NANKÖR GÜRAY
Sabah ofiste çalışırken, Ayşenin telefonunu çaldı. Kocası arıyordu. Güray, Ayşen, bugün işten sonra Vasfiyelerin evine geçeceğim, bizim günümüz ya, kutlayacağız dedi sıradan bir sesle. Sen de gelmek istersen buyur gel, diye ekledi, çünkü Ayşenin zaten gitmeyeceğine, evde kitap okuyup bilgisayar başında pinekleyeceğine emindi.
Ayşen de Peki, dedi çok da renk katmadan; ama öğle molasını fırsat bildi, hemen çıkıp çarşıya, kocasına bir hediye almak için AVMye gitti. Kadınlar yine parfüm reyonunda kümelenmişti.
Ayşenin gözüne pahalı bir kolonya takıldı. Simsiyah kutunun üstünde, ceketini gelişigüzel omzuna almış, hafif kısık bakışlı, yaramaz gülümsemeli bir adam vardı. Aynı tıpkı kendine güvenen Güray gibi
Satıcı kadın bir yandan parfüm paketleri folyo kâğıtlara sarıp üstüne renkli kurdeleler yapıştırıyordu. Tam o sırada yanlarına yaşlı bir teyze sokuldu:
Ehh kızlar, siz adamlarınıza kolonyalar, kravatlar alıyorsunuz da, sonra onları koklayan, kravatlarına hayran olan başkası oluyor vallahi, dedi hafif sitemkar bir gülüşle.
Kadınlar hep beraber güldü ama Ayşenin içine hafif bir burukluk oturdu yine. Hep Güray için, hep onun keyfi, onun işi, onun derdi Gençlik yıllarında gözünü kör eden bir aşkla sevmişti Gürayı, o ise bu sevgiyi sanki bir lütuf gibi, üstten bakan bir memnuniyetle kabul etmişti. Üniversitede açıköğretime kaydolduğunda Gürayın sınavlarına kadar sabahlayan, evlendikten sonra iki çocuklarına hem annelik hem babalık yapan Ayşendi.
İlk yılları güzeldi, şükranını az da olsa hissederdi Gürayın. Ama zamanla alıştı; sanki her şey hakkıymış gibi görmeye başladı. Dışarıdan bakanlar için mükemmel Türk aile yapısıydılar: Huzur, düzen, akıllı uslu çocuklar, hallice bir gelir Sonra çocuklar büyüyüp gitti; evde baş başa kaldılar. O zaman fark etti Ayşen, içindeki o eksikliği
Yirmi yıl önce annesi evliliklerine karşı çıkarken, Bak evladım, bu adam kendine âşık. Çok da yakışıklı, bunu da bal gibi biliyor. Böyle adam herkesindir, güzellik uzun sürmez; sana en azı, başkalarına bakışı daha çok düşer! demişti anneciği.
Şimdi bak, kırk üç yaşına gelmiş, kendini kimseye lazım hissetmiyor. Hep onu düşündürdü: Birincisi, sevilmeyen bir eş var; ikincisi yaş olmuş kırk üç; üçüncüsü, yeni rotası yok
Pencereden dışarı baktı. Bahar güneşi iyice kendini göstermişti. Az kaldı Kadınlar Gününe, diye içlendi. Ne değişecek ki? Yine yalnızım Nerdeyse hayat bitti bile Ya bundan sonrası?
Tam o sırada dışarıdan neşeli bir serçenin cıvıltısı duyuldu; bir de camı tık tık yaptı. Baktı: Dağınık tüyleriyle bir serçe, sanki Ayşenin halini anlarmış gibi karşısında dikiliyordu.
Bu bir işaret, dedi içinden. Tam o sırada, sanki duygusunu duymuş gibi duvardaki saat de dong dong öttü.
Demek ki vakit var hâlâ! Birinci maddemiz: Madem sevilmiyoruz, kendimizi seveceğiz! Deyip içinden geldiği gibi hızlıca kapıyı çarpıp sokağa attı kendini: Önce kuaföre, sonra butik butiğe
Yediyi çeyrek geçe eve döndüğünde aynadaki Ayşeni kendi bile tanıyamadı. Bilgisayar koltuğunda hafif hafif sallanırken, kısacık siyah elbisesi, modaya uygun dağılmış üç renkli perçemi vardı başında. Makyajı tam yerinde: Gözleri koyu, belli belirsiz bir bulut gibi gizemli; dudağıysa kalem ve hafif parlak bir rujla şişkin ve hafif kaprisli.
İşte ikinci madde: Kırkından sonra asıl hayat başlıyor! dedi, mutfağa uğradı, kendine bir kadeh şarap doldurup aynadaki yansımasıyla şerefe yaptı: Peki üçüncü madde: Beni değerini bilemeyen bir koca şart mı ki?
Bu ruhuyla, Vasfiyelerin evine incecik topuklarıyla hafifçe salınarak girince, herkesin yüzünde önce şaşkınlık, sonra ilgi belirdi. Hemen üç beş adam koştu yanına; birisi montunu aldı, biri sandalye çekti, biri elma uzattı. Aa, ne güzel söylüyorsunuz, duyabiliyorum Haa, kocam da burada mıymış? Ben nedense görmedim bile
Kocası Güray, ansızın karşısına çıkan bu değişime şaşkın, herkesin ilgisinden afallamıştı.
Sabah intikam almak istercesine eski her işi bana yaptıran ses tonuyla sordu: Kahvaltı ne zaman hazırlanıyor? Ama farkında değildi, eskisi gibi al getir kadını değildi artık yanındaki.
Yanında, kendinden emin, tatlı, neşeli ama bir o kadar da kaprisli bir kadın usulca uykuya dalıyordu. Hiç umursamadan, hala üç renkli saçlarını etrafa dağılmış şekilde Peki sevgilim, hazırladın mı sen kahvaltıyı? diye mırıldandı.
Tekrar uykuya dalarken içinden geçirdi: Heh işte, böyle olur bu işler. Yoksa, üçüncü maddeye geri dönülür, canım!Birden telefonu titredi. Ekranda annesinin ismi belirdi. Gülümsedi, açtı: Anne, biliyor musun, ben bugün kendime bir iyilik yaptım. Hani bir zamanlar demiştin ya, Hayat kimseyi beklemez, kendin için yaşa diye Bugün anladım ne demek istediğini.
Telefonun ucunda annesi kısa bir sessizlikten sonra, Helal olsun kızım, sonunda anladın ya, bundan sonrası senden korkulur! dedi, neşeyle güldüler.
Ayşen pencereye dönüp, hâlâ yerinde duran serçeye göz kırptı. Ardından derin bir soluk aldı. Artık hayatı başkalarının gözüyle yaşamaya niyeti de kalmamıştı.
Sabahın taze güneşinde pencereye yayılan o kuş sesiyle içi huzur doldu. Sonra içinden geçen yeni bir dilek dudaklarından döküldü fısıltıyla:
Bugün yeni bir ben için ilk gün; hayatım, sana hoş geldim!
Ve o küçücük mutfakta, sabah kahvesini hazırlarken, kendini ilk kez yıllar sonra gerçekten mutlu hissetti. Çünkü artık kimseye değil, kendisine nankördüve bu, ona her şeyden çok iyi geliyordu.




