– Sessiz ol! Evde yokuz! – dedim gayet sakin bir şekilde.
– Ama, kapıyı çalıyorlar! dedi Zeynep, kanepeden hafifçe kalkarak, endişeyle bekledi.
– Çalsınlar, – diye cevap verdim.
– Ya önemli birisi ise? Ya bir iş içinse? diye tekrar sordu Zeynep.
– Cumartesi, öğlen vakti, – dedim. – Sen kimseyi davet etmedin, ben de kimseyi beklemiyorum. Sonuç?
– Sadece bir göz ucuyla bakacağım! diye fısıldadı Zeynep.
– Otur yerine! sesim sertleşti. Evde yokuz! Kim olursa olsun, kapımızı açmayacağız, varsın geri dönsünler!
– Ne yani, orada kimin olduğunu biliyor musun? dedi Zeynep.
– Tahmin ediyorum, bu yüzden oturmanı ve pencereden de saklanmanı istiyorum!
– Eğer düşündüğüm kişilerse, öyle kolay gitmezler! dedi Zeynep, omuz silkerek.
– Kaç dakika ısrarla çalarlarsa çalsınlar, kapıyı açmadıkça bir süre sonra bıkıp gidecekler, – dedim sakin sakin. – Neticede burada geceyi geçirecek halleri yok. Zaten bir yere de gitmemiz gerekmiyor. Al kulaklığını, telefonunu aç, film seyret.
– Burak, annem arıyor, – dedi Zeynep, ekranı göstererek.
– Demek ki kapıda senin halan ve kaba tabiriyle avare oğluyla birlikte, – diye sonuç çıkardım.
– Nereden anladın? dedi Zeynep şaşkın bir ifadeyle.
– Eğer orada benim kuzenim olsaydı, – kuzen derken iyice iğrenç bir tonla söyledim, – annem arardı.
– Başka bir ihtimal yok mu sence? dedi Zeynep.
– Komşularsa zaten konuşmak istemiyorum. Arkadaşlarımız olsa, bir-iki defa çalar, açmayınca döner giderlerdi. Aklı başında olanlar önceden arar, müsait miyiz diye sorar. Kapıda yarım saat zili çalacak kadar hadsizliği ancak akrabalarımız yapabilir.
– Burak, halam diyor Zeynep acılı bir sesle ekrana bakarak dedi. Annem mesaj atmış. Soruyor, “Neredesiniz siz?” Hala Nazlı, iki gün bizde kalacak, şehirde işleri varmış!
– Ona yaz, İstanbulda otel dolu dersin, – dedim, güldüm.
– Şaka yapma Burak! dedi Zeynep bana sitemle. – Bunu yazamam.
– Biliyorum, – dedim düşünerek. O halde yaz ki evde değiliz, evde haşere ilaçlaması yapıldığı için otelde kalıyoruz!
– Tamam! Zeynep hemen yazdı, göndermeden önce bana gösterdi.
– Burak, annem diyor ki, halama ve oğluna iki oda tutalım, – dedi Zeynep, şaşkın bir şekilde.
– Yaz ki paramız yok. Hatta yaz, iki yataklı bir hostelde kaldık, üstümüzde on beş yabancı işçi var, – dedim, bu akıllıca yalanıma kendim güldüm.
– Annem soruyor, ne zaman döneceğiz? dedi Zeynep bana dönerek.
– Yaz bir hafta sonra, – dedim umursamazca.
Kapıyı çalmak kesildi sonunda. Derin bir nefes aldık.
– Burak, annem yazdı: Hala bir hafta sonra gelecekmiş, – dedi Zeynep bozguna uğramış gibi.
– Biz yine evde yokuz, – dedim.
– Burak, bu bir çözüm değil! Böyle ebediyen kaçamayız! Ya hafta içi gelirlerse? Ya iş dönüşü pusuya yatarlarsa? Hala, senin kuzen… ikisinin de yapamayacağı iş yok!
– Haklısın, – dedim üzgün şekilde. Keşke üç odalıyı almasaydık?
– Unutma, büyük ailemiz için almıştık, – diye hatırlattı Zeynep.
– Çocuk lazım! Hatta mümkünse bir değil, iki çocuk! dedim ciddi bir sesle.
– Benim de itirazım yok! dedi Zeynep öfkeli bir şekilde. Ama önce doktora gitmek gerek! Olmuyor işte!
– Sinirden kurtulursak olur, – dedim. Bir senden, bir benden sürekli gerginlik, başımızdan eksik olmuyor!
Hepsini geldikleri yere kovmak lazım. Yoksa hiçbir iş yoluna girmeyecek!
Zeynep susuyordu. Biliyordu ki, bu konuda haklıydım.
***
Evlilik arifesinde, genetik ve sağlık testlerinden geçtik. Gebelik, uyum vs. her şeyimiz iyiydi. Yalnızca düğünden hemen sonra çocuk işini erteledik; ev parası biriktirmek lazımdı.
Miras filan da beklemiyorduk. İkimizin de durumu aynıydı, anneyle tek odalı evde yaşanır mı? Mecburen kendi emeğimizle.
Beş yıl ağır çalışıp, birikim yaptık. Geniş bir daire aldık Binanın yaşı var, tamirat ettik, mobilya sıfırdan. Mutluluğumuz anlatılmazdı!
Aklımızda da o eski Yeşilçam şarkısı: “Bir küçük odada”
Daha yeni taşınmıştık ki, kapıda Hala Nazlı ve oğlu Kaan belirdi.
Genç ev sahiplerinin huzurunu kaçırmasın diye, yanlarına Zeynepin annesi de gelmişti.
– Oh, burası da ferahmış, yer çok! Zeyneple ben bir odaya mahkumduk, siz rahatsınız
– Gayet güzel, – dedi Hala Nazlı. Bana bir oda, Kaana da ayırırsınız!
– Salonda yatılmıyor bizde, – dedim. Orası sadece oturma odası.
– Çalışmaya gelmedik ki, – güldü hala. Zeynepciğim, kocana anlat, Kaanla aynı yurtta yatamam, bunun horlaması meşhur!
Bir de üstüne evde misafir var, hâlâ sofra kurmamışsınız!
– Sizi beklemiyorduk ki, – dedi Zeynep mahcup.
– Bakkal da boş, – dedim ben de.
– Pekala, Burak, sen hemen markete, Zeyno da mutfağa! buyurdu Hala Nazlı.
– Hadi yürü, – dedi Zeynepin annesi bağırarak. Böyle mi misafir ağırlanırmış?
Az kalsın patlayacaktım da, Zeynep beni kapıdan çekip götürdü.
Biraz sakinleşince ona döndüm:
– Zeynep, yanlışlık olmasın? Şimdi hepsini annenle beraber postalayacağım! Misafirse, öyle davransınlar! Bu ne densizlik?
– Ya Burak, kadın köyden! Onlarda öyle alışılmış, – söyledi Zeynep.
– Köyden olsun, kabalık hiçbir yerde hoş görülmez! Dedikleri resmen buyurganlık!
– Hayatım, kavga etmeyelim, yoksa beni mahvederler! Sen de onların gözünde düşman olursun! İster misin?
– Umrumda değil! Bana böyle davranana yüzüm yok ki! Hiç olmasalar da olur, istemem!
– Sana yalvarırım Burak! Halayı kovarsan annem beni hepten siler! Zaten ondan başka kimsem yok!
Bu söz etki etti. Dişimi sıktım, markete gittim.
Hala Nazlı, üç gün için geldiği evi tam iki hafta işgal etti. Ben ikinci günden sonra adaçayı, melisa içmeye başladım, sinirimden.
Nazlı ve oğlunun gidişi, evde adeta bir bayram oldu. Temizlikle üç gün uğraştık.
Ama işin diğer yüzü de vardı.
– Kardeşim, biz geldik! dedi Erkan, omzuma vururken, kemiklerimi çatırdatarak. Şehirde görüşeceğim işler var, hemen döneriz!
– Yalnız gitseydin ya, işini bitirip? diye sordum.
– Olur mu, ailem yanımda! Onları köyde mi bırakayım, kendim İstanbulda gezecek miyim? Kafanı çalıştır! gülerek söylüyor. Olur da başıma bir şey gelirse, eşim göz kulak olur!
– Çocukları da yanında getirdiğin için mi? dedim.
– Yalnız kalırlar mı hiç! Sırtıma bir daha vurdu. Şehri şöyle bir sallayalım; gençliğimizdeki gibi!
– Erkan! hanımı Figen, bağırmaya başladı. Ben sana sorarım sallamayı; bana bak!
Onlar geldikten bir buçuk saat sonra Zeynep baş ağrısından yattı.
Çocukları çığırıştan bir an bile durmuyor, Figen ise bağırmadan konuşmayı bilmiyordu.
Erkan ise, sürekli dışarı çıkalım diyerek Figeni iyice çıldırtıyordu.
– Burak, sen annenin bir çocuğu değil misin zaten? diye fısıldadı yastığa gömülerek Zeynep.
– Ana tarafından kuzen, – dedim. Ona öyle derim ben.
– Neyse adı, onu nasıl kibarca yolcu edeceğiz ki?
– Valla isterdim! dedim elimi kalbime koyup, – Ama aynısı, senin halanda olduğu gibi. Benim annem de peşime düşer sonra!
Bir akraba gider, diğeri gelir oldu. Hala Nazlı ve oğlu şehirde bir iş bulup tekrar ortaya çıkardı. Kuzen Erkan ailesiyle dala dala gelir, sözde iş görürdü. Anneler de “çocuklarını özlemiş” ayağına dırdır ederdi.
Herkes sinir sinir üstüne koyuyor, aile huzurumuz paramparça oluyordu.
Böyle olunca çocuk düşünmek, sağlığı geçtim, mümkün olabilir mi?
***
– Evi değiştirelim mi? dedi Zeynep bir akşam.
– Deli gömleği dikiyorlar zaten, – diye güldüm. Onlara da gerek yok, yakında biz delireceğiz!
– Hayır gülümsedi hafifçe. Aynı sitede benzer bir ev bulanlar olur, onlar bizim evimize, biz başka semte taşınırız. Yerimizi de söylemeyiz kimseye!
– Geçici çözüm, – dedim. Kuzenim, halan, ikisi yeni sahiplerden öğrenip, yine bulurlar bizi. Sonra da rezil ederler!
– Belki o arada bir nefes alır, hamile kalırım! dedi Zeynep umutla.
– Tek mesele hamile kalmak değil ki, doğurmak da lazım! dedim. Gebelik onları caydırmaz!
– O zaman çıkıp başka yere taşınalım bari, – dedi Zeynep. Arkadaşlara sığınalım bir süre?
– Volkanla Melisi mi diyorsun?
– Evet başını salladı.
– Orada Pera var, – dedim gülerek. Unuttun mu?
– Ben akrabalarıma tercih ederim bir Alman kurduyla yaşamayı! başını çaresizce önüne eğdi.
– Dur! dedim. Volkana hemen mesaj atıyorum: Kardeşim, bize köpeği ödünç ver!
– Oooo! Dostum, dünyalar senin olsun! Biz Melisle tatile gitmek istiyoruz, köpeği bırakacak kimse yok! Pera yabancılardan hoşlanmaz ama sizi sever, – diye sevinçle bağırdı Volkan. Maması, yatağı, oyuncağı, kabı… Hepsini getiriyorum! Gerekirse üzerine para da veririm!
– Getir gelsin, – dedim sevinçle.
Yüzümde kocaman bir gülümsemeyle Zeynepe döndüm:
– Anneye haber ver. Hala yarın gelsin! Ben de kuzeni çağırıyorum, haftaya gelsinler!
– Emin misin? dedi Zeynep tereddütle.
– Elbette! Bekleriz onları! Sevimli evcil hayvanımızla tanıştırırız!
Erkan ve ailesine tek bir “hav” yetti; hemen konforlu bir otelde kendilerine yer ayırttılar.
– Şunu bağlayın bir yere! diye çığlık attı Figen, oğlunun arkasına saklanarak.
– Hala Nazlı, dalga mı geçiyorsunuz? dedim. Kırk beş kilo kas gibi köpek bu! Ne finosu, bu Alman çobanı! Kapı lavabo tanımaz!
– Bu bana neden diş gösteriyor? dedi Hala Nazlı sesini titretip.
– Yabancılardan hoşlanmaz, – omuz silkti Zeynep.
– Şunu başınızdan atın, ben bu mahlukla bir evde kalamam!
– Atmak mı! dedim öfkeyle. O bizim canımız! Çocuğumuz yok, kimseyi sevmiyoruz, onu seviyoruz!
– Asla vermeyiz! dedi Zeynep.
Sonra iki annemiz de arayıp, niye yakınlarımıza misafirlik etmedik diye sitem ettiler.
– Biz kimseyi yollamadık, – dedik ikisine de. Onlar istemedi kalmak, diledikleri zaman gelsinler!
– Peki köpek ne olacak?
– Anne, kimseye kapımızı kapatmıyoruz ki!
Ama bir daha ziyaret etmek isteyen de yoktu.
Bir ay sonra Pera evine döndü ama tekrar gelmeye hazırdı.
Gerek kalmadı.
Zeynep ikizlere hamileydi.
En önemli şey, kimseye hayır diyememekmiş…
Otur! Evde Yokuz! – diye sakin bir şekilde söyledi Ahmet.




