O, onu sadece bir dilenci sanmıştı, ta ki bunu görene kadar…
Kalbinizi hızla attıracak bir hikaye
Bazen hayat, bizi bazı insanlarla öylesine karşılaştırmaz. Genellikle dış görünüşe, kıyafete ve statüye göre yargılamaya alışkınız; ancak, kir içinde bir yüzün, eski püskü elbiselerin ardında, dünyanızı alt üst edecek bir gerçek gizli olabilir.
**Sahne 1: Soğuk Lüksün Parıltısı**
İstanbulun Nişantaşında, pahalı parfüm ve deri kokularının birbirine karıştığı lüks bir butik girişinde, minik bir kız oturuyor. Yüzü is içinde, parmakları ise eski ve kararmış bir gümüş kolyeyi sımsıkı tutuyor. Mağazanın yöneticisi, ütülü takım elbisesiyle başında dikilmiş, yüzünde açıkça tiksinti var.
VIP misafirlerimizin geçişini engelliyorsun, hadi kalk buradan! diye hırlıyor, eliyle kaldırımı işaret ederek.
**Sahne 2: Elifin Ortaya Çıkışı**
Tam o anda, mağazanın kapısı açılıyor ve içeri şık bir ipek elbise giymiş Elif çıkıyor o elbisenin tek başına bu mahallenin tüm evlerinden daha pahalı olduğu belli. Elif duruyor, gözlüğünü sinirle düzeltiyor.
Bu ne gürültü böyle? Kendi sesimi duyamıyorum! diyor soğuk bir sesle, karşısında gördüğü tabloya bakarken.
**Sahne 3: Yardım Dileği**
Küçük kız, gözleri yaşlarla dolu bir şekilde başını kaldırıyor; elindeki kolyeyi Elife doğru uzatıyor. Ellerinin titrediği soğuk ve korku her halinden belli.
Kusura bakmayın hanımefendi, diye atılıyor mağaza yöneticisi, hemen güvenliği arayıp onu götürtüyorum. Sizi rahatsız etmesine izin vermeyeceğim.
**Sahne 4: Kaderin İşareti**
Elif tam yürümeye hazırlanırken, birden kızın bileğine gözü takılıyor. Kirin ve tozun arasında, küçük bir yıldız şeklini andıran doğum lekesi belirgin şekilde görülüyor. Elifin nefesi kesiliyor, kolundaki pahalı çanta yavaşça omzundan kayıp sert bir şekilde yere düşüyor.
Bir adım yaklaşıyor; sesi titriyor:
Bu işaret… Bu kolye sende ne arıyor?
**Sahne 5: Gerçeğin Anı**
Kız neredeyse fısıldayacak kadar kısık bir sesle, Elifin on senedir hiç duymadığı bir isim söylüyor: İlayda… Annemin adı oydu. Dedi ki, kolyenin içinde benim adım yazılı.
Elifin gözleri bir anda doluyor. O çok pahalı elbisesinin toz olmasını umursamadan, dizlerinin üstüne, kirli ve soğuk kaldırımda yere çöküyor. Küçük kızı omuzlarından tutuyor, yüzü şaşkınlık ve idrak ile bembeyaz olmuş.
İlayda mı? Elifin sesi gözyaşıyla titriyor. Allahım… İlayda…
**Son: Artık Bir Dilenci Değil**
Elif, titreyen elleriyle kolyeyi açıyor. İçinde, küçücük, sararmış bir fotoğraf var: genç ve mutlu halinin, o yıllar önce gar meydanında yaşanan kazadan önceki zamanın, üç yaşındaki kızı İlayda ile hep gülümseyen yüzünün fotoğrafı. Yıllar boyunca kızının öldüğüne inanmıştı. Yüreğindeki acıyı bastırmak için vakıflara milyonlarca lira bağış yapmıştı, bilmeden en büyük hazinesinin hemen birkaç adım ötede, mağazasının önünde yaşadığını…
Anne? diyor küçük kız, o ağlayan kadında, yıllardır elinde tuttuğu fotoğraftaki yüzü tanıyarak.
Butik müdürü donakalmış; elinde telefonu, güvenliği aramaya çalışıyor. Ama Elif artık ne onu, ne de pırıl pırıl vitrinleri görüyor. Yalnızca küçük kızını, duman ve sokak kokan narin bedenini kucaklayıp, hiç ama hiçbir zaman bırakmayacağına ant içiyor.
O akşam Elif mağazadan zengin bir hanımefendi olarak değil; sonunda tekrar anlam bulan bir anne olarak çıkıyor. Küçük kız ise şunu anlıyor: Umudu kaybetmek üzereyken bile mucizeler gerçekleşebilir.
**Hikayenin Öğretisi:** Kendinizden düşük gördüğünüz kişilere asla yukarıdan bakmayın; çünkü kimin hangi hikayeyi taşıdığını, sizin için yarının kimi olacağını asla bilemezsiniz.




