55 Yaşımda Çocuklarımdan Para İstememek İçin Taksi Şoförlüğüne Başladım, Onlar “Annem Sarhoşları Taşıyor” Diye Dalga Geçiyordu. Ama Bir Gece Genç Bir Kızı Arabama Aldım ve Telefonunda Duyduklarım Aileme Bakış Açımı Tamamen Değiştirdi…

Benim adım Gülseren. O zamanlar elli beş yaşındaydım; belim ağrır, iki yetişkin çocuğum ve krediyle zar zor alabildiğim eski bir Renault Clio arabam vardı. Gençliğimde iktisat okumuş, ömrümün çoğunu bir fabrikanın muhasebe bölümünde geçirmiştim. Sonra fabrika küçüldü, bölüm dağıldı, bana da “hadi biraz dinlen” dediler. Maaştan, meslek onurundan, insana kendini önemli hissettiren o küçük şeylerden dinlenmekti bu, aslında.

Aldığım malullük aylığı o zamanlar on sekiz bin lira civarındaydı. Kira, fatura, ilaçlar, günlük yiyecek İşte o kadar. Ya yaşayacaksın ya da hastalığınla uğraşacaksın. Bunları çocuklarıma hiç anlatmadım. Onlar benim “iyi durumda” olduğumdan tamamen emindi.

Oğlum Baran, otuz iki yaşında, bilgisayar mühendisi, İstanbulda, bir bankanın projelerinde çalışıyor. Hayatı sürekli sprintlerle, releaselerle geçiyor. Kızım Elif de yirmi yedi yaşında; bir kuaför salonunda çalışıyor, en yakın arkadaşıyla Kadıköy’de bir stüdyo daire kiraladı, ömür boyu krediyle, taksitle yaşıyor, çoğu tırnak ve telefona gidiyor.

İşten atıldığımda bir hafta boyunca sanki sisin içinde yürüdüm. Sonra kendi mahallemde şöyle bir ilan gördüm: Ortak taksi durağı, uygun saatler, yüksek kazanç… Ne kaybederim ki dedim? Arabam var, ehliyetim otuz yıllık, dikkatli şoförüm, alkol bilmem.

Kredi çekip ikinci el bir arabayı aldım, telefona uygulama kurdum ve taksiciliğe başladım.

Anne, ciddi misin ya? İnsanları mı taşıyacaksın sen şimdi? dedi Elif, çatıya taktığım taksi lambasını görünce gözlerini devirdi. Sen kadınsın, sarhoşlarından sana bir şey yaparlar!

Anne, neden böyle zorundasın, dedi Baran. Söyle, para mı lazım? Ayda bir yardım edebilirim, çok olmasa da

Yok, bana yardım falan gerekmez, dedim; sesimi titretmemeye çalışarak. Ben kendi paramı kazanmak istiyorum.

Birbirlerine şu bakışı attılar: Yaşlılar acayipleşti; ne yapsak?

Gece vakti İstanbul başkadır.

Gündüz, eski bir muhasebeciyim, hasta sırtlı, yalnız bir kadın. Ama geceleri, adsız, isimsiz bir sürücüyüm. Herkesin sırrı bana ait.

Sessiz takılırım, müzik açmam, sohbete karışmam. İnsanlar ister istemez konuşmaya başlarlar: bazen telefonda bağırıp kavga ederler, bazen geldim az sonra oradayım diye fısıldarlar ya da karanlıkta ağlarlar.

Bir sonbahar gecesi, saate yaklaşırken Kadıköydeki bir alışveriş merkezinin önünden çağrı aldım. Genç bir kadın, varış noktası bir kenar mahalle, yirmi dakika sürer. Arabaya uzun kaşe montlu, kapüşonlu, ince yapılı bir genç kız bindi; yüzü biraz kızarmıştı, belli ki soğuktan.

İyi

Şoför Hanım, hızlı gidebilir miyiz? diye böldü. Sesinde ağlamaktan yıpranmış bir kırıklık vardı.

Biraz gidince telefonu çaldı. Ekranda Anne yazıyordu. Yüzünü buruşturdu ama açtı:

Alo.

Vardın mı kızım? dedi yorgun, sert bir kadın sesi.

Gidiyorum anne dedi kız, boğazı düğümlendi. Anne, ben

Yine mi ağlıyorsun? diye tersledi annesi. Defalarca söyledim, evlat, gençken doğursaydın bari. Hep kariyer dedin, şimdi karnın burnunda kalakaldın!..

Anne, ben bebek bekliyorum, babası bana göre değilmiş dedi Sana gelebilir miyim? dedi kısık bir sesle.

Bana mı geliyorsun? dedi kadın alaycı. Zamanında düşünecektin bunları. Benim kendi hayatım var, yeni yeni kendime geldim, şimdi de senin dertlerinle mi uğraşayım?

Ellerimle direksiyonu öyle sıktım ki eklemlerim bembeyaz oldu. Dayanamadım, ama sustum da.

Anne, gidecek yerim yok dedi genç. Durakta kalabilirim.

Kafana göre takıl, dedi annesi. Erkekler gelir gider, anne bir tane. Sen yolunu seçtin, şimdi de başının çaresine bak! İstediğin zaman ara!

Telefon kapandı, içeriye sessizlik çöktü; sadece kaloriferin sesi vardı.

Dayanamadım.

Güzel kızım, dedim sessizce. Bana darılma, ben senin annen değilim, yabancıyım… Ama durakta kalmana izin vermem.

Irkılır gibi başını kaldırdı. Gözleri şişmişti, rimelleri akmış… Ve sanki orada, onun gözlerinde kendi Elifimi gördüm; hani on yedi yaşında, ilk sevgilisi terk ettiğinde, gece boyunca mutfakta ona dünya bitmedi diye anlattığım Elifi.

Onun dışında arayabileceğin kimse var mı? diye sordum yumuşakça.

Yok, dedi. Burada okumaya geldim. Oda arkadaşlarım beni çıkartıyor, sevgilim de bakamam dedi. Annemi duydunuz siz de.

Kız, eski bir apartmanda inmek üzereyken dedim ki, yolculuğu bitirmedim:

Bak şöyle yapalım, dedim, içimden şaşırarak. Hemen yukarı çıkıp eşyanı topluyorsun, geliyorsun, ben burada bekleyeceğim.

Neden? dedi gözleri korkuyla büyüyerek.

Çünkü bende bir oda boş. Oğlum Baran zaten başka yerde oturuyor, Elif de öyle. Yatak var, dolap var, çay var. Para istemem. Ama bir şartım var.

Nedir?

Sabah adam gibi kahvaltı edeceksin. Ve şu hayatta artık biraz da kendini düşüneceksin, üzerine basıp geçenleri değil.

Bana baka baka elleriyle yüzünü kapattı, hafifçe ağladı artık çaresizlikten değil, birinin ona sahip çıkmasından.

Sabah birlikte mutfakta krep yaptım; mutfağa kızarmış hamurun ve taze kahvenin kokusu yayıldı. Adı Semaydı, yirmi iki yaşında. Benim sabahlığımla oturuyordu sofrada, üzerindeki koca kolu çekiştirirken yabancı bir ailenin sıcaklığında çekiniyordu.

Gerçekten korkmuyor musunuz? dedi mahcupça. Ya başınızı derde sokarsam, ya kandırırsam?..

Gece arabamda ne yalan dolanlar duyuyorum sen bilir misin? dedim. Gözyaşında samimiyet olan ağlar böyle.

Beraber kadın doğumcuya gittik, yasal haklarını gösterdik, ne kadar sosyal yardım alabiliriz diye araştırdık, sigortalı geçici işlere baktık. Kız zeki, ekonomi okumuş, çocuk doğduktan sonra açıktan okuyacak.

Bir hafta sonra nihayet çocuklarıma ev arkadaşım olduğundan söz ettim. Görüntülü bağlantı kurduk.

Karşımda Baran ekranların önünde, Elif manikürlü elleriyle bardak tutuyor.

Anne, iyi misin ya dedi Elif. Yolda bulduğun gebeyi mi evine aldın? Doğru musun sen?

Anne, tehlikeli olabilir, ekledi Baran. En azından kontrat mı yaptınız kızla?

Yok, dedim. Ama önemli bir şey aldım: sokağa atıldığında başını sokacak bir çatı.

Bana tuhaf tuhaf baktılar.

Demek biz kötü çocuk olduk şimdi, yani? Elif çıkar bozukluğuyla bağırdı. Seni aradığımız yok, sen dua edeceğine başkasına anne oluyorsun?

Elif, bir kere olsun benim nasılım diye sordun mu? dedim sakince. Sadece bankamatik ya da servis şoförü değilim ben, insanım.

İkili bir zaman bana dargın kaldı.

Birkaç hafta sonra, erken bir Cumartesi sabahı, kapı yavaşça açıldı. Çocuklarım ellerinde poşetler ve çiçeklerle geldiler.

Sema mutfakta çay koyuyordu, telaşlandı:

İsterseniz çıkabilirim

Hayır, kal, dedim. Tanışın. Sema, artık benimle kalıyor, hayatını düzene sokmaya çalışıyor.

Elif önce Semanın karnına, Baran gözlerine baktı.

Merhaba, dedi Baran. Anne, biraz konuşalım mı?

Mutfağa oturduk.

Biz düşündük, dedi Baran eliyle poşetleri buruştururken. Biliyoruz, çok da güzel çocuk olmadık. Başını derde soktuğunu hiç anlamadık. Hep ben hallederim dedin ya

Sonra, Semayla konuşmanı duydum, dedi Elif, Semaya bakarak. Sen dışarı çıkınca telefonunu karıştırdım, hoparlörde konuştun. Ona, Sana sahip çıkıyorum çünkü yalnız değilsin dedin. Düşündüm: Sen bana bunu hiç dedin mi ki?

Hiçbir şey demedim. Kendi sesimi başkasına başka çıkmasından önce sustum.

Neyse, dedi Elif. Artık sadece hizmetçi olmak zorunda değilsin. Taksicilik hoşuna gidiyorsa yap tabii. Ama biz de daha çok ilgileniriz, senin doğum gününü kutlarız, faturanı öderiz. En azından biraz tuzun olsun hayatta.

Baran kafasını salladı:

Yarın gelirim, sana iyi bir kış lastiği takayım. Kamerasız olmaz, bu şehirde kim ne yaparsa yapsın belli değil.

Onlara baktım, mucize beklemiyordum. Arada yine unutur, yine kırılırlar, bazen ses yükselir. Ama bir şey değişmişti.

Üç ay sonra, Sema bir kız bebek dünyaya getirdi. Doğumhaneden kim çıkaracak kısmında benim adım yazıldı. Hemşirenin verdiği puseti titreyen ellerimle tuttum; yanımda Baran ve Elif harıl harıl çantaları taşıyor.

Başını dikkatlice tutun, diye Elif talimat veriyordu.

İnternetten bakmıştım zaten, diye homurdanıyordu Baran.

Akşam, mutfak kalabalık ve gürültülüydü: ben, iki yetişkin çocuğum, Sema ve bebek. Mutfağımız küçücük, ama içi sıcacıktı, huzur doluydu.

Bir masal gibi mutlu son yok. Hala geceleri taksi sürüyorum, çünkü anne ve babalığın ötesinde lazım gelen biri olmayı seviyorum. Belim hâlâ ağrıyor. Çocuklar bazen yine eski bencilliğine dönüyor. Sema, kızım babasız büyüyor diye iç geçiriyor.

Ama artık her gece biri anne, çok yoruldum deyince karşıda mutlaka bir ses var. Bazen ben, bazen Elif, bazen de bez değiştirmeyi ve uyutmayı öğrenen Baran

Anladım ki: Bazen kendi çocuklarının seni insan olarak görmesi için önce bir yabancı çocuğa el uzatmak gerek. İnsan, sevgi diye verdiği şeyi başkasında görünce, kendi evladına dağıttığını hatırlar.

Ve hayatın en temel dersi hem anne-babalar, hem evlatlar içindir: Anneni-babanı sürekli arka plan, hizmetli olarak görürsen bir gün onların sessiz acısıyla karşılaşırsın. Acılarını bazen sana anlatmazlar, ama başka bir umuda yol açınca, anne-kız, baba-oğul herkes yeni baştan büyümeye başlar.

Siz olsaydınız, benim yaptığım gibi evinizi bir yabancı kıza açar mıydınız; yoksa çocukların gözünde güçlü ve akıllı anne rolünü sürdürür müydünüz?

Rate article
Lifequest
55 Yaşımda Çocuklarımdan Para İstememek İçin Taksi Şoförlüğüne Başladım, Onlar “Annem Sarhoşları Taşıyor” Diye Dalga Geçiyordu. Ama Bir Gece Genç Bir Kızı Arabama Aldım ve Telefonunda Duyduklarım Aileme Bakış Açımı Tamamen Değiştirdi…