmuş baba. Cidden.
Baran ise kulaklığını hiç çıkarmadan üç taneyi lüpletti. Kerem derin bir oh çekti. Göğsünde minik bir gurur sıcaklığı yayıldı. Sanki aradaki uçurum, krebin incecik hamuruyla kapanmaya başlamıştı.
Pazar akşamları ise, işte o zamanlar en zorlu saatlerdi. Görüşmenin sevinçten hüzne döndüğü o “vardiya değişimi” anı…
Oturma odasında toplanmışlardı. Kerem, Baranın altı ay rüyalarını süsleyen en yeni oyun konsolunu almıştı.
Barancığım, oyunu nereye kadar getirdin? Patronu geçebildin mi? yanına sokuldu Kerem.
Geçtim baba. Teşekkürler, çok güzel makine, dedi Baran, ekrandan gözünü ayırmadan.
Beste, ister misin sana masal okuyayım? rengârenk bir kitaba uzandı Kerem.
Babacığım, annem ne zaman gelicek? Kitaba bakmayıp ayakkabılarına bakan Beste sordu.
Bir saate gelir, canım. Sende moral mi yok? Baksana, konsol, krep, dondurma… Hatta istersek yarın hayvanat bahçesine bile gidebiliriz, bir gün daha kalırsınız belki
Baran birden, elindeki kumandayı masaya koydu. Sessizlik çöktü.
Baba, burada… vallahi çok lezzetli yemek yapıyorsun. Konsol harika. Gerçekten uğraşıyorsun, görüyoruz.
Kerem gülümsedi, ama kalbinde bir yere ince bir ağrı saplandı.
Yani, burayı sevdiniz mi?
Küçük Beste yanaşıp babasının yanaklarına yapıştı.
Burada yemekler şahane, ama anneyle olan yer… ev gibi baba.
Bestenin bu cümlesi Kereme, avukattan gelen boşanma mesajından daha çok koydu. Etrafa bakındı; jilet gibi koltuklar, yepyeni televizyon, tertemiz duvarlar… Her şey süperdi ama yaşanmamış gibiydi.
Ev ne demek yani, Balım? Burası da sizin eviniz, sizin odalarınız, oyuncaklarınız var…
Baran gözlerini kaldırdı, onda sanki 40’ında bir adamın gerçekliği vardı artık.
Baba, ev demek; kimin çorabı nerede bilir olmak demek. Eskiden buzdolabına benim resimlerimi asardınız, hani geçenlerde ben robot dersi için bir sertifika almıştım ya, onu getirmiştim okuldan, hatırlıyor musun?
Kerem tam “Tabii ki!” diyecek oldu, ama sustu. Hatırlamıyordu. Belki işteydi, ya da yine bir toplantı, ya da sadece “çok yorgunum” demişti.
Mesela annem hangi deterjana alerjim olduğunu bilir. Sen geçen gün hangi sınıfa gittiğimi sordun babacım. Sen sanki misafir gibi davranıyorsun; bize daha çok sevimli görünmeye çalışan, bir günde krep yapmayı öğrenen ama on yılda bizi tanımayan bir babasın.
Kerem elleriyle yüzünü kapattı. Hepsi doğruydu. Yıllarca “temel atıyorum, eve para getiriyorum, yaz tatili ayarlıyorum” diye avutmuş, ama kendisi yoktu. Evde gölge gibi dolaşıyordu, bankamatik gibi çalışıyordu.
Yenilgiyi Elife değil, kendisine karşı almıştı; o eski “ben”e yenilmişti. Sandığı şey, yani “aile dediğin kendi kendine olur işte” lafı, doğru çıkmamıştı. Aile, her gün emekle, var olarak, birlikte inşa edilen bir şeymiş.
Kapı zili çaldı. Elif, çocukları almaya gelmişti.
Kerem yaşlı bir adam gibi kalktı. Besteye montunu giydirdi, Baranın sırt çantasını verdi.
Krep için teşekkürler baba! Beste burnuna kocaman bir öpücük kondurdu.
Bay bay baba, dedi Baran, kısa ama sıcak bir tokalaşmayla. Konsol on numaraydı.
Elif kapıdan bakarken Keremin tişörtündeki un lekesiyle yüzündeki hüzne kısa bir gülümseme karışımı vardı kadında.
Kerem, iyi misin? dedi yavaşça.
Evet, evet yutkundu Kerem. Bir şey söyleyeceğim… Beste söyledi, burada ev yokmuş. Haklı aslında.
Elif sustu, devam etmesine izin verdi.
Artık sadece buradan haftasonu alıp götürmeyeceğim. Derslerine yardım edeceğim, Baranla gerçek bir proje yapacağım. Bestenin Perşembe günkü gösterisine de geleceğim… Müsait misin?
Elif hafifçe tebessüm etti.
Artık gelebilirsin, Kerem.
Kapı kapandı. Kerem yalnız kaldı. Ama o sefer televizyonun karşısına gitmedi.
Doğrudan buzdolabına yürüdü. Tertemiz beyaz kapağında hiçbir şey yoktu.
Antredeki dosyadan, eskiden oraya buraya sıkıştırıp unuttuğu Baranın eski, kenarı buruşturulmuş bir çizim kağıdını çıkardı. Üzerinde yamuk yumuk bir araba ve üç minik çizgi adam vardı. Bir mıknatıs bulup tam ortasına astı.
Sonra telefondan Baranın numarasına baktı.
“Baran, robotik kursunun ders programını inceledim. Çarşamba günü boşum. Hem birlikte gitmek istiyorum, uzun uzun konuşuruz. Krepsiz, konsolsuz. Sadece sohbet edelim.
Bir dakika sonra mesaj geldi: Tamam baba, bekliyorum.
Kerem ellerine baktı, sonra aynada kendine. O zaman anladı; ev haftasonunda kurulmaz. Ama bugün, nihayet ilk gerçek tuğlasını koymuştu.
Gitti, mutfağın bulaşığını yıkamaya başladı. Çünkü artık olması gerektiği için değil, burasının ilk kez kendine ait, gerçek evi olması gerektiğini hissetti. Artık biliyordu: Çocukların kalmasını istiyorsan, anneleri gibi krep pişirmene gerek yok. Her gün baba olman yetiyor. Hem de tarif olmadan!




