Ortaokul yıllarımda, öğretmenlerim sürekli beni çeşitli bilgi yarışmalarına, yani bizim deyişimle bilgi olimpiyatlarına gönderirdi. O günlerde bir gün yine kimya olimpiyatına çağrıldım. O yaştaki çocuğun gururuyla, bunun zekâma bir iltifat olduğunu zannetmiştim. Annem, kimyacıydı; evlenmeden önce eski bir İstanbul ailesinin soyadını taşıyan biriydi. Ancak o haberi duyunca tam bir mahalle kadını gibi davrandı. Normalde, hikâye kitaplarında anlatılan zarif kadınlar gibi kibarca gülerdi. Fakat o gün elindeki çayı döküp kahkahalara boğuldu.
Annemi ilk ve son kez bu kadar kahkahalar atarken görmüştüm. Sonra fizik olimpiyatına, ardından bir başkasına daha gönderildim. Derken, bir süre sonra işin aslında bana iltifat etmekten ziyade, okul yönetiminin belli aralıklarla beni okuldan uzaklaştırarak diğerlerinin rahatça ders işlemesini sağladığını sezinlemeye başladım.
Biyoloji olimpiyatına ise tek başıma değil, yanımda Tolga Kılıçoğlu ile birlikte gönderildim. Kendisi biyolojin pek de erbabı değildi; aynı tıpkı benim gibi bir ceylanla bir kaplumbağayı uzaktan fark edebilirdi. Okulun biyoloji hocası, bizi temsilci olarak görünce neredeyse açlık grevi başlatacaktı. Fakat müdür ve müdür yardımcısı, “Ama bütün gün bu iki çocuk okulda olmayacak,” deyince, hocayı ikna etmişler.
Bizi altmış başka öğrenciyle, koca bir salonda yan yana oturttular ve her birimize koskoca birer sınav kağıdı verdiler. Tam o esnada, kürsüde bir kadın ilham verici bir konuşma yapıyordu. Göğsündeki cam broş neredeyse yumruk kadar büyüktü. Konuşması güzeldi: “Tesadüfen burada değilsiniz, size büyük bir hayat veriliyor. Şimdi kopya çekerseniz, ömrünüz boyunca vagon boşaltırsınız, gerçi o da onurlu bir iştir, ona bir şey demem!”
Etrafıma baktım, yanımdaki Zeynep adında, uzun kirpikli bir kıza hafifçe dokundum. O utancıyla yanakları kızarıp, boynunu eğdi. Tam o sırada herkes sınav kağıtlarını deli gibi doldurmaya başladı, bu da Tolga’nın telaşlanmasına neden oldu:
Oğlum ben anlamadım, ne yapılacak şimdi?
Hiç sormamıştı, geldiğimizde bizi limonatayla ağırlayacaklar sanıyordu. Kağıdın neresine ne yazılacak, birlikte çözmeye çalışırken kürsüdeki kadın kağıdımı karıştırıp, beni uyardı.
Nereden bulacağız cevapları? diye sordu Tolga bana.
Kürsüdeki kadın, hangi okuldansınız diye meraklandı. “Ben 123. Ortaokuldanım” deyiverdim. Hemen not aldı kendi defterine. Tolga bir anda “Biz 126’dan değil miyiz?” deyince,
Sessiz ol, dedim ona.
Tolga bana çaktırmadan bir tekme attı, ama önümdeki kızın sandalyesine isabet etti. O anı hatırlıyorum, sarı saçlarında çiller vardı. Geri dönüp hafifçe, “Bir daha yapmazsınız umarım,” dedi.
Tolga hemen atıldı, “Sen işine bak, rahatsız etme,” deyince, kadın son ikazını yapıp kızın ağlamasına sebep oldu. Kadıncağız hemen yumuşayıp, “Kızım kendi gücüne güven, başaracaksın,” deyince gerçekten de kız toparlandı.
Benim için zorlu bir andı; hem Carl Linnaeusun doğum yılını atlamamak hem de Zeynep’in bakışlarını unutamamak. Bazen isimler ve bakışlar birbirine karışıyor. “Linnaeus uzun kirpiklerle” pek hoş bir tablo değildi doğrusu.
Kızım, sen hiç Anadoludaki balık türlerini bilirsin? diye Tolga tekrar kafasını soktu bana.
912 dedim uydurarak.
Emin misin?
Bu iş şakaya gelmez.
Linnaeusla ilgili soruya öyle bir yanıt verdim ki, sanki Agah Efendi’nin biyografisine bile yakışırdı. “Sinemaya gidelim mi? diye Zeynepe bir not yazıp attım. Cevap bir dakika sonra geldi: “Benim zaten sevgilim var.” Kızlar kolayca “evet” demez, canım. Oysa amacım ortalığı karıştırmak değildi ki…
“Sevgilin benden iyi mi?” yazdım. “Evet”. “Peki, o neden burada yok?” Uzun süre düşündü. Haklıydım.
O sırada broşlu kadın yanımızda üçüncü tur. “Denizle Anadolu’yu karıştırmadın değil mi?” diye fısıldadı Tolga’ya. Bizde kopya aradı, ama aslında ne konudan ne cevaptan haberimiz vardı.
Tolganın siniri bozuldu, benimle uğraşmaya devam etti. Ben ise “Belmondo kim?” diye attım notu Zeynepe. “Hayır!” Cevabın altına de ayrıca gülen surat ve kulaklar çizmişti. Şu anki emoji dünyası, çocukluğumuzdaki küçük resimlerin samimiyetini vermiyor.
Tolga bir de işin içine kıl karıştırdı: “Saçtaki protein nedir?” dedi. “Keratindir,” dedim. “Keratinin konformasyon seviyesi ne?” diye sordu. Karşıdan çilli kız şakıdı: “Alfa-helix.” “Nerede?” diye etrafa baktım.
Hemen notumu aldım, yanına yeni bir sinema davetiyesi ekleyip uzattım. O da nezaketle cevapladı: “Olur, gelirim.” Bir dakika sonra Zeynep de yazdı: “Tamam, ben de gelirim.”
İşte orada bocalamıştım. Biri kirpikli, biri çilli, ikisi birden. Rhino yavrusuna ne denir sorusu kolay mıydı o kafa karışıklığında? “Küçük gergedan” dedim çıktım işin işinden.
Çilli kızla dostluğumuz ekimden kışa kadar sürdü; Zeynep sinemaya hiç gelmedi. Bak, kadın milleti böyle işte…
Sonrasında biyoloji olimpiyatında ikinci olmuşum. Ama diploma iki ay sonra geldi. Okulda benim soyadımla tek bir öğrenci varmış: O da birinci sınıfı okuyormuş. “Bu çocuk nasıl olimpiyata gitti?” sorusuna ağlayarak cevap vermiş: “Bir daha yapmam!”
Bütün o bilim toplantısında, gergedan yavrusunu sadece ben tanımladım. Bilim insanları hâlâ o küçücük gergedana ne isim vereceklerini bulamamışlardı. Böylece, bilimin dünyasına girdim, sonra bir gün bozdum çıktım işte… Ne günlerdi…




