“Herkes Sofradan Kalktıktan Sonra Bile Sen Yemeğe Devam Edeceksin.”

En son sen yiyeceksin, herkes bitirdikten sonra.
Kızım, Sibel, bunları bana yıllar önce, kendi yemek masamın öteki ucunda söylediğinde, yanındaki kocası gülerek, merhum eşimin sandalyesine kurulmuştu. Onlar beni iyice yaşlanmış, artık hiçbir şey başaramayacak sanıyorlardı. Halbuki bilmiyorlardı ki, ev, para ve tüm belgeler çoktan elimdeydi.

Yemek odası bir anda sessizliğe gömüldü. Kızım, Sibel, mutfağa yakın sandalyeyi gösterip tekrar etti: En son senin sıran. Karnımda sıcak tutmaya çalıştığım kuzu tandır elimi yakıyordu, üstündeki kekik ışıkta parlıyordu. O an, tek duyulan duvardaki eski saatin tik tak sesiydi; zaman, kimse bir şey demiyormuş gibi akıp gidiyordu.

Sibel ağzında sahte bir incelikle gülümsüyordu. Eşi Murat, rahmetli kocamın sandalyesine yaslanıp elimde olmayan bir kadeh şarapla oynuyordu. Onun annesi, Hanife Hanım, işin tadı kaçmasın diye ağzını kapatırken gülmemek için kendini zor tutuyordu.

Sana zahmet olmasın annecim, dedi Sibel, sesi ballı ama içi buz gibi, Masada herkese yer yok, idare et.
On iki sandalye vardı.
Sadece yedisi doluydu.

Sekiz yaşındaki torunum Canın yanındaki boş sandalyeye bakakaldım. Yüzü solgundu, gözleri tabakta, yok olmak ister gibiydi.

Anlaşıldı, dedim.

Murat kadehini kaldırdı: Ailede sıralama böyledir, Zeynep Hanım Önce misafirler.

Ben senin annenim, dedim.

Sibel ise gözünü bile kırpmadı: Bugün sen hizmetliyiz.

Söyleyişindeki sıradanlık kalbimi ikiye böldü.
Yemekleri sabahın köründe hazırlamıştım. Kuzu tandırı, patatesleri, havuçları, tarçınlı elmalı tatlıları Hepsini! Annemden kalma gümüş yemek takımını temizlemiş, hukuken hâlâ bana ait olan bu evi açmıştım. Ama Sibel, etrafta Ev artık bizim ailemize geçti, diye konuşur olmuştu.

Hanife Hanım iç çekti, zehri damlayan bir tonda: Bazı kadınlar, kenara çekilmenin vaktini bilmiyor.
Murat, sesi kısık şekilde güldü: Alışık olanlara zor tabii, hep yönetmeye.

Kızımın yüzüne baktım. Bir anlığına, uykusunda parmağımdan tutan o küçük kızı gördüğümü sandım. Ama yoktu, yerinde sadece kulaklarında benim hediye ettiğim inci küpelerle makyajlı bir kadın oturuyordu.

Sibel, dedim sakin sakin, emin misin, yaptığından?

Başını dikleştirdi. Kesinlikle eminim.

Tandır neredeyse elimi yakıyordu. Gülümsedim. Ve bu, onlara bağırmamdan daha çok korkuttu.
O halde, sizi bekletmeyeyim.

Sessizce mutfağa gittim, tandırı tepsiye yerleştirdim, her şeyi kapadım. Dolaptan çantamı çıkardım; sabah sakladığım siyah dosyayı da yanıma aldım. İçinde hesap ekstreleri, fotoğraflar, imzalı belgeler ve avukatımdan gelen mektup vardı.

Sibel, mutfağa itaat etmeye gittiğimi sanmıştı. Aslında iş işten çoktan geçmişti.

Üzerime paltomu alıp, tandırı kolumda salona geri döndüğümde, keyifleri gayet yerindeydi.
Nereye gidiyorsun? diye bağırdı Sibel.

Gidiyorum, dedim kararlılıkla.

Murat sandalyeden öyle hızla kalktı ki, oturak parkede sürttü. Yemeği de alıp mı?

Kendi yemeğimi. Kendi evimde. Kendi paramla.

Hanife Hanım burun kıvırdı: Ne kadar görgüsüzce.

Onun, üç ayda kredi kartımla alınan sahte kürk mantosuna baktım. O kart, Sibel tarafından aile meselesi diye açıklanmıştı vaktiyle.

Görgü, duldan para çalıp gelenek diye nitelendirmek değildir.

Sibelin yüzü gerildi: Kendini gülünç duruma düşürüyorsun.

Hayır, dedim. Artık ezilmiyorum.

Can başını kaldırdı, gözleri yaşlı: Babaanne

O an içimi burktu.

Yumuşadım. Yarın ararım seni, canım.

Sibel hemen araya girdi: Onu karıştırma.

Murat yanıma yaklaşırken sesini alçalttı: Tandırı bırak, Zeynep Hanım. Bunu savaşa döndürme.

Kısa bir kahkaha attım. Bu, bağırmamdan daha çok rahatsız etti onları.

Murat, banka hesabı yönetemezsin, aylık avansa gerek kalsaydı bile.

Gülümsemesi silindi.

Sibel peçeteyi sıkıca kavradı. Makyajının arkasında saklanan o korkuyu gördüm.

Altı ay önce aile için açtığım ortak hesaptan para akışı başlamıştı. En başta, Sibelin sıkıştığını sandım. Ama sonra Muratın sahte yatırım şirketine transferler ve Nişantaşındaki butik harcamaları çıktı. Evde hiç yapılmamış tadilatların faturalarında taklit imzalar buldum.

Onlar, artık hiçbir şey anlamadığımı, yaşlanıp dijitali bilmediğimi sanıyorlardı.
Ama unuttular ki, otuz iki yıl boyunca İstanbulda adli muhasebeci olarak çalıştım.

Bütün hareketleri gördüm.
Bekledim.
Zayıflıktan değil;
Maksat, kendini dokunulmaz sananların ayağının takılmasıdır.

Otur, anne, diye Yumuşak bir tonla seslendi Sibel. Yemeğin sonunda konuşuruz.

En sona kalacaksın demiştin.

Yanlış anlaşıldı

Yanlış mı? dedim. Hayır. İçinden geçen buydu.

Hanife Hanım ayağa kalktı, adeta tiyatro oynarcasına: Bu evde saygısızlığa izin vermem!

Bakışlarımı yemek odasında gezdirdim. Taze boyalı duvarlar, merhumum Martinin elleriyle parlatılmış parke, ilk terfimi kutlarken aldığım avize

Oğlunun evi mi dediniz?

Murat kıpırdasa da sesi çıkmadı.

Masaya siyah dosyayı çıkarıp bir belge bıraktım.

Tapu hâlâ benim üzerime. Vakıf devri yapılmadı. Ve Sibelin, rahmetli Martinin mirasından aldığı maaş
Belgeyi parmağımla vurguladım.
Bu sabah donduruldu.

Sibel birden ayağa fırladı: Bunu yapamazsın!

Yaptım bile.

Murat belgeye hamle etti, ancak ani bir hareketle geri aldım.

Dikkat et, dedim. Birden fazla kopya noterde duruyor.

Birbirlerine bocalayarak baktılar. O zaman anladım Bunlar yalnızca masadan kaldırmak istemiyorlardı beni; asıl mesele, arkamdan çevirdikleri işlerdi.

Son bir fırsat verdim.

Şimdi söyleyin, dedim. Bu akşam bana ne imzalatacaktınız?

Sessizlik.

Hanife Hanım, Murat dedi fısıltıyla.

Gülümsedim.

Yanlış kişiye çattınız, dedim. Aslında her şey buydu.

Tandırla beraber çıkıp gittim.

Arkamda, yemek odası bağrışmalarla sarsıldı.

Çok uzaklaşmadım.
Arabayla üç sokak ötede, Kadıköy Sanat Evine gittim. O akşam, kalorifer çalışmıyordu. Emekliler, bağışlanan battaniyelere sarınarak çorba içiyordu. Kapıyı Hoca Mustafa açtı.

Zeynep Hanım?

Tandırı gösterdim.

Akşam yemeği getirdim.

Bir anda, tandır tabaklara bölündü. Bende hiçbir şeyi olmayan insanlar, dualarla teşekkür etti. Yanlarına oturdum. Uzun zaman sonra ilk defa herkesin sofrasındaydım, hizmet eden değil, bir parçası.

Telefonum susmak bilmedi.

Sibel tam on yedi kez aradı.

Murat tehdit mesajları yolladı.

Hanife Hanım, bayramı mahvettin diye ağlayan bir ses kaydı bıraktı.

Saat 20:12de avukatım aradı.

Denedi yine.

Ne yapmışlar bu kez?

Az önce senin eski tıbbi belgendeki imzayla sahte vekâlet gönderdiler, Sibele tüm yetkileri vermişler.

Derin nefes aldım.

Sahtecilik, dolandırıcılık, mali taciz, dedi avukat. Harekete geçelim mi?

Aklıma Can geldi.

Geçin.

Ertesi gün, polisler eve baskın yaptı. Murat, garajdan eşyaları çıkarmaya çalışırken yakalandı. Sibel, masum taklidiyle gözyaşlarına boğuldu. Hanife Hanım bayılma numarası yaptı. Murat, kanıtlar masanın üstüne konunca bağırdı; transferler, sahte imzalar, güvenlik kameraları hepsi bir arada.

Siz bizi kameraya mı aldınız? dedi Sibel fısıltıyla.

Kendimi korudum, dedim.

Murat hırsla haykırdı: Bize tuzak kurdun!

Hayır, dedim. Siz kendi tuzağınıza düştünüz.

Dava çabuk ilerledi. Para transferleri ortaya saçıldı. Hesaplar donduruldu. Ev mahkeme kararıyla korumaya alındı.

Sibel, tek başına ve takısız geldi bir gün.

Anne her şey Muratın suçu, dedi, ağlayarak.

İnanmaya çalıştım.

Ama Can kapının arkasında bekliyordu. Sibel, ona bakmadan önce avukata yöneldi.
O an her şey netleşti.

Oğluna yazabilirsin, dedim soğukça. Ziyaretler mahkeme gözetiminde olacak.

Donup kaldı.

Ve kapıyı yüzüne kapadım.

Altı ay sonra, sabah Göztepede yeni ve küçük evimde, mutfağıma yumuşak gün ışığı doluyordu. Can, mavi krem şantiyle pastacık süslüyordu. Büyük evi sattım, parkın yanında küçük sakin bir eve geçtim. Can için dokunulmaz bir fon kurdum.

Sibel zorunlu terapiye ve sosyal hizmete başlamıştı.

Murat mahkeme sonunu bekliyordu.

Hanife Hanım bir akrabasının yanında kalıyordu.

Ve her pazar, yine sofradaydık.

Tüm aile ile birlikte yiyorduk.

Bazen Can,

Babaanne, ilk lokmayı sen al, derdi.

Ben de gülümserdim.

Çünkü kazanmış olduğumdan değil.

Artık, hep benim olan sofraya oturmak için kimseden izin istemedim diye.

Rate article
Lifequest
“Herkes Sofradan Kalktıktan Sonra Bile Sen Yemeğe Devam Edeceksin.”