Kocamı toprağa verdiğim gün, oğlum çoktan hayatımla ilgili planlar yapmaya başlamıştı.
Aradan yedi gün geçti, bir sabah kapımda belirdi. Elinde iki köpek, yüzünde her şeyin çoktan kararlaştırıldığına inanan o rahat ifadeyle
Ona göre ben, her ne zaman şehir dışına çıksalar bu köpeklere bakacaktım.
Sormadı bile.
Kafasında plan belli, benim fikrimi almaya gerek duymadı.
Mutfakta taşıma kutularını tezgaha bıraktı ve sanki normalmiş gibi söyledi: Artık baba yokken, her seyahate çıktığımızda sen bakarsın onlara.
Adamın mantığı net; sonuçta yalnızım. Anneler hep müsaittir zaten, öyle değil mi?
Gülümsedim.
Ama Canın bilmediği bir şey vardı; aylar önce, komodinimin çekmecesinde sakladığım bir sır. Tüm seneyi kapsayan bir Akdeniz turu için gizlice aldığım bilet ve pasaportum.
İçimde aylardır susturamadığım tek bir cümle dolaşıyordu: Beni hafife aldın.
Çünkü oğlum hayatımı düzenlerken, ben çoktan kendi kaçış planımı yapmıştım bile.
Ev sessizliğe gömülür gömülmez, sabah güneşiyle birlikte o gemi demir alacaktı.
Ailem sabah uyanıp da gerçeği öğrendiğinde, adeta dilleri tutulacaktı.
Rahmetli Kamil kalp kriziyle vefat edince, herkes İzmirde dul kalan Gönül Güvenin uslu uslu, hüzünlü ve yardımsever bir şekilde kalacağını düşündü.
Ben de öyle sandılar. Mezarına gelenlerle birlikte yemekler pişirdim, tokalaştım, manasız taziyeleri dinledim. Can ile Melisin gözümün önünde sanki benim yeni görev tanımımı konuşmalarına ses etmedim.
Kullanışlı anne.
Her daim ulaşılabilir babaanne.
Sorun çözen ev kadını.
Oysa onlara üç ay önce, eşim hayattayken gizlice uzun bir gemi turuna bilet aldığımı anlatmadım.
Bunu delilikten yapmadım.
Yıllardır başkalarına bakmaktan sıkılmıştım. Kendimi unutmuştum.
Cenazeden sonra geçen o yedi günde Can iki kere uğradı.
İlki, miras evraklarını telaşla karıştırmak için.
İkincisi; eşi Ayşe ile, ellerinde iki köpek ve her şeyi normalmiş gibi yapan nefis bir gülümsemeyle.
İçeride sevimli, türleri pek bilinmeyen, biraz huysuz iki köpek vardı.
Çocuklara sorumluluk bilsinler diye aldık, dedi Ayşe, ama köpeklere en ufak ilgileri yoktu. Asıl sorumlu kim olacak, belliydi.
Can mutfakta kahve yaparken, tekrar tekrar söyledi: Baba yokken, seyahate çıktığımızda sen bakarsın.
Yine sormadı, karar verildi.
Nasılsa, diyerek omuz silkti, yalnızsın ve her zaman birilerine bakarsın.
Ayşe dev bir mama çuvalını masanın yanına koydu, sonra buzdolabına titizlikle hazırlanmış bir program astı:
07:00 mama
13:00 yürüyüş
19:00 mama
Senin için pratik olur bu şekilde, deyip tatlı tatlı gülümsedi.
Öyle bir öfke geldi ki o an, sanki soğuk bir duş. Artık geleceğimi, eski aile evinin bir köşesini paylaşır gibi dağıtıyorlardı kendi aralarında.
Ben yine gülümsedim.
Ne kavga ettim, ne ağladım, ne bağırdım.
Sadece boynumu eğip taşıma kutusundaki köpeklerden birinin başını okşadım ve usulca sordum:
Her seferinde mi?
Can omuz silkti.
Tabii ya. Her sorunu hep sen çözersin zaten.
Bunu övünür gibi söyledi.
Ama aslında hükmünü vermişti.
O gece çekmeceyi açıp pasaportum, biletim ve rezervasyonumu kontrol ettim.
Geminin İzmir Limanından kalkış saati 06:10du.
Otuz altı saat bile kalmamıştı.
Telefonum çaldı. Candı.
Açtım.
Ve her şeyi netleştiren o cümleyi işittim: Anne, sakın bir çılgınlık yapma. Cuma sabahı bırakırız köpeklerle anahtarı sana.
O emin: Annelerin bir alternatifi olmaz.
Ama Can uyurken, Gönül karanlıkta hayatının en büyük kararını veriyordu.
Saat üç buçukta;
Bir valiz,
Boş sokakta bekleyen bir taksi
Ve bir aile sırrı, sabah açığa çıkana kadar saklanacaktı.
Bölüm 2
Neredeyse hiç uyumadım o gece. Korkudan değil; netlikten. Bazı kararlar cesaretten değil, yılların yorgunluğundan doğar. Ben çocuklarımdan kaçmıyordum, onların bana biçtiği o noktadan çıkıyordum sadece.
Perşembe sabahı saat yedide kardeşim Zeynepi aradım. Hayatımda tek ondan başka kimseye gerçeği anlatıp hesap vermek zorunda kalmazdım.
Yarın gidiyorum, dedim.
Kısa bir sessizlik, sonra minik, şaşkın, sevgiyle bir kahkaha:
Sonunda Gönül, dedi, Sonunda.
Bütün sabah pratik işleri halletmeme yardım etti. Faturaları ödedim, belgeleri derleyip bir dosyaya koydum, tapuları ve acil numaraları bir araya topladım. Gözden kaybolmuyordum; kimseye hesap vermek zorunda olmayan yetişkin bir kadın olup sınırımı koyuyordum.
Sonra İzmire yakın bir köpek oteline telefon açıp boş oda, fiyat ve şartlarını sordum. Yer vardı. Diego Güven adına bir aylık rezervasyon yaptım, e-postayla onay istedim ve hepsini çıktısını aldım.
Öğleye doğru Can tekrar aradı, cuma sabahı erkenden havalimanına gideceklerini söyledi. Tatil köyü, yorgunluk, biraz kafamızı toplamalıyız dedi. Dinledim, sonra yine: Köpeklere mama, program da dolapta seni bekliyor.
O cümle midemi resmen kaldırdı. Bir kez olsun İster misin? Müsait misin? Bir planın var mı? diye sormadı.
Bakarız dedim. O zaten ciddiye almadı.
Akşam orta boy bir valiz hazırladım; hafif elbiseler, ilaçlar, iki kitap, bir defter ve Kamille ilk buluşmaya giderken taktığım mavi örtüyü koydum.
Gidiyordum, çünkü yıllardır eş, anne, bakıcı, kurtarıcı kimliğimde kendimi unutmuştum.
Aynadaki kendime uzun uzun baktım. Hâlâ olgun, yeni bir güzellikle ayakta. Artık, başkalarının ihtiyacı dışında var olmak için izin almam gerekmiyordu.
Saat on birde taksi rezervasyonum tamamdı. Candan geceleyin mesaj geldi:
Anne, kızlar çok istemişti senin köpek bakmanı. Bizi yarı yolda bırakma.
Üç defa okudum.
Seni seviyoruz yazmıyordu.
Teşekkürler yoktu.
İyi misin? hiç yoktu.
Sadece: Bizi yarı yolda bırakma.
Derin bir nefes aldım, bilgisayarı açtım. Sadece hakikati yazdım. Masanın üstüne notu, köpek otelinin rezervasyonunu ve bir tek anahtarı bıraktım.
Evde tüm ışıkları kapadım, karanlıkta oturdum, güneşi yeni doğan biri gibi bekledim.
Taksi tam 03:38de geldi.
İzmirin nemli sokakları sessizdi, valizimle çıktım. Aslında artık kimsenin uykusunu korumak zorunda değildim.
Son bir kez antreye baktım, yıllardır başkalarına ayrılan zamanları, bırakılan dertleri çağrıştıran o konsola.
Kilidi çevirip anahtarı iç posta kutusuna bıraktım.
İzmir Limanına kadar suçluluk hissetmedim.
Bilmediğim, tarif edilmez bir şey vardı içimde: Hafiflik.
Saat 7:15te, gemide pencere kenarında oturmuş kahvemi içerken telefonum titremeye başladı.
Önce Can,
Sonra Melis,
Ayşe,
Tekrar Can Tekrar tekrar
Hemen açmadım.
Kocaman camdan limanın sabaha uyanışını izledim.
İlk mesaj Candan; köpeklerle arabanın fotoğrafı: Neredesin?
İkincisi: Komik değil anne.
Üçüncüsü: Kızlar çok üzgün.
Ve dördüncüen dürüst olanı: Bize bunu nasıl yaparsın?
Sonra aradım.
Can öfkeyle açtı. Konuşturmadı başta.
Bizi ortada bıraktın! Kapındayız, şimdi ne olacak?
Bekledim. Sonra öyle bir sakinlikte cevap verdim ki kendim bile şaşırdım:
Hayatım boyunca yaptığım gibi; çözersiniz.
Uzun, yıkıcı bir sessizlik oldu.
Devam ettim; masada bir aylık ücretli köpek otelinin adresin, kişisel datalarıma dokunmamalarını, seyahatimi iptal etmeyeceğimi ve artık vereceğim her desteğin benim isteğimle olacağını söyledim.
O, sinirle fısıldadı:
Bunca yılın üstüne, babam ölmüşken tatile mi çıkıyorsun?
Tam da bu yüzden. Çünkü ben hâlâ yaşıyorum, dedim.
Hattı kapattı.
Bir süre sonra Melisten geldi mesaj.
Kırıcı değildi ama çok içten de değildi:
Bir haber verseydin keşke.
Şunu yazdım: Yirmi yıldır başka başka şekillerde söylüyorum, kimse duymuyordu.
Cevap gelmedi.
Gemi limandan ayrılırken hem yas, hem korku, hem özgürlük doldu içime.
Kamil ölmüştü; acıydı, gerçekti.
Ama ben onunla beraber ölmemiştim.
Küpeğimi rıhtıma dayadım, tuzlu havaya derin nefes aldım, şehrin küçüldüğünü seyrettim.
Çocuklarım anlamaları için haftalara mı yoksa yıllara mı ihtiyaç duyar, bilmiyorum.
Belki de hiç anlamazlar.
Ama uzun zamandır ilk kez, hayatımın kararını onların algısı belirlemiyordu.
Eğer seni de dizlerinin dibine mecbur bir fonksiyon sananlar olduysa, niye Gönülün evde kalmadığını anlarsın.
Bazen en beklenmedik olan; gitmek değil, kullanılmaya devam etmeyi reddetmektir.
Peki, sen olsan,
o gemiye biner miydin?
Yoksa bir kez daha anlatmaya çalışıp duvarlara mı konuşurdun?




