İkiz kız kardeşim her gün kocası tarafından şiddet görüyordu. Kardeşimle kimliklerimizi değiştirdik ve onun zalim eşine yaptıklarından pişmanlık yaşattık.

Bir zamanlar, yıllar önceydi… Benim adım Fidan Yılmazdı. Benimle bir yumurta kadar birbirine benzeyen ikizim Inciyle doğmuştuk bu dünyaya. Ne var ki, yaşam ikimizi sanki ayrı evrenden gelmişiz gibi savurdu bambaşka yerlere.

Yaklaşık on yıl boyunca Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde, İstanbulun ucunda, kapalı kapıların ardında yaşadım ben. O sırada Inci de on yılını ellerinden kayan bir hayatı tutmaya çalışarak geçirdi.

Doktorlar bana dürtü kontrol bozukluğu diyordu. Uzatıyorlardı: dengesiz, öngörülemez, değişken… Ben daha basit bir gerçeği benimsedim: her şeyi derinden hissediyordum. Sevinç içimi yakar, öfke gözümün önünü bulandırır, korku ellerimi titretirdi. İçimde başka biri vardı sanki; daha hızlı, daha gözü kara, dünyanın acımasızlığına tahammül etmeye niyeti olmayan bir benlik.

İşte, beni buralara getiren de o öfkeydi.

On altı yaşımdayken bir gün bir oğlanın Inciyi okulun arka sokağında saçından sürüklediğini gördüm. Sonrasını, sadece bir sandalyenin koluna vurduğumda çıkan tıkırtı, adamın bağırışı ve çevredekilerin korkulu suratları ile hatırlıyorum. Orada kimse onun ne yaptığını görmedi. Herkesin gözü bendeydi. Canavar, deli, tehlikeli dediler.

Ailem korktu. Kasaba da öyle. Korku gelirken, merhamet usulca arka kapıdan çıkar gider ya… Kendi iyiliğim için, başkalarının güvenliği için kapatıldım. On yıl yaşadım beyaz duvarlar, parmaklıklar arasında. Nefesimi saymayı, vücudumu eğitmeyi, öfkeyi disipline dönüştürmeyi öğrendim. Mekik, barfiks, şınav İçimdeki ateş pas tutmasın diye durmadan çalıştım. Kaburgalarımın dışında kalan tek şey güçlü vücudum oldu.

Aslında mutsuz değildim orada. Garip şekilde Bakırköy sessizdi. Kurallar açıktı, kimse seviyor gibi yapıp ardından tuzak kurmuyordu. Ta ki o sabaha kadar.

Gelmeksizin hissettim bir şeylerin yanlış olduğunu.

Hava ağırdı. Gökyüzü kurşun gibiydi. Ziyaretçi salonunun kapısı açılıp da Inci içeri girdiğinde, gözlerime inanamadım. Omuzları çökmüş, yüzü solgundu. Haziran sıcağına rağmen üstünü iyice kapatmış, makyajla örtülen mor bir iz var yanağında. Gülümsemeye yeltendi, dudakları titredi.

Karşıma bir meyve sepetiyle oturdu. İçindeki portakallar benim gördüğüm en hırpalanmış portakallardı. Tıpkı Inci gibi.

Nasılsın Fidan? dedi, sesi öyle zayıftı ki sanki yaşama hakkı ister gibiydi.

Yanıt vermedim. Bileğinden tuttum. İrkildi.

Yüzündeki ne?

Bisikletten düştüm, güzel bir gülüşle söylemeye çalıştı.

Elini daha yakından inceledim. Şiş parmaklar, kıpkırmızı eklemler… Düşen değil, savunan birinin elleri.

Inci, doğruyu söyle.

İyiyim ben.

Kolunu kaldırmadan önce engellemeye fırsatı olmadı. O anda içimde yıllardır uykuda bekleyen bir şey uyandı.

Kolları izlerle kaplıydı. Sararmış eski yaralar, taze ve mor darp izleri, parmak izi şeklinde basılar, kemer izleri. Acının haritası gibiydi adeta.

Kim yaptı bunları? fısıldadım.

Gözleri yaşla doldu.

Söyleyemem.

Kim?

Tümüyle kırıldı bir anda. Sanki o kelime aylarca boğazında düğüm olmuştu.

Tarık O vuruyor bana. Yıllardır vuruyor. Annesi… ablası… Onlar da öyle, bana hizmetçi muamelesi yapıyorlar. Ve Sofiye de vurdu.

Donakaldım.

Sofiye mi?

Başını salladı, gözyaşlarıyla bitap düşmüştü artık.

Üç yaşında Fidan. Sarhoş eve geldi, kumarda para kaybetmiş Kıza tokat attı. Araya girmeye çalışınca ben de kendimi banyoda kilitli buldum. Öldürecek sandım.

Hastanenin uğultusu yok oldu. Bütün dünya küçüldü. Karşımda ezilmiş, gözleriyle yardım isteyen kardeşim, bir de üç yaşında bir çocuğun evinin savaş alanı olmasını öğrenmesi.

Yavaşça ayağa kalktım.

Beni ziyarete gelmedin, değil mi?

Inci şaşkın kaldırdı başını.

Ne?

Yardım istemeye geldin. O yardımı alacaksın. Burada kalıyorsun. Ben dışarı çıkıyorum.

Solgunlaştı.

Yapamazsın. Farkedilir, dışarısı bambaşka artık. Eskisi gibi değilsin

Hayır, eskisi gibi değilim, böldüm. Haklısın. Onlar için daha da tehlikeliyim artık.

Yanına gidip omzunu tuttum, gözlerine baktım.

Sen hâlâ değişeceğini umuyorsun. Ben ummuyorum. Sen iyi birisin. Ben de yıllardır canavar gibi yaşamayı öğrendim.

Ziyaret zili çaldı koridorda.

Bakıştık. İkizdik, bir yüzün iki yarısı. Ama sadece birimiz şiddetin kol gezdiği bir eve girip titremeden yaşayabilirdi.

Hızla yer değiştirdik; O gri hastane hırkamı aldı, ben onun kıyafetini, eski ayakkabısını ve kimliğini. Hemşire kapıyı açınca hiç şüphelenmedi.

Gidiyor musunuz, Bayan Kaya?

Başımı eğip Inci’nin ürkek sesiyle cevap verdim:

Evet.

Koridor kapısı arkamdan kapanınca güneş yüzüme vurduğunda ciğerlerim yanar gibi oldu. On yıl, ödünç alınmış nefesi soludum. Hiç arkama bakmadan sokağa, yeni hayata çıktım.

Vaktin doldu Tarık Kaya diye mırıldandım.

O gece her şey değişecekti ve ben kimsenin cesaret edemediğine hazırdım.

***

Ev, Esenlerin karanlık, rutubetli bir sokağının sonunda, çökmeye yüz tutmuş sıvalarıyla, paslı demir kapılıydı. Girer girmez bayat yağ ve çürümüş ekşilikle karışık bir koku çarptı burnuma.

Ev değil, tuzaktı bu.

Hemen gördüm onu.

Sofi, bir köşede başsız bir bebekle oturuyordu. Üzerindeki kıyafet dar, dizlerinde yara izleri, saçları düğüm düğüm. Yüzü kardeşimin aynasıydı ama o ışık yoktu.

Canım, gel bakayım, diz çöküp seslendim.

Bana koşmadı. Geri çekildi.

O anda arkamdan keskin bir ses duyuldu.

Bak hele bak! Hanımefendi tekrar teşrif etmiş!

Döndüm, kaynana Zehra Hanım karşıdaydı. Kısa, tombul, çiçekli sabahlıklı, asık suratlı bir kadın.

Neredesin sen, beceriksiz? diye tükürdü. Kesin yine deli kardeşine acındın.

Cevap vermedim.

Sonra Tarıkın ablası Bahar, ardından oğlu çıktı, ufacık bir çocuğun elinden Sofi’nin oyuncağını alıp duvara fırlattı.

Bun benim oyuncağım! diye bağırdı.

Sofi ağlamaya başladı. Oğlan tekme atmak için ayağını kaldırdı.

Yetişemedim sanmasın: Ayağını havada yakaladım.

Oda buz kesildi.

Bir daha dokunursan, durdurak bilmeden söyledim, beni asla unutamazsın.

Bahar üstüme atıldı öfkeyle.

Çeksene elini!

Vurmak için uzatan eli bileğinden yakalayınca inledi.

Oğlunu doğru dürüst yetiştir, dedim, hala vaktin var, bu evdeki erkeklere benzemesin.

Zehra Hanım toz bezi sopasıyla vurmaya başladı. Bir, iki, üç sefer.

Kımıldamadım.

Elinden sopayı kapıp ikiye böldüm. Çatırtı kurşun sıksan öyle çıkardı.

Bitti artık, dedim, Burada bundan sonra tek bir kural var: hiç kimse bu kıza elini sürmeyecek.

O gece Sofi sıcak çorbasını hakaret işitmeden içti. Zehra Hanım ve Bahar bir köşede fısıldaşıyordu. Oğlu yanımıza bile yaklaşmadı. Sofi’yi kucağıma oturtup göğsümde uyuttum.

Sonra Tarık geldi.

Önce motorun uğultusu, sonra kapı gürültüsü, ardından alkol kokulu sesi:

Yemek nerede?

Sendeleyerek içeri girdi, gözleri kan çanağı gibi, alkolün verdiği yalan cesaretle. Sofiye, ardından bana baktı.

Ne oturuyorsun öyle? Unuttun mu yerini?

Bardağı duvara çarpıp kırdı. Sofi korkudan ağlamaya başladı.

Sustursana! kükredi.

Sakince ayağa kalktım.

O bir çocuk, dedim. Bir daha ona böyle bağırma.

Elini kaldırdı, vuracak.

O an havada yakaladım.

Gözlerinde bir şeyler yanlış gittiğini anladığı anı net gördüm.

Bırak kolumu, diye hırladı.

Hayır.

Bileğini çevirdim. Bir çıtırtı duyuldu. Dizlerinin üstüne çöktü, inledi. Onu banyoya sürükleyip, musluğu açıp suratını soğuk suya bastım.

Soğuk mu? fısıldadım, kaçmaya çalışırken suya batarken. Kız kardeşime burada ne hissettirdiysen aynısını hisset şimdi.

Sonunda bıraktım. Islak, sarsılmış, aşağılanmış, korkmuş şekilde banyoda kaldı.

O gece uyumadım. Ve yanılmadım.

Gecenin bir yarısı ayak sesleri: Tarık, Bahar ve Zehra Hanım ellerinde ip, bant ve havlu ile gizlice odaya girdiler. Beni bağlamayı, hastaneyi arayıp deli geri dönsün diye plan yapmışlar.

Yakınlaşmalarını bekledim.

Sonra hamle yaptım.

Baharı mideye tekmeledim, Tarıkın elinden ipi kaptım, kaynanama komodinin lambasıyla vurdum. Beş dakika sonra Tarık yatağa bağlı, Bahar yerde ağlıyor, kaynana köşede titriyordu.

Incinin telefonunu alıp kayda başladım.

Söyleyin hele, niye bağlayacaktınız beni?

Kimse konuşmadı.

Tarıka dönüp çenesini kaldırdım.

Konuş yoksa polise neden üç yaşındaki kızının sen girince nefes almaktan korktuğunu açıklarım.

En çok o çözüldü, sonra ötekiler de.

Hepsini kaydettim. Hakaretler, yıllarca süren dayaklar, Inci’nin elinden alınan paralar, Sofi’ye atılan tokat, bana ilaç vererek susturma planları Hepsi.

Sabah elimi Sofi’ye verip cebimde telefonla karakola yürüdüm.

Başta inanmayan polisler, Incinin gizlediği fotoğrafları, raporları, reçeteleri, röntgenleri ve tarihli notları görünce renkleri attı. Her morluk delildi artık.

Tarık tutuklandı. Bahar ve Zehra Hanım da, iş birliği ve çocuk istismarı suçlamasıyla. Avukat, Incinin ifade vermek üzere dönmesini isteyince, gerçekleri yarım anlattım: Kardeşim güvende, ben onun adına geçici işlemlerini takip edeceğim dedim. Tüm kanıtlarla işler o kadar hızlandı ki.

Zafer, destansı adalet filmleri gibi olmadı. Evraka, imza, ifade ve sonunda uzaklaştırma kararıyla boşanma, Sofinin velayeti, o ailenin karaladığı paralar ve bir daha uzatırlarsa daha büyük suçlarla yüzleşeceklerini bildiren not Saflık değil, kağıt üzerindeki hayatta kalmaydı bu.

Üç gün sonra Bakırköye döndüm.

Inci beni hastanenin bahçesinde, genç bir akasyanın altında, temiz üniformasıyla bekliyordu. Sofiyi getirince elleriyle ağzını kapadı. Küçük kız bir an tereddüt edip annesine koştu.

Üçümüzün sarılması o kadar sürdü ki bir hemşire nazikçe başka tarafa bakmayı tercih etti.

Bitti artık, dedim.

Inci sessizce ağladı. Ben de, başkalarının önünde gözyaşı dökmeyi sevmesem de.

Hemen değiş tokuşu söylemedik. Müdür “Fidan Yılmaz”ın gösterdiği olağanüstü iyileşmeyle taburcu edilmesini değerlendiriyordu. Gerçek açıklanıncaavukat ve belgelerlebüyük karmaşa, azarlamalar, bürokratik tehditler, tartışmalar oldu. Ama bir de beklenmeyen: Yeni psikiyatrist, kısa ama adil bir kadın, dosyaları inceledikten sonra tek bir cümle kurdu.

Çoğu zaman yanlış insanı içeri kapatırız; çünkü gerçek şiddeti görmek daha zordur.

İki hafta sonra, ana kapıdan birlikte çıktık.

Ne parmaklık ne nöbetçi vardı. Korku da yoktu.

Ankarada aydınlık küçük bir daire kiraladık. Esenlerden, hastaneden, daracık hayattan uzakta. Güzel bir yatak, kalınca havlular, ahşap bir masa, Inciye dikiş makinesi aldık. Ben bir kitaplık kurdum. Sofi balkon için saksı seçip fesleğen ekti, yeşerince umut gibi olmuştu.

Inci önce mahalledeki çocuk butiğine elbiseler dikmeye başladı. İlk başta elleri titredi, sonra alıştı. Ben her sabah spor yapıp sonra kitap okudum. Öfkem kaybolmadı, ama artık bir yangın değil, pusulaydı.

Eskiden biri bağırsa ürperen Sofi şimdi pürüzsüz, özgür bir kahkaha atmaya başlamıştı. O ses, güneş gibi doldurdu minik evimizi.

Bazen geceleri, Inci uykudan irkilip beni salonda kitap okurken bulurdu.

Geçti mi artık? diye sorardı.

Geçti. derdim.

Ve birbirimize inanırdık. Çünkü bu kez doğruydu.

Hep “bu kız arızalı”, “çok duygulu”, “tehlikeli” dediler. Belki öyledir. Ama bazen fazla hissetmek hayat kurtarır. Çünkü bir kadını yok edenle bir kadını özgür kılan arasındaki farkbazensadece, birinin adaletsizliği teninde yanar gibi hissetmesidir.

Ben Fidan Yılmaz. On yıl boyunca öfkemden korktukları için kapatıldım.

Ama kardeşim için dövüşmeye çıktığımda şunu anladım: Çok hissetmek delilik değil, hayattı.

Ve bu kez, işte o fark bize geleceğimizi geri verdi.

Rate article
Lifequest
İkiz kız kardeşim her gün kocası tarafından şiddet görüyordu. Kardeşimle kimliklerimizi değiştirdik ve onun zalim eşine yaptıklarından pişmanlık yaşattık.