Günlük 18 Haziran
Benim adım Melike Yılmaz. İkiz kardeşim ise Tuğba. Doğduğumuzda sanki aynı kalıptan çıkmışız, ama hayat bize tamamen zıt yollar çizdi.
On yıl boyunca İstanbulun dışında Umut Psikiyatri Kliniğinde kilit altında yaşadım. Tuğba ise aynı süre boyunca parça parça dağılan bir hayatı bir arada tutmaya çalışıyordu.
Doktorlar bende dürtü kontrol bozukluğu olduğunu söylüyordu. Uzun, karmaşık kelimeler: dengesiz, öngörülemez, patlayıcı. Ama ben olayın daha basit olduğuna inanıyorum: Her duyguyu fazlasıyla yoğun hissediyordum. Sevinç göğsümde kor olup yanardı. Öfke gözlerimi karartırdı. Korku ellerimi titreten bir can dostuydu sanki; içimde benden başkası var gibi, daha vahşi, daha gözü kararmış, dünyanın zalimliğine asla razı olmayan biri.
İşte o öfke, beni buraya getiren şeydi.
On altı yaşındayken Tuğbanın saçından sürüklenerek lise arka sokağına götürüldüğünü görmüştüm. Sonrasında ise hatırladığım şey; sandalyenin parçalanan gıcırtısı, saldırganın çığlıkları ve insanların korkudan bembeyaz olmuş yüzleriydi. Hiç kimse onun ne yaptığını görmedi. Herkes bana baktı. Canavar dediler. Deli dediler. Tehlikeli.
Ailem korktu. Mahalle korktu. Korku bastırınca merhamet bacadan uçar. Senin iyiliğin için, diğerlerinin güvenliği için yatırıldım. On yıl, beyaz duvarlar ve demir parmaklıklar arasında yaşamak için çok uzun bir süre. Nefes alış verişimi düzenlemeyi, vücudumu çalışma disiplinine sokmayı öğrendim, hislerimi içime atmamak için şınav, mekik, barfiks ne bulursam yaptım. Bedeni bana aitti, kimse dokunamazdı; kuvvetli, sağlam ve sadece bana itaat eden.
Orada garip bir şekilde mutsuz değildim. Umut Kliniği sessizdi. Kurallar açık ve netti. Kimse beni seviyor gibi yapıp sonra ezmeye çalışmazdı. Ta ki o sabaha kadar.
Daha görmeden anlamıştım bir şeylerin ters gittiğini.
Hava başkaydı. Gökyüzü gri. Ziyaretçi odasının kapısı açılıp Tuğba içeri girdiğinde, bir an tanıyamadım. Zayıflamıştı, omuzları çökmüş, sanki sırtında görünmeyen bir kaya taşıyordu. Sıcak Haziran gününde gömleğinin yakası boğazına kadar kapalıydı. Yüzündeki morluğu makyaj kapatamamıştı. Güçsüzce gülümsedi, dudakları titredi.
Karşıma oturdu, bir meyve sepeti uzattı. Portakallar çürük gibiydi. O da öyle.
Nasılsın Melike? dedi, varlığıyla özür diler gibi kısık bir sesle.
Cevap vermedim. Bileğini tuttum. Titreşti.
Yüzüne ne oldu? diye sordum.
Bisikletten düştüm, dedi, gülümsemeye çalışarak.
Daha yakından baktım. Şiş parmaklar, kıpkırmızı eklemler. Düşmekten değil, kendini savunmaktan oluşan izlerdi.
Tuğba, bana doğruyu söyle.
İyiyim, dedi.
Kolunu tutup kıyafetin kolunu sıyırdım. İçimde eski, uykuda olan bir şey ansızın uyandı.
Kolları izlerle doluydu. Sararmış, geçmişe ait izler. Yepyeni mor, koyu olanlar. Parmak izleri, kemer darbeleri, acıdan oluşan bir harita gibi çizilmiş.
Bunu sana kim yaptı? dedim fısıldayan bir sesle.
Gözleri doldu.
Konuşamam, dedi.
Kim? diye ısrar ettim.
Bir anda çöktü. Sanki aylarca bu kelimeyi boğazında tutmuştu.
Davut, diye fısıldadı. Yıllardır vuruyor. Annesiyle ablası da Onlar beni hizmetçi gibi kullanıyor. Ve ve Sofiye de vurdu.
Donup kaldım.
Sofiyi mi? dedim.
Başını salladı, gücünü kaybetmiş şekilde ağladı.
Üç yaşında, Melike. O gün sarhoş geldi, iddiada parayı kaybetmiş ona tokat attı! Engel olmak isteyince beni banyoya kilitledi. Öleceğimi sandım.
Hastanenin floresan ışıkları yok oldu sanki. Bütün bina küçüldü. Önümde kırık dökük kardeşim ve bir çocuk, üç yaşında, ev dediği yerin savaş alanı olduğunu öğrenmek zorunda bırakılan o kız. Hepsi gözlerimin önündeydi.
Yavaşça ayağa kalktım.
Beni ziyarete gelmedin, dedim ona.
Bana boş boş baktı.
Ne demek?
Yardım istemeye geldin. Ve alacaksın da. Burada kalıyorsun, ben dışarı çıkıyorum.
Bembeyaz oldu.
Yapamazsın. Hemen anlarlar değiştiğini dışarı çok değişti
Ben de değiştim, diye sözünü kestim. Ama eskisinden daha kötüyüm öyleleri için.
Yanına oturup, omuzlarını tuttum ve gözlerinin içine baktım.
Sen hâlâ insanların değişebileceğine inanıyorsun. Ben inanmıyorum. Sen iyi birisin. Ben canavarlarla savaşmayı bilirim, hep bildim.
Ziyaret saati zili koridorda çaldı.
Birbirimize baktık. Aynı yüzün iki yarısı. Ama içimizden biri bu şiddet dolu eve girmeye hazırdı; diğeri değil.
Çabukça üstümüzü değiştirdik. O benim gri hastane hırkamı, ben onun elbiselerini ve eski ayakkabılarını, kimlik kartını aldım. Hemşire kapıyı açınca gülümseyip hiç şüphelenmedi.
Çıkıyor musunuz Tuğba Hanım?
Başımı eğdim, Tuğbanın sesiyle yanıt verdim.
Evet.
Kapı arkamdan kapanınca; güneş yüzüme vurduğunda ciğerlerim yandı. On yıl. On yıl ödünç hava ile yaşamak Yola, kaldırıma ilerledim, arkama bakmadım.
Davut Yıldırım, senin vaktin doldu artık, diye mırıldandım.
Bu gece her şey değişecekti Ve kimsenin cesaret edemeyeceği şey için ben hazırdım.
Bölüm 2
Evimiz Esenyurtta, kasvetli bir sokağın en sonunda, yolu bozuk arabaların yanında uyuyan zayıf köpeklerle dolup taşıyordu. Boyaları dökülmüş, demiri paslı, içeri girmeden küf, yanmış yağ ve ekşi bir koku yüzüme çarptı.
Burası ev değil, tuzaktı.
Sofiyi hemen gördüm.
Bir köşede başsız bir oyuncak bebekle oturuyordu. Üzeri dar, dizleri yara bere içinde, saçı karmakarışık. Başını kaldırıp bana bakınca, kalbim ikiye ayrıldı. Tuğbanın gözleri vardı; ışıksız haliyle.
Gel buraya tatlım, dedim, diz çökerek. Bak, anne seni bekledi.
Kucağıma koşmak yerine geri çekildi.
Tam o sırada arkamdan buruşuk, ekşi bir ses;
Geldin mi, hanımefendi? Prenses teşrif etti, dedi.
Döndüm. Davutun annesi, Mukaddes Hanım oradaydı; kısa boylu, kilolu, çiçekli sabahlığıyla, sütü ekşiten bir bakış fırlattı.
Neredeydin sen, işe yaramaz? Kesin yine o deli kardeşine ağladı gittin.
Yanıt vermedim.
Sonra Davutun ablası Ayşe çıktı ortaya; yanında yaramaz oğlu, Sofinin oyuncağını elinden çekip duvara fırlattı.
O benim bebeğim! dedi ve Sofi ağlamaya başladı. Çocuk, Sofiyi tekmeleye kalktı.
Tekme havada kaldı.
Ayağından tuttum.
Oda buz kesildi.
Bir daha dokunursan, dedim sakince, hayatın boyunca beni unutamazsın.
Ayşe çıldırmış gibi atıldı:
Bırak çocuğumu, gerizekalı!
Yüzüme vurmak isterken el bileğini havada yakaladım ve canı yanana kadar sıktım.
Oğlunu daha iyi yetiştir, diye fısıldadım. Bu evin erkekleri gibi olmasın.
Mukaddes Hanım, elindeki süpürge sapıyla bana vurmaya başladı. Bir, iki, üç
Hiç yerimden oynamadım.
Sapı tek hamlede elinden alıp ikiye kırdım. Çıtırtı silah patlaması gibi yankılandı.
Yeter! dedim, parçaları yere attım. Bugünden sonra bu evde kural var. Ve ilk kural: O kız çocuğa bir daha kimse elini süremez.
O gece Sofi, hakaret duymadan sıcak çorba içebildi. Mukaddes ve Ayşe fısıldaşıp kapı arkasına saklandı, yeğen gözüne bile görünmedi. Sofiyi dizimde yatırdım ve o başını göğsüme dayayıp huzurla uyudu.
Sonra Davut geldi.
Önce motorun sesi, ardından kapının patlaması, sonra alkol kokulu öfkesi
Benim yemeğim nerede? diye bağırdı.
Sallanarak girdi içeri, gözleri kıpkırmızı, korkak bir erkeğin kadınlarla çocuklarla gücünü göstermek istediği sahte cesaretle dolu. Bir bana, bir Sofiye baktı.
Ne oturuyorsun öyle? Unuttun mu yerini?
Bir bardak alıp duvara fırlattı. Sofi korkudan ağlayarak uyandı.
Kes şunun sesini! diye kükredi.
Ben soğukkanlı şekilde ayağa kalktım.
O bir çocuk, dedim. Bir daha öyle bağırma.
Elini kaldırıp bana vurmak istedi.
Yakaladım.
O an gözlerinde, işlerin yolunda gitmediğini anladığı saniyeyi gördüm.
Bırak! diye homurdandı.
Hayır.
Bileğini çevirip hafifçe büktüm, çıtırtı duyuldu. Dizlerinin üstüne çöküp inledi. Banyoya sürükledim, musluğu açıp yüzünü suya bastırdım.
Soğuk mu? diye fısıldadım, çırpınıp kaçarken. Kardeşimi buraya her kilitlediğinde ne hissettiyse, onu hisset.
Sonunda bıraktım. Yerlere düşüp, suya bulanmış, aşağılanmış ve korkudan titreyerek çıktı.
O gece gözümü kırpmadım.
Yanılmamıştım.
Tam gece yarısı sessiz adımlar Davut, Ayşe ve Mukaddes Hanım gizlice yaklaşıyor, ellerinde ip, bant ve havlu. Beni bağlayıp, hastaneye geri göndermek; deliyi kafesine tıkmak istiyorlar.
Sabırlı olup yaklaşmalarını bekledim.
Sonra harekete geçtim.
Ayşenin karnına tekmeyi indirdim. Davuttan ipi kapıp sırtını yatağa bağladım, Mukaddes Hanımı lambayla yere serdim. Beş dakika dolmadan Davut yatağa bağlı, Ayşe yerde ağlıyor, Mukaddes Hanım ise köşede titriyordu.
Tuğbanın telefonunu çıkardım, kayda başladım.
Söyleyin! dedim. Neden bağlamaya çalıştınız beni?
Kimse konuşmadı.
Davutun çenesini kaldırdım.
Ya konuşursun, ya da polise kızının odada nefes almaktan korkmasından bahsederim.
İlk önce o çöktü. Sonra diğerleri.
Her şeyi kaydettim. Hakaretler, yıllarca süren şiddet, Tuğbadan alınan paralar, Sofiye vurduğu gece, beni zehirleme planları Her şey.
Ertesi sabah, Sofiyi yanıma alıp karakola gittim.
Başta polis bana inanmadı, fakat videoları ve Tuğbanın gizli dosyasında biriktirdiği raporları gösterince her şey değişti: doktor notları, röntgenler, reçeteler, tarihli notlar Her morluk delil oldu.
Davut hemen gözaltına alındı, Ayşe ve Mukaddes de çocuk istismarından ceza aldı. Adli yardım avukatları Tuğbanın ifadesini istedi, ben de kısmen doğruyu söyledim: Kardeşim emniyette ve geçici olarak onun haklarını ben temsil ediyorum dedim. Tüm kanıtlara rağmen, süreç beklediğimden hızlı ilerledi.
Hiç zafer yoktu. Göklerde keman sesiyle gelen adalet değildi bu. Evrak işleri, imzalar, mahkeme ifadeleri Sonunda uzaklaştırma kararı, aile içi şiddetten hızlı boşanma, Sofinin velayeti ve çürük ailenin sakladığı son birikimlerin tazminat olarak tutulması, üstüne devam etmeye kalkarlarsa ciddi suçlarla tehdit. Arınmak olmadı; resmi kağıtlarla hayatta kalmak.
Üç gün sonra Umut Kliniğine döndüm.
Tuğba beni iç bahçede küçük bir erik ağacının altında bekliyordu. Üstü temiz, yüzü daha huzurluydu. Sofiyi yanımda görünce elini ağzına götürdü. Sofi bir an tereddüt etti, sonra annesine koştu.
Üçümüzün sarılması o kadar uzun sürdü ki, hemşire nezaketen başka tarafa döndü.
Bitti artık, dedim.
Tuğba sessizce ağladı. Ben de, başkası görse de.
Kimseye hemen gerçeği söylemedik. Zaten hastane yönetimi de Melike Yılmaz için, inanması zor bir ilerleme kaydına hazırlanıyordu. Sonunda her şeyi avukat ve deliller ile açıklayınca epey gürültü koptu. Yeni gelen psikiyatrist, kısa ama adil biriydi. Dosyayı inceledi ve hâlâ kulaklarımda çınlayan şu cümleyi kurdu:
Bazen yanlış insanı kilitliyoruz, çünkü gerçek şiddetle yüzleşmek daha zordur.
İki hafta sonra ana kapıdan, yan yana, özgürce çıktık.
Kafeste değil, polislerle değil, korkuyla değil.
Pendikte güneş alan küçük bir daire kiraladık. Orada Esenyurttan da, hastaneden de, eski yaralara benzeyen her şeyden uzakta başladık. İyi bir yatak, kalın havlular, küçük bir masa ve Tuğba için bir dikiş makinesi aldık. Ben bir kitaplık kurdum, Sofi ise fesleğen tohumlarını saksıya ekti; yeşeren her şey ona umut gibi geldi.
Tuğba mahalledeki dükkâna çocuk elbiseleri dikmeye başladı. Kolları ilk günler titredi ama sonra geçti. Ben sabahları sporuma devam ettim, akşamları kitap okudum. İçimin öfkesi kaybolmadı; hiçbir zaman büsbütün kaybolmaz. Ama artık yangın olmadı, pusulaya dönüştü.
Eskiden ses yükselince içe kapanan Sofi, artık özgürce, temiz bir kahkaha ile gülüyor. Evin içine tıpkı pencereden giren gün ışığı gibi neşe doluyor.
Bazen gece uyurken Tuğba uyanıp beni salonda okurken buluyor.
Geçti mi Melike? diye soruyor.
Geçti, diyorum.
Ve inanıyoruz; çünkü artık gerçek.
Herkes bana kırık, fazla duygusal, tehlikeli diyordu. Belki Ama belki de, bu fazlalık bizi kurtardı. Çünkü bazen yıkılmış bir kadınla özgür bir kadın arasındaki tek fark; sonunda birinin diğerinin acısını kendi teninde hissetmesi olur.
Ben Melike Yılmazım. On yılı burnumdan gelen öfkeden korktukları için parmaklıklar ardında geçirdim.
Ama gün geldi; kardeşim için savaşacak biri lazımdı ve ben anladım: Duygularımdan deli değilmişim. Yaşıyormuşum.
Ve bu defa, işte bu fark, bize geleceğimizi geri verdi.




