Ben 16 yaşımda, lisede okurken hamile kaldım. Bizim küçük köyümüzde bu, büyük bir olay oldu. İnsanlar arkamdan konuşmaya, parmakla göstermeye başladı, annemle babam ise utançtan yerin dibine girmiş gibiydiler. Babam bana bakmak bile istemiyordu. Keşke ölseydin de bizi bu kadar rezil etmeseydin! diye bağırdı bir gün. Hemen anneannenin köyüne git, seni artık burada istemiyorum.
Çaresiz, anneannemin yaşadığı komşu köye gittim. O, köyün kenarında eski bir evde yalnız başına yaşıyordu. Ev soğuktu, rahat değildi ama başka çarem yoktu, sabrettim. Hamileliğimin son aylarında her şey daha da zorlaştı; ne yardım eden vardı, ne ilgilenen. Doğum başladığında ambulans ancak yetişebildi. Ama ben hiç pes etmeden oğlumu anneannemin dökülen evinde tek başıma büyüttüm.
Herkes bana bir an önce evlenmem gerektiğini söylüyordu, ama ben istemiyordum. Tüm gücümle çalışıp oğluma adadım hayatımı. Yılmaz büyüyüp üniversite için İstanbula gidince, ben de mecburen İtalyaya çalışmaya gittim.
Daha önce çocuğumu bırakıp gitmek istememiştim, bırakmaya kıyamamıştım. Yurt dışında yaşamak, köy hayatından sonra bana cennet gibi geldi. İtalyan yaşlı bir kadına bakıcılık yaptım. Kadın bana çok iyi davrandı. Maaşım yetiyordu, bazen bana teşekkür amaçlı 100-200 euro fazladan para veriyordu. Bu paralar sayesinde birkaç yılda Yılmaza İstanbulda 1+1 bir daire alabildim, hayatını biraz daha kolaylaştırdım.
Ama paranın oğlumu anlamadığım bir şekilde değiştirdiğini fark ettim. Hatta anneannesini bile ziyaret etmeyi bıraktı. Yine de her ay ona 500 euro gönderiyor, kalanını ise bir gün kendi başımı sokacak bir ev alabilmek için biriktiriyordum. Eski harabe eve geri dönmeyi hiç istemiyordum.
Yıllar geçti, Yılmaz evlenmeye karar verdi. Tabii ki düğün masraflarını ben karşıladım, evine lazım olan eşyaları da aldım. Artık kendi ihtiyaçlarım için para biriktirebileceğimi düşünüyordum ama bir yıl sonra torunum oldu, ardından ikincileri doğdu. Ülkemizde sıkıntılar başlayınca gelinim üçüncü çocuğa hamile kaldı. Ben yine destek olmaya devam ettim.
Yine de 20 bin euro biriktirebildim. Çok iyi bir arkadaşım, güzelce tadilat edilmiş, tek odalı bir dairesini satıyordu. Ben de onunla konuştum ve satın almaya karar verdim.
Yazın Türkiyeye döndüm, tapu işlemleri için. Ama Yılmazdan şok bir haber aldım. Anne, biz evi sattık, üzerine kredi çektik, yeni bir ev aldık. Peşinatı yatırdık ama ikinci taksit için 18 bin euro daha lazım. Yardım etmen gerek. Şaşkına döndüm: Ne parası Yılmaz? Ben kendime daire alacağım. Dedim. Anne, anlamıyor musun? Üç çocukla tek odada kalamayız. Sana güvenmiştim. dedi.
Cevap verdim: Bunca yıldır her ay size 500 euro gönderdim. Siz de birikim yapabilirdiniz. Şimdi paramı eve yatıracağım. İleride destek olabilirim ama hepsini veremem. O ise bana sitem etti: Anne, torunlarının ne şartlarda yaşayacağını hiç düşünmüyor musun?
İçim sızlasa da, bu defa kararlıydım. Şimdi kendim ve ilerideki zor günlerim için bu evi almalıyım. Ne olur ne olmaz; ben hastalansam, ülkeye dönmem gerekse nerede kalacağım? Herkesin kendi hayatı ve sorumluluğu var, Yılmaz. Sen de çocukların için mücadele edeceksin.
Yılmaz çok gücendi, benimle konuşmaz oldu. Başkalarından borç alarak eksiklerini tamamladı, duydum. Ama insanın kendi ayaklarının üzerinde durması gerektiğini, bir annenin de kendine bir yuva kurma hakkı olduğunu düşünüyorum.
Hayat bana öğretti ki; ne kadar fedakarlık yapsam da, bazen kendim için de bir şeyler yapmam gerek. Çünkü insan, kendini düşünmeden gerçek anlamda kimseye fayda sağlayamaz. En kıymetlisi, güçlü olup sevdiklerine örnek olmakmış.




