Anne, sen artık 65 oldun. Gidip notere gitmemiz, evi miras olarak üzerime yapmamız lazım, dedi kardeşim ziyarete geldiğinde hafif fırça atar gibi.
Geçen hafta annemin doğum günüydü, 65 yaşına bastı. Öyle büyük kutlamalar yapmak istemedi. Sade bir şekilde, evde, birkaç akrabayı çağırıp oturmak istedi. Ben de ona güzel bir gül buketi, yumuşacık bir sabahlık ve yanında pofuduk terlikler aldım. Tabii 3 bin TLyi de bir zarfa koyup yanına bıraktım, lazım olur dedim.
Ama işte, eşimle çocuklar gelememişti. Oğlum hastaydı, kızımın okulda yarışması vardı, eşim Rukiye de ani bir toplantı için Ankara’ya gitmek zorunda kaldı. Çocuklar ise babaannelerine büyük bir resim çizip gönderdiler, hepimiz evin önünde gülümsüyoruz.
Köye bir de küçük kardeşim Vildan geldi:
Duydun mu, ben anneme hediye almayı unuttum. Bak, sabahlığı benden ve senden almış gibi söyle anneme, olur mu?
Tamam Vildan, ama sanki annemin doğum gününü unutmuşsun gibi, hem de tam 65 yaşı.
Off, Demir, işte başımda o kadar iş var ki! Ne? Bilmiyorsun…
Kardeşim biraz kendi ayakları üstünde durmayı pek öğrenemedi doğrusu. Daha 19unda yurtta tanıştığı birinden hamile kaldı. Çocuk adam ortada yok, ne nafaka gönderir, ne arar. Ben o zamanlar inşaatlarda çalışıyordum, cebinden sıkıştıkça ona biraz para yollar, bebek maması, market alışverişi, yeğenime kıyafet filan aldırıyordum.
Hatta İrem’i kreşe yazdırması için torpil bulup, Vildana da arkadaşımın marketinde iş ayarlamıştım. Ama bizimki üç ay sonra işten ayrılıp bıraktı.
Şimdi de bazen kuaförde tırnak yapıyor, kaş kirpik uzatma işleriyle idare ediyor. Geçen yaz Polonyaya çalışmaya gideceğim dedi, kızı ananeme bıraktı, ama üç ayda getirdiği para 70 bin liracık. Onu da ne yaptı? Kendine telefon, kızına bilgisayar aldı. O kadar parayı ben şu an aylık kazanıyorum gerçi, ama ben bayağı çalışıyorum.
Annem bizim geldiğimize çok sevindi, masa donatılmış, börekler çörekler dört bir yanımızda. Komşusu ve halamız Hatice Teyze de geldi.
Ama gelin görün ki, bütün huzurumuz sofrada bir anda kaçtı. Çünkü Vildan dayanamayıp miras konusunu açtı:
Anne, hani bu evi kime bırakacaksın şimdi?
Ay Vildancığım, ne biçim soru bu? İkiye bölersiniz bir şekilde.
Nasıl ikimize? Demirin kendi evi, işi gücü var. Ben kiradayım yıllardır. Ona niye kalsın ki bu ev?
Bunu konuşurken sanki annemiz yarın ölecekmiş gibi bir hava estiriyordu, hem de konu komşunun yanında hiç utanmadan.
Vildan, şimdi sırası değil, lütfen geçelim bu konuyu.
Ne zaman konuşalım? Anne, 65 yaşına geldin, az buz değil, umursama da hemen notere gidelim, bana devret evi, işimiz bitsin.
Hatice Teyze, çay boğazında kalmış gibi öksürdü bu laflara. Ben de bu saygısızlığa daha fazla dayanamayarak, kardeşimi elinden tutup mutfağa çektim.
Sen kafayı mı yedin Vildan? Tam sofranın ortasında neler söylüyorsun ya? Anneyi daha ölmeden mezara koydun, ayıp değil mi?
Sen karışma, kendi kızıma tek başıma bakıyorum kaç yıldır…
Tek başına mı! Unuttun galiba, sana kim para gönderdi, annem İreme kim baktı? Vallahi şimdi bir çılgınlık yapacağım, duvarlar şahidim olur!
Vildan bana çok kızdı, çocuğunu kaptığı gibi çekip gitti, arkasına bile bakmadı, hatta tehdide kalktı, bak dava açarım seni süründürürüm diye. Valla tehditleri umurumda değil.
Ama annem çok üzüldü bu işe. Vildan, İremin babaannesine bir daha görünmesini yasakladı, telefonu açmıyor. Hepsi bir ev yüzünden. Annem ağlıyor, kalp çarpıntısına kadar gitti.
Ben artık ne yapacağımı şaşırdım. Koskoca kadın oldu, çocuk gibi davranıyor hala.
Sizce ne yapmalıyım? Acaba barışmalı mıyım bu abla-kardeş oyunlarıyla, yoksa herkes yoluna mı demeliyim?




