Bugünkü duruşmadan sonra düşünmeden edemiyorum. Boşanmayı kesin bir şekilde kazandım diye salona girerken üzerimde sanki bir zırh vardı. Edirne Adliyesinin koridorlarında, incecik ipek kravatımı düzelttim; gözümde her şey bana aitşirket, İstanbul Boğazındaki yalı, özgürlüğüm. Aylini, eşimi, neredeyse eli boş bırakıyordum. Ona öyle az şey kalmıştı ki, zaferimden sarhoş olmuştum. Sekreterim Serapa hemen mesaj attım: Şampanya hazırlansın.
Ama bir ayrıntı gözümden kaçmıştı; Aylinin babası. O olmadan zafer kutlanmaz, satrançtaki şah mat sayılmazdı. Tambi Usta, yıllarını Beyoğlunda saatçilikle geçirmiş ama asla sıradan bir adam olmadı. Asıl karşı hamle ondan gelmişti.
Avukatım Cem ile kapalı görüşme odasında sessizce konuştuk: Şirketin yüzde doksanı benim. Her şey şaşırtıcı şekilde kolay oldu. Cem başı ile onayladı; notlarını toplarken gözlerim bir an Aylini aradı.
Aylin mahkeme salonunda sade bir elbiseyle oturuyordu; saçları sıkı bir topuzda, bakışları neredeyse dingin. Ama gözlerinin ardındaki planı sezdim.
Avukatına sessizce döndü: Bırak şirketi de, yalıyı da alsın. Her şeyini sayılarla ölçüyor. Kendisinin güvende olduğunu sandığı yerde yakalayacağım onu.
Bunu duydum, ama umursamadım. Göz göze geldiğimizde Aylinin yanından geçerken küçümseyici bir gülümsemeyle bakıp: Senin maddi durumun iyi olacak, dedim. Bir şey demedi, yalnızca başını eğdi.
Hakime Zeynep Hanım içeri girip, Demirci/Tokdemir davasına karar okunacak, diye anons ettiğinde herkes sus-pus oldu.
Hukukçu bir ciddiyetle avukatım Cem lafa girdi: Müvekkilim huzur istiyor, sayın hakim. Hakime Ayline dönüp, Boğaz yalısından ve Demirci ve Ortaklarından feragat ediyorsunuz, doğru mu? dedi.
Aylin gülümsemeden: Hiçbir şey istemiyorum, tertemiz bir ayrılık, cevabını verdi. İçimde büyük bir zafer duygusu kabardı. Ta ki salonun kapısından içeriye Tambi Usta bastonunu yere vura vura girene kadar
Salondaki atmosfer değişti. Kapıda durmuş bana gözlerini dikti: İtirazım var, diye sakin bir sesle konuştu. Buradaki varlıkların hiçbiri Demirci Beyin değildir. O an içimden güldüm: Yaşlı saatçi, herhalde işlemleri karıştırdı.
Ama Tambi Usta beni umursamadan, eski bir deri dosya bıraktı önüme. Aylin soğuk bir sesle, Aç lütfen, dedi. Dosyada sararmış bir fotoğraf ve resmi bir evrak vardı: Tokdemir Aile Vakfı. Bütün yazılım, yalı ve şirket vakfa aitti ve boşanma sonrası doğrudan Ayline geçiyordu.
Tambi Usta sabırla: Hiçbir yazılım, yalı ya da şirket sende değil artık. On yıldır sadece kiracıydın, Demirci Bey. Kira süreniz bitti, dedi.
Aylin rujunu sürerken ekledi: İsterseniz nafakayı konuşabiliriz ama ödeyecek kişi ben olmayacağım. Cem kağıtları panikle kontrol etti: Lisans feshedilmiş. Demirci ve Ortakları artık hiçbir şey etmiyor. Devletle olan sözleşme iptal, şirket çöküşte, dahası hakkında dolandırıcılıktan dava açılacak.
Ben tamirat yaparım, Demirci Bey, dedi Tambi Usta, sizi ise onardık diyemem
Bu şirketi ben kurdum, sözleşme dört yüz milyon lira değerinde! diye haykırdım.
Aylin o ana kadar sessizliğini bozdu: O sözleşmenin temeli benim yazılımımda. Yıllarca bana ticaretten anlamadığımı, sıkıcı işlerle meşgul olmamı söyledin. Oysa her gün, her gece ben geliştirdim yazılımı, sen ise her seferinde benim başarımı kendine mal ettin.
Tambi Usta sesini yükseltti: Lisans iptal, şirketin artık yasal hakkı yok.
Her şey bir anda havada kayboldu. Övündüğüm zaferim yok olmuştu; şirket, ün ve para bir anda sıfır
Hakime Zeynep mola verdi, Cemle son bir umutla kurtuluş yolu aradık. Ama Tokdemir Aile Vakfı on yıl önce her şeyi belirlemişti. İtiraz yıllar alır, şirketse o zamana kalmazdı.
Sonra ayaklarıma kapandım, 50-50 teklif ettim, işçileri işten çıkarmadan kurtulmak için feryat ettim. Aylin gözümün içine bakıp her yalanımı, her ihaneti yıllar önceden bildiğini dile getirdi.
Tambi Usta şartlarını koydu: Şirketi ve yalıyı Ayline devredip, CEOluk görevinden ayrılırsam yasal takibat açılmayacak. Aksi halde hapisle ve suçlamalarla karşılaşacağım. Çaresiz kabul ettim.
Gizlice şirketin sunucularını silmek için plan yaptım. Ancak Aylin on yıl sonra bile önümü kesmişti, yerleştirdiği sistem benim hareketimi doğrudan siber suçlara bildirdi; güvenlik birimleri beni anında gözaltına aldı
Her adımda tuzağa düşmüştüm. Aylin ve babası kazandı. Şirket el değiştirdi, adı Tokdemir Bilişim oldu, Aylin hem işini hem de babasının atölyesini başarıyla yönetti. Ben ise cezamı çekerken yalı da, şan da, her şey silinip gitti.
Bugün, zamanın gerçekten kimde olduğunu düşünmeden edemiyorum. Bir saatçinin ve onun kızının, zamanı benden daha iyi kullandığını anladım. Güç değil, temel sağlamlığı kazandırıyor insana; ben ise o temeli hiç kuramamışımBir zamanlar kendimi zamana hükmeden biri sanmıştım; her şeyin anahtarının, en yeni teknolojinin, en büyük paranın elimde olduğuna inanmıştım. Oysa mahkeme günü, adliye koridorlarının serinliğinde, önümde iki insanın beklemiş olduğunu anlamamıştım: Biri sessizce gelecek planlarını kuran eski eşim, diğeri her zaman bir adım ötesini hesaplayan sabırlı bir usta.
Hapishane penceresinden yağmura daldığım her sabah bir başka gerçeğe uyandım; saatçiliğin usulünü, bir kilidin anahtarını, bir düzenin ince ayarını hatırladım. Param yoktu, adım yoktu, fakat zamanı sonunda fark ettim ki, istediğim kadar geri alamıyordum.
Dışarıda, Tokdemir Bilişimin yeni tabelası şehre ışık saçıyormuş. Babasıyla birlikte atölyede taktıkları minik çarkları, binlerce hayatı birbirine bağlayan yazılımlarına dönüştürmüşler. Öğrencilere, genç mühendislere iş, geleceğe umut… Herkes bir şekilde o sessiz ama titiz değişimden nasibini almış.
Ayline yıllar sonra kısa bir mektup yazdım: En çok zamanı yanlış yere harcamışım, dedim. Cevabında sadece şunu yazdı: Hayat, zamanı kimin doğru kullandığını hep gösterir.
Duvardaki saat akmaya devam etti. Bense ilk defa zamanı izlerken, kaybetmekle değil, öğrenmekle meşguldüm artık. Çünkü gerçek kaybediş, zamanı yanlış hesaplamakmış; gerçek zaferse zamanı, insanı ve hakikati kendi zanaatı gibi bilenlerdeymiş.
Dışarıda saat kulesi çaldığında, içimden geçen tek cümle şuydu: Zaman, en iyi ustanın elinde hayat bulur. Ve bazı zaferler, sadece kaybederek öğrenilir.




