YİRMİ YIL BOYUNCA TÜRK ORMANLARINDA KAYBOLAN İNSANLARI ARAYIP AİLELERİNE KAVUŞTURDUM. AMA NÜFUZLU BİR YETKİLİNİN 14 YAŞINDAKİ KIZINI YAYLADA BULDUĞUMDA, HAYATIMDA İLK KEZ TELSİZE ŞUNU SÖYLEDİM:

Yirmi yıldır kaybolan insanları Türkiyenin ormanlarında aradım, bulduğum her birini yuvalarına kavuşturdum. Ama bir gün, Karadenizin sislerinin arasında, nüfuzlu bir valinin 14 yaşındaki kızını bulduğumda, ilk kez telsize şöyle dedim: Hiç iz yok. Muhtemelen suya kapıldı. O cümleyle, geride kalan dostlarımı, şerefimi ve ömrümü adadığım davamı yitirdim. Yine de bazen, bir insanı gerçekten kurtarmak için, onu gömmek gerekir.

Gönüllü arama kurtarma ekiplerinin dünyasında tek bir değişmez kural vardır: Biz polis değiliz. Mahkeme değiliz, sosyal hizmet görevlisi ya da psikolog da Bizim işimiz, kaybolanı dağda, şehirde bulup resmî görevlilere ya da ailesine teslim etmektir. Gerisi bizi ilgilendirmez. Kapı kapandığında, o hayat neye dönerse dönsün, sorumlusu değiliz.

Benim adım Yavuz. Yirmi yıl boyunca Marmara bölgesinin en büyük arama ekibini koordine ettim. Ormanların sonbaharda korku koktuğunu, paniğe kapılmış bir mantar toplayıcısının izini nasıl süreceğimi, üç yüz uykusuz gönüllüyle nasıl sarma yapılacağını bilirdim.

Bana saygı duyarlardı. Çobanoğlu derlerdi bana; ölümün pençesinden beş gün sonra bile birini çekip çıkarabildiğim için, polis pes ettiğinde bile umudu bırakmadığım için. Sisteme güvenirdim. Her eve dönüşün bir mucize olduğuna inanırdım.

Ta ki 2018 yılının Ekiminde, Elifi arayana dek.

Mükemmel bir kurban.

Elif on dört yaşındaydı. Ankarada inşaat şirketi sahiplerinin ve milletvekillerinin kızıydı; ismi her yerde geçerdi. Sınıfının bir gezi gününde, kız ormanda kayboldu ve geri dönmedi.

Hayatımda gördüğüm en geniş çaplı aramaydı. Elifin babası, AFADı, Jandarmayı, helikopterleri, termal kameraları seferber etti. Kriz merkezimize her gün restoranlardan sıcak yemek getirilirdi. Adamcağız, kameralar önünde ağlamaktan morluk mor gözlerle yalvarıyordu: Yavrucuğum, dön Bütün servetimi vereceğim; onu bulun yeter!

Gönüllülerim yağmura, soğuğa bakmadan gece gündüz ormanı didik didik etti. Üç gün boyunca kimse uyumadı, herkes her çukuru taradı.

Dördüncü gün, arama alanı terk edilmiş bir kereste deposuna yaklaştı. Orası cidden sarptı; devrilmiş ağaçlar, bataklık, yağmurlardan kabaran bir dere Oraya yalnız gittim; eski bir avcı barakasını kontrol etmek içindi bu.

Buluşma.

Barakanın çürük, rutubetli karanlığında el fenerimi salladım.

Gördüm. Elif köşeye büzülmüş, üzerinde küf tutmuş bir branda, titriyor Çenesi öyle şiddetle birbirine vuruyordu ki barakada yankılanıyordu sesi. Dudakları mor, gözleri buz İleri derecede hipotermi.

Telsizi elime aldım.

Merkez, ben Çobanoğlu. O
Yapma! sesi bir kuşun kanat çırpışı kadar zayıftı.

İncecik, çamurlu ellerinde paslı bir çivi vardı; ucuyla tam boğazını tehdit ediyordu.

Eğer haber verirseniz, geri götürürseniz boğazımı delip geçiririm hemen. Yemin ederim.
Donakaldım. Hayatım boyunca birçok genç, kötü notlar ya da aile kavgası yüzünden eve dönmekten korkmuştu. Hep olurdu böyle, derdin, önerdin. Ama bu başka bir şeydi.

Elif, sakinleş bak, dedim komutan tınısındaki sesimle. Baban deli oldu. Bütün şehir ayaklandı. Seni seviyor.

O, korkunç bir kahkaha patlattı. Sonra kirli montunun fermuarını çekti, süveterini kaldırdı.

Fenerimin ışığında sırtını gördüm; kaburgasının üstü bütünüyle yara. Eski sarı kemer izleri, yeni yanıklar, morluklar Ancak adım adım, acıdıkça dayak yemiş birinin vücudu işte.

Beş yıl önce annem öldü, dedi Elif; gözleri tamamen ölüydü. Her gün döver beni. Bazen baktığım için. Bazen anneme benzediğim için. Bazen sadece o, şehrin sahibi olduğu ve her şeye hakkı olduğu için. Haftalarca bodrumda susuz bırakırdı. Polisi ararsan, beni eve götürüp babama teslim ederler; karşılığında para alırlar. O da, kaçıp rezil ettim diye öldürürler. Lütfen bırakın burada donayım. Yalvarıyorum.

Karanlıkta çaresiz kaldım. Telsizim bağırıp çağırıyordu:

Çobanoğlu, merkez! Cevap ver, durumun ne? Alıyor musunuz?

Geriye Dönüş Yok.

Yasayı biliyordum; yer tespit etmeli, polisi ve ambulansı çağırmalıydım. Sonra çocuk şiddetiyle ilgili resmi bildirimde bulunmalıydım.

Ama ben, Türkiyede yaşayan bir yetişkin olarak, gerçeği biliyordum. O babasının kim olduğunu, ilçedeki emniyet müdürünün o adamla her hafta balık tuttuğunu da biliyordum. İhbar yok olurdu. Kızcağızı akli dengesi bozuk diye geri teslim ederler, sonra evin kapıları kapanırdı. Canavar yine kazanırdı.

Yirmi yıldır onlarca hayat kurtardım. Ama şunu o barakada fark ettim: Bu kızı kurtarmanın tek bir yolu vardıkurtarıcı olmamak.

Telsizi elime aldım.

Merkez, ben Çobanoğlu. Duyum almışım, baraka boş. Devam.

Elifin parlak kırmızı montunu çıkardım. Kendi koluma derin bir çizik açıp kanla montun kolunu kirlettim.

Peşimden gel, dedim Elife.

Barakadan çıktık. Montu üç yüz metre uzaktaki dereye kadar taşıyıp köklerin arasına astım; kolunda kan lekeleri bıraktım, çamurda kayma izleri yaptım.

Sonra Elifi kendi gizli yollarımla, tüm arama alanlarından saptırarak dağın ötesindeki ana yola, arabamın olduğu yere götürdüm.

Onu uyku tulumuna sardım, arabada ısıyı sonuna kadar açtım. On saat boyunca üç farklı şehirden geçtik. Eski bir arkadaşım vardı; Egede gizli bir kadın sığınma evinin yöneticisi Hiç soru sormadı. Kadınları ve çocukları bulamadan saklamayı bilirdi; ne eşler, ne polis, kimse bulamazdı.

Elifi oraya bıraktım. Vedalaşırken, sessizce sarıldı bana.

Bir Yalanın Bedeli.

Ertesi sabah merkezdeydim; üzerim başım çamur, yüzüm ölü gibi

Arama ekiplerini dereye götürdüm. Kanlı montu gösterdim.

Dereden düşmüş. Su sekiz metre hızla akıyor. Altında odun yığınları var, ceset imkânsız bulunmaz.

İnsanlarım gözümün önünde hüngür hüngür ağladı. Genç kızlar, sert tabiatlı adamlar, ayaklarını yara yaparak günlerce onu arayan herkes gözyaşlarını saklayamadı. Geç kaldık, dediler. Kaybettik.

Ben ise sessizce bu yükü sırtlandım. Yalan söyledim, ailem bildiğim herkesi kandırdım. Ekip ruhunu, onurumu çiğnedim. Ağır bir suç işledim: küçük bir kızı kaçırıp sahte delil yarattım.

Elifin babası kamera önünde krize girdi. Bir hafta sonra, eşyalarla doldurulmuş boş bir tabutu gömdüler. Olay dosyası kaza olarak kapatıldı.

Bir ay sonra ekipten ayrıldım. Gönüllülerimin gözüne bakamadım; emir veremedim. Zira ben bir yalancıydım.

Dedikodular çıktı: Çobanoğlu dayanamayıp çöktü. Başka biri lider oldu. Herkesin kurtarıcı kahraman bildiği hayatım sona ermişti.

Sekiz Yıl Sonra.

Şimdi altmış yaşındayım. Bir oto sanayide sıradan usta olarak geçiniyorum. Ünvanım yok; AFADdan teşekkür belgesi bile kalmadı. Eski dostlarım beni defterden sildi. Motor yağı kokan yalnız bir evde yaşıyorum.

Geçen hafta, isimsiz bir zarf geldi posta kutuma.

İçinde bir fotoğraf vardı. Bembeyaz önlüklü, yirmi iki yaşında, gözleri ateş gibi ışıldayan genç bir kadın, Anadoludaki bir sağlık yüksekokulunun önünde. Arkasında kısa bir not:

Yaşıyorum. Şimdi ben de başkalarını kurtarıyorum. O gün beni kurallara göre kurtarmadığın için sağ ol.

Biz, iyiliğin hep pırıl pırıl, madalyalı olduğunu sanırız. Oysa gerçek öyle değil. Bazen en insancıl davranış, seni suçlu yapar. Bir hayatı kurtarmak için, kendi mazini kendi elinle yakabilirsin.

Ve bilsem ki yine o barakada karşılaşacağım, yine telsizi kapatırdım. Çünkü lekesiz namusun veya pırıl pırıl şöhretin, işkence gören bir çocuğun bir damla gözyaşına bile değmez.

Siz ne yapardınız? Birini kurtarmak için yasalara, dostlarınıza, ününüze sırt çevirebilir miydiniz? Sizce vicdan ile sistem nerede ayrılır? Yorumunuzu bekliyorum. Bir gün, yine sabahın alacakaranlığında, oto sanayide sessizce çalışırken genç bir adam tezgâhın önünde durdu. Gözlerinde o tanıdık gerginlik, omuzlarında yorgun bir umut vardı. Yaklaştı, ceketinin cebinden buruşturulmuş bir kağıt çıkardı.

Usta, dedi. Kız kardeşim üç gündür kayıp. Kimse ciddiye almıyor. Polise gittik, belki sevgilisine kaçmıştır dediler. Annesi uyuyamıyor, ben en son seni bulabildim. Lütfen…

Başımı kaldırdım, göz göze geldik. İçimde eski günlerin yankısı duyuldu; o tarifsiz sorumluluk. Her şeyim ellerimden alınmış olsa da, içimdeki insana dokunan o ilkel dürtü, bir ömürden damıtılmış vicdan yeniden canlandı.

Elleri titriyordu. Dosdoğru baktım:

Adı ne, dedim. En son nerede görmüşler? Yanında ne vardı?

Bir an için genç adam şaşırdı; sonra umutla konuşmaya başladı. Notlar aldım, sorular sordum. Ve işte tam o anda anladım: İnsan, bazen adını bile bilmediği birini kurtarmaya mecburdur. Çünkü bir zamanlar biri, sizi karanlıktan çekip çıkarırken şanını, yolunu, hatta geleceğini feda etmişse, o iyilik içinizde sonsuza kadar yanar.

Bazı lekeler sizi kirletmek için değil, hayatınızı anlamlandırmak için vardır.

Belki ömrüm boyunca bir daha kahraman olmayacağım. Ama doğru olanı yaparken yalnız kalmayı, kimsenin bilmediği o dar sınırda durmayı öğrenmiştim.

Ve şunu şimdi içtenlikle biliyorum: Gerçek hayat, kurtarıcıların ödül almadığı, kaybolanların yeniden umut bulduğu o sessiz, ufacık anlarda saklıdır. Geri dönüp bakınca kaybettiklerime değil, bir çocuğun hayata dönmesine aracı oluşuma minnet duydum.

Çünkü insan ancak başkasının karanlığında küçük bir ışık yakabiliyorsa, gerçekten yaşamıştır.

Rate article
Lifequest
YİRMİ YIL BOYUNCA TÜRK ORMANLARINDA KAYBOLAN İNSANLARI ARAYIP AİLELERİNE KAVUŞTURDUM. AMA NÜFUZLU BİR YETKİLİNİN 14 YAŞINDAKİ KIZINI YAYLADA BULDUĞUMDA, HAYATIMDA İLK KEZ TELSİZE ŞUNU SÖYLEDİM: