Güneş şehrin üzerine hunharca vuruyordu; sanki dev bir projektör, en ufak bir gölgeye bile geçit vermiyordu. Apartmanların açık renk cepheleri neredeyse beyaza çalan ışık pencerelerden yansıyor, kaldırımlarda güneş kırmaları dans ediyor, asfaltın üzerinde sabahın ilk saatlerinden beri biriken sıcaklık havayı dalgalandırıyordu.
Günün bu saatinde cadde, her zaman biraz telaşlı olurdu.
Trafikteki arabaların motorları kırmızı ışıkta mırıldanıyor, belediye otobüsleri duraklarda nefes verircesine homurdanıyor, insanlar kalabalık kafelerin etrafından dolanıyor, kimileri gözünü kaldırmadan, akıllarında düşünceler, telefon görüşmeleri ya da yetişmeleri gereken işler varken karşıya geçiyordu. Arada keskin, gergin bir korna sesi patlıyor, ardından trafik gürültüsüne karışıp kayboluyordu.
Bu sıradan hareketliliğin ortasında, bir adam ağır adımlarla ilerliyordu; elinde, küçük bir kız çocuğunun eli vardı.
Diğerlerinden pek farkı yoktu yürüyüşünün, ama onda fırtına ortasında bile sakin kalmayı bilenlerin o ağırbaşlı hali vardı. Kırklarındaydı belki. Yüzünde, hem yumuşak hem yorgun bir ifade, hayat ona dimdik durmayı öğretmiş ama sevmeyi bırakmasına hiç fırsat tanımamış gibi.
Onun adı Kemaldi.
Solunda sekerek yürüyen kızı ise sekizine yeni basmış, belki dokuz dense büyüdüm diye üste çıkacak yaşta: Nisan. Minik avucu, konuşurken babasının elinde açılıp kapanıyor, çünkü Nisan hiç susmadan anlatıyordu. Sabah gökyüzünde gördüğü, kocaman bir tavşana benzeyen bulutlardan, resimleri çerçevenin dışına taşan çocuklara bağıran çok sert öğretmeninden, illa almak istediği fıstıklı dondurmadan ve sabah bir köşede gördüğü, kafasında gizlice evlat edinmeye karar verdiği gri bir kediden bahsediyordu.
Kemal ise çocuklu yorgunlukla karışık o özel ebeveyn gülümsemesini takınarak dinliyordu.
Sonra, dedi Nisan, hayati bir karar veriyormuş gibi ciddiyetle, eğer kedimiz olursa ona kocaman bir yastık almalıyız.
Tabii ki, dedi Kemal.
Oyuncak da lazım.
O da olur.
Bir ismi olmalı.
Evet, genelde işe yarıyor.
Nisan ona bakıp memnun oldu, Kemalin oyuna katılmış halinden hoşnut.
Ben düşündüm bile.
Hiç şüphem yoktu.
Bulut.
Gri kediye mi?
Hayır.
Beyaz kediye mi?
Ona da değil.
Siyah kediye mi?
Küçük kız başını gururla sallayarak,
Evet. Tam da ona.
Kemal hafifçe güldü.
Mantığın yine şahane.
Nisan, az önce mini bir zafer kazanmış çocuklar gibi ona kocaman gülümsedi.
Eski bir apartmanın köşe taşlarını net bir gölge halinde kaldırıma düşürdüğü yaya geçidine vardılar. Araba ışığı yeni kırmızıya dönmüş olsa da bazı araçlar şehir yoğunluğunun verdiği öfkeyle aceleyle geçip gidiyordu.
Kemal, alışkanlıkla adımlarını yavaşlattı.
Nisan ise anlatmaya devam ediyordu.
Derken aniden sustu.
Bu, sıradan bir suskunluk değildi sanki biri içinden tüm sesi çekip almışçasına, bedeninde bir sarsıntı oldu. Küçük eli birdenbabaanın elinde kasıldı.
Kemal ona döndü.
Yüzündeki tüm ifadeler oyunbazlık, hafiflik, o saf çocukluk bir anda uçup gitmişti. Gözleri karşı kaldırımdan öteye, köşedeki başka bir noktaya kilitlenmiş, Kemalin içini donduran bir yoğunlukla bakıyordu.
Nisan? dedi Kemal.
Kıza hemen yanıt vermedi.
Nefesi tutuldu, sonra aniden hızlandı. Sonra, öyle güçlü bir sesle konuştu ki trafik gürültüsünü baltaladı:
Baba! Orada… benim abim var!
Kemal bir anlık şokla dondu.
Abim.
Bu kelime, bir darbe gibi saplandı içine.
Nisanın hiç abisi yoktu.
Tek çocuğuydu.
En azından, öyle zannediyordu.
Daha ağzından bir kelime çıkmadan Nisan, elini onunkinden kurtarıp koşmaya başladı.
Nisan!
Kemalin sesi acil bir kırılganlıkla yankılandı.
Küçük kız, düşünmeden, tereddütsüz ve yalnızca çocukların aşkla tanıdık birini gördüklerinde bildikleri mutlak bir inançla yaya geçidine doğru koşmaya başladı.
Bir korna ötüp bağırdı.
Sonra bir tane daha.
Bir araba ani fren yaptı, az daha beyaz çizgilere taşacaktı; aracın yarattığı rüzgar Nisanın saçlarını savurdu, o ise çoktan diğer tarafa geçmişti bile.
Nisan! Dur! diye bağırdı Kemal ve peşine koştu. Nereye gidiyorsun?!
Tek görebildiği, kızının ufak arkası, açık renk elbisesi ve asfalta uygun olmayan ince sandaletleriyle koşmasıydı. Yayalardan bazıları dönüp baktı. Orta yaşlı bir kadın panik içinde aman dikkat! diye bağırdı. Bir kuryeci ani manevrayla bisikletini kenara çekti.
Ama Nisan hiçbirini duymuyordu.
Ya da belki başka bir şeyi duyuyordu, daha gürültülü: Korna ve bağırışlardan, hatta caddenin kendisinden de baskın bir şey.
Bir hafıza.
Bir tanıma.
Bir bağ.
Kız apartmanın köşesini döndü ve bir an Kemalin görüşünden kayboldu.
O bir saniye saf bir panik yarattı Kemalin içinde. Kalbi göğsünde vuruyor, nefesi kesiliyordu. Akıllı zihni, olası tüm felaketleri, bir babanın en ilkel korkularını birbiriyle yarış haline getirmişti.
Sonunda o da köşeyi döndü. Olduğu yerde dondu kaldı.
Duvar ile eski bir demir parmaklığın arasında, yere oturmuş bir erkek çocuk vardı.
Altı ya da yedi yaşında olacak kadardı.
Kıyafetleri eski, kirli ve birkaç beden büyük; ayakkabısı uyumsuz, biri başka birinden ödünç alınmış gibi. Zayıf, yaralı dizleri eski ve yıpranmış pantolonun arasından çıkmış. Yüzü narin, yorgunluktan kül rengine dönmüş. Dudakları kuru. Kahverengi saçları alnına yapışmış.
Ama ilk bakışta asıl çarpan şey, üzerindeki toz kir değil…
Çocuğun Nisana bakış biçimiydi.
Sanki tüm dünyası, yeniden ona kavuşmuş gibi.
Nisan dizlerinin üzerine çöküp onu birden kucakladı.
Küçük bedenine oranla dev bir kuvvetle sarıldı; sanki onu sonsuza dek yanında tutmak, bir daha asla hatıra ya da gölge olmasına izin vermemek istiyordu.
Çocuk gözlerini kapadı.
Ve kısılan sesiyle, neredeyse inanamayarak:
Beni… unuttun sandım…
Kemalin içinde bir şey koptu.
Çocuğun sesi, öylesine güçsüz, öylesine umutla ve korkuyla doluydu ki, sadece bir sokak mesafesini değil, yılların ve gölgelerin arasından geliyordu sanki.
Nisan biraz geri çekildi, onun yüzünü minik ellerinin arasına aldı.
Ellerinin içi yaşlarla parlıyordu.
Hiç, dedi hemen. Hiç unutmadım.
Öyle bir kesinlikle söylüyordu ki, sanki bu gerçeğe açıklama bile gerekmiyordu. Sanki uzun zamandır yanıt bekleyen bir soruya cevap veriyormuş gibiydi. Sanki yıllardır içten içe, bu anın gelmesini beklemişti.
Kemal ise hiçbir şey anlamıyordu.
Ya da: Bazı şeyleri anlamıştı, ama kafası savuşturuyordu.
Oğlanı görüyordu. Kızını. O meşum kelimeyi işitiyordu: abim. Ve yetişkin zihni, gerçekleri sıraya koymaya çalışıyordu.
Nisan… diye fısıldadı, nefesi daha yeni yerine gelirken.
Nisan hemen ona döndü, oğlanın elini sıkıca tutmuştu.
Ve yüzünde, Kemali daha da afallatan bir şey okudu: Sürpriz ya da şaşkınlık değil, sarsılmaz bir kesinlik.
Sanki artık onun da anlamasını istiyordu.
Gel, dedi minik oğlana.
Onu sakince ayağa kaldırdı.
Çocuk hafif sendeledi. Kemal istemsizce elini uzatıp tutacak oldu. Oğlan başını kaldırıp Kemale baktı ve o bakışta bir şeyler değişti.
Bu gözlerde tuhaf, tanıdık bir renk…
Aynı yeşil-gri.
Aynı Nisanda olduğu gibi.
Kemalin altındaki toprak kaydı.
Nisan, yanaklarına süzülen yaşlara rağmen gururla durdu, iki kardeşi arasına geçti, oğlanın elini sımsıkı tuttu.
Gel… dedi ağırbaşlı bir şefkatle. Tanıştırayım. Bu, benim babam.
Dünya Kemalin etrafında aniden sessizleşti.
Muhtemelen kornalar hâlâ çalıyordu, yayalar koşturuyordu, otobüs ilerde nefesini salıyordu. Ama hepsi uzakta, sanki görünmez bir duvar araya girmişçesine.
Sadece üç soluk.
Kemalinki. Nisanınki. Küçük çocuğunki.
Kemal oğlana baktı.
Oğlan da ona, ağzı hafif aralanmış, büyük bir gerçeği kavramanın eşiğindeymiş gibi baktı.
Sonra, fısıltıdan da ince bir sesle:
Merhaba… beyefendi.
Beyefendi.
Bu kelime, Kemalden geriye ne kaldıysa yıktı.
Çünkü içinde dünyanın tüm mesafesi vardı. İlişki açlığının hasreti. Çok beklemişlerin çekingenliği.
Nisan kaşlarını çattı.
Hayır, dedi. Beyefendi değil.
Kemale döndü, şaşkın: Daha hala konuşmadı mı? dercesine.
Baba?
Yanıtlamak istedi, sözcükleri bulamadı.
Bakışları bir ondan bir diğerine gidiyor, her detay kesinliğini perçinliyor. Kaş çizgileri. Çenesindeki silik gamze. Ve çocuğun bir yüzü incelerken kafasını hafifçe yana yatırma şekli. Suskunluğu bile tanıdıktı.
Kemalin nefesi düzensizleşti.
Sekiz yıl önce, Nisandan önce, bugünkü düzenli yaşamdan önce, bu şehirden ve yeniden inşa edilen dengeden önce, Zeynep vardı.
Zeynepin sıcak kahkahası. Ani gidişleri. Güzel ama haksız öfkeleri. Geleceği bir türlü yaşanabilir görmeyen hali.
Çok seven, fazla çabuk, sakınmasız, genç. Korunmaktan aciz, dürüst olmaktan kaçınamayan. Sonrasında her şey, yanlış anlaşılmalar, suskunluklar, korkular ve gurur zinciriyle bir anda yıkıldı.
Gittiğinde, sadece yokluğunu bırakmıştı arkasında.
Ne adres, ne dönüş, ne açıklama.
Sadece boşluk.
Birkaç yıl sonra, tesadüfen öldüğünü öğrendi.
Yoğun bakımda bir enfeksiyon, demişlerdi. Kısa ömrü. Soğuk, neredeyse resmi bir bilgi; gözyaşlarının bile geç kaldığı bir haber.
Ve Kemalin içinde, hiç durmadan dönüp duran bir soru: Sonra biri oldu mu? Mutlu muydu? Giderken onu düşündü mü?
Başka bir şey hiç hayal etmemişti.
Hikâyenin kör noktasında bir çocuk olabileceği aklına hiç gelmemişti.
Nisan montunu çekiştiriyordu.
Baba… görüyorsun değil mi onu?
Sesi hafifçe titriyordu. Korkusu, oğlandan değil; babasının sessizliğinin ne anlama geldiğindendi belki de.
Kemal, boğazı düğümlenerek sordu:
Nisan, onu nereden tanıyorsun?
Küçük kız durdu, soruya şaşırmış gibiydi.
Tanıyorum işte… dedi. Bilmiyorum. Sadece tanıyorum.
Çocukların hiçbir şey icat etmeyen ama halen görünmeyeni adlandıramayan o saf haliyle kelime arıyordu.
Rüyalarımda gördüm onu…
Kemal kıza kilitlendi.
Küçük oğlan yere baktı.
Ben de, diye fısıldadı.
Kemalin nefesi kesildi.
Ne?
Çocuk utangaçça yukarı baktı.
Ben de onu sık sık rüyamda görüyordum. Böyle açık saçlı, çok gülen bir kız. Bana hep beklememi söylerdi. Birisi gelecek, yalnız değilsin derdi.
Nisan elini daha sıkı tuttu.
Kemalin midesinde bulantı, göğsünde dalgalanan acı, ona rağmen büyüyen bir sevgi ile korku… Aklıyle savaşamasa da, yüreği tesadüftem öte bir şeyin varlığını kabul etmişti.
Nihayet diz çökerek oğlana yaklaştı.
Adın ne senin?
Çocuk bir an tereddüt etti, sanki uzun zamandır soruya tedbirle yanıt vermeye alışmış gibi.
Emir, dedi.
Bu isim Kemali sersemletti.
Zeynep bu isme hayrandı.
Yıllar önce, bir yaz akşamı, basit şeylere gülerken söylerdi; Bir oğlum olursa, adı Emir olacak.
Kemal gözlerini bir anlığına kapadı.
Açtığında, dünya bambaşkaydı.
Emir… diye tekrarladı boğuk bir sesle.
Çocuk başını salladı.
Nerede kalıyorsun?
Cevap gelmedi önce.
Nisan, kaygıyla Emire döndü.
O ise yalnızca yere bakıyordu.
Her yerde biraz… diye mırıldandı. Annemle birlikteydi… sonra… başka insanlarla… sonra tek başıma.
Kemalin yüreği sıkıştı.
Annenin adı neydi?
Emir yavaşça gözlerini kaldırdı.
Zeynep.
O isim, havada uzun zamandır beklenen bir hakikat gibi asılı kaldı.
Kemal başını eğdi, bir süre kendi hayatında duramayacak kadar yıkıldı.
Bu çocuk yalnızca bir yankı, bir benzerlik, bir his değildi.
O, oğluydu.
Oğlu.
Kucağına hiç almamış. Kahkahasını duymamış. Uyurken izlememiş. Memleketinin bir köşesinde, eksiklik, korku, belki de sevgi yokluğunda büyümüş bir çocuk; oysa Kemal bu arada Nisanı okula bırakıyor, ödev unuttu diye şikâyet ediyor, marketten mısır gevreği alıyor, kendince tam bir hayat kurduğunu sanıyordu.
Büyük ve yakıcı bir utanç ateşi sardı içini.
Sanki birini severken diğerine ihanet etmiş gibiydi.
Baba? dedi Nisan kısık sesle.
Kemal başını kaldırdı.
Kızının yüzündeki güven, fazlasıyla canını yaktı.
Nisan, ne kanıt ne izahat bekliyordu. İkisini de sevecek yer açmıştı kalbinde.
Çocuk yüreği, babadan önce kabullenmişti her şeyi.
Kemal derin bir nefes aldı. Sonra yavaşça, titreyerek Emire uzandı.
Oğlan, kapısını çok defa kapanırken görmüş biri gibi baktı.
Sarılabilir miyim? diye kısık bir sesle sordu Kemal.
Çocuk hemen cevap vermedi.
Ama minik bir baş hareketiyle evet dedi.
Kemal, elini ince yanakta gezdirdi.
Dokusu sıcak, gerçekti. Bu minnacık temas, ne kaldıysa yıkıp geçti.
Allahım… diye mırıldandı.
Nisan içten bir duygu patlamasıyla ağlamaya başladı, üzüntüden değil, sığamayacak kadar büyük bir histen. Koluyla burnunu sildi ve öyle bir açıklıkla konuştu ki:
Ben sana söylemiştim.
Kemal, hıçkırıkla güldü.
Evet… Haklıydın.
Emir hâlâ duruyordu. Umutla korunma arasında gidip geliyordu. Çok bekleyen çocuklar, hemen inanmamayı öğrenir.
Bilmiyor muydun? dedi Kemale.
Sorusu ağırıydı.
Yargı değil, hüzündü.
Kemal yutkundu.
Hayır, bilmiyordum.
Emir bakışlarını kaçırdı.
Anladım.
Küçük bir kelime. İçinde devasa bir hayal kırıklığı.
Kemal dürüstçe baktı çocuğa.
Ama bilseydim, her yerde seni arardım.
Emir başını kaldırdı.
Her yerde mi?
Her yerde.
En uzaklarda bile mi?
Kemalin gözleri tekrar doldu.
Evet, en uzaklarda bile.
Çocuk uzun uzun baktı ona, kelimelerin ağırlığını sınar gibi.
Sonra, neredeyse fark edilmeden bir adım attı Kemale.
Nisan durmadı, onu yavaşça babasına doğru itti, bildiği adaletle dünyanın düzenini kurmak ister gibi.
E hadi, sarıl bir, dedi.
Kemal gözyaşları arasından baktı kızına, inanamadan.
Nisan…
Ne var ki? Oğlun o.
O sadelik, son bir duvarı daha yıktı.
Kemal kollarını açtı.
Emir hâlâ tereddütteydi.
Ama yavaşça, tedirgin bir güvenle Kemalin koynuna girdi.
Önce nazik, bilinmeyen bir yere girercesine. Sonra daha sıkı. Zayıf kolları, yılların özlemiyle, babasına tutundu. Başını boynuna bastırdı. Ve Kemal, bu çocuğun belki de yıllardır sıcak bir kucak, bir liman, bir kesinlik beklediğini anladı.
Onu, yeni bulunmuş bir mücevher gibi, titizlikle sardı.
Sanki elinden yeniden doğmuş bir şey tutuyordu.
Nisan da etraflarına dolanıp üçgeni tamamladı.
Şehir ise kendi yolunda devam etti.
İnsanlar geçiyordu, ışık değişiyordu, scooter caddeden fırlıyordu, birileri yine korna çalıyordu.
Ama güneşte kavrulmuş o köşe başında, bir aile yeniden doğdu.
Bir süre sonra Kemal hafifçe ayrıldı.
Bugün bir şey yedin mi?
Emir omuzlarını silkti.
Kötü cevap.
Kemal hemen toparlandı.
İlk işimiz yemek.
Nisan gözyaşlarını sildi.
Sonra da yıkarız ona.
Kemal, gözleri dolu dolu başını salladı.
Olur.
Ayakkabısını da düzeltelim, dedi Nisan.
Harika fikir.
Sonra evimize gelir.
Kemal ona baktı.
Bu bir soru değildi.
Nisan yeni gerçeği zaten kafasında sindirmişti: Kardeş bulunur, karnı doyurulur, yıkanır, bir oda verilir. Başka ihtimal yoktu.
Kemal Emire döndü.
Uygun mu sana?
Emir hemen cevap vermedi.
Kemali dikkatle izliyordu; sonra Nisana, sonra yine Kemale döndü.
Gerçekten olur mu?
Kemalin boğazı bir kilit gibi sıkıştı.
Evet.
Ne kadar kalabilirim?
O soru o kadar hafif düştü ki az kalsın yıkıma sebep oluyordu.
Nisan şaşkın.
Kemal tekrar eğildi çocuğa göz hizasından:
Sonsuza kadar, dedi.
Oğlan yerinde dondu.
Belki de duyduğu kelimeler fazlasıyla büyüktü.
Sonsuza kadar mı?
Evet.
Pis bile olsam mı?
Kemal başını iki yana salladı, gözleri nemli.
Pis bile olsan.
Konuşmayı iyi bilmesem bile mi?
Olsan da.
Kâbus görsem bile mi?
Bu defa yanıt Nisandan geldi.
Ben de bazen.
Emir ona döndü.
Nisan omzunu komik bir ciddiyetle kaldırdı.
Bir kere, banyoda balina gördüm rüyamda.
Çocuk ona baktı, sonra ilk kez, minik, ürkek ama ışıklı bir gülümseme belirdi dudağında.
O gülümsemeyle, bütün boşluk doldu.
Kemal anladı ki geri dönüş yok. Bildiği her şey, yeniden bir eksenin etrafında dönüyor. Evraklar, izler, sorumluluklar, kayıp yıllar; hepsiyle yüzleşmeliydi. Zeynepi başka bir biçimde anlatmalıydı. Her şey tamir edilmeliydi.
Ama şimdilik değil.
Şimdi bir çocuk açtı. Küçük bir kız, dünyayı kalbiyle tutuyordu. Ve güneşin gölgesinde, sevgi hiç olmadık bir an da patlak vermişti.
Kemal, Nisanın elini tuttu.
Sonra Emirin.
Ve doğruldu.
Bir an öylece durdular; üç parmak, üç ayrı hayat ama yeni bir bağ… Eller, kelimelerden önce tanışıyordu.
Nisan gülümsedi.
Eve gidiyoruz değil mi?
Kemal iki çocuğuna baktı.
İki çocuğu vardı.
Bir cümlenin havası bu kadar ağırlaştıracağını hiç düşünmemişti.
Evet, dedi yumuşakça. Gidiyoruz.
İlerlemeye başladılar.
Emir yavaş, adımları sert; alışkın değil el ele yürümeye. Nisan ise hemen hızını ayarlamıştı, farkında olmadan. Onu sıkıca tutuyor, bir an bıraksam yok olur korkusuyla.
Yaya geçidinde, Kemal durdu.
Arabalar geçip duruyor, aceleleri eksik. Yaya ışığı kırmızı yanıyordu.
Kemal Emire döndü.
Burada yeşil adamı bekleyeceğiz.
Oğlan gözüyle ışığı buldu.
Tamam.
Nisan, ablalığın ağırlığıyla,
Dikkatli bakmadan koşmak yok, dedi.
Kemal ona onay bakışı attı.
Hatırlattığın için sağ ol.
Rica ederim, diye ciddiyetle cevap verdi.
Yeşil yandığında birlikte geçtiler.
Şehrin sert ışığında üç siluet.
Ortada baba. Bir yanda küçük kız, diğer yanda minik bir erkek çocuğu.
Uzaktan bakanlar için olağan bir tablo.
Ama gerçekten bakan için başka: bir köşe başında bulunan bağ, eksikliğin ete kemiğe bürünüşü, bir küçük kızın kanıt aramadan kalbinin bildiğini ilân edişi…
Yolun yarısında Emir başını Kemale çevirdi.
Baba?
Kemal neredeyse nefesini tutacaktı.
O kelime, izin almadan, korkmadan, bir fırtına gibi dökülmüştü.
Kemal ona döndü.
Oğlan kendi de şaşkındı söylediğine.
Ama Kemalin gülüşü sonsuzdu.
Efendim?
Çocuk elini sıktı.
Artık korkum kalmadı.
Kemal, Nisanın biraz daha yana sokulduğunu hissetti.
Gözlerini indirdi; sesi, trafiğin, kornaların arasından yankılandı:
Bazen hayat yalnızca bir mucizeden ibarettir; çok geç kalmak… ama yine de sizi bekleyen birini bulmak.
Devam ettiler yürümeye.
Güneş, gölgelerini kaldırımlara uzun ve net olarak çiziyordu.
Ve uzun zaman sonra ilk defa, o gölgelerin hiçbiri yalnız değildi.




