Sekiz yıl boyunca eşim bana, küçük bir Anadolu kasabasındaki kayınvalidemin evine gitmeyi yasakladı.

Sekiz yıl boyunca, eşim bana annesinin köydeki evini ziyaret etmeyi yasaklamıştı.
Bir gün, gizlice gitmeye karar verdim.
Kapıyı açar açmaz…
Neden bana bu kadar yıl yalan söylediğini anladım.
Ve o an… Keşke o evin içinde ne olduğunu asla öğrenmeseydim, diye düşündüm.

Evlenir evlenmez, kocam Serkan bana bir daha annesi, Makbule Hanımı ziyaret etmemi yasakladı.
Her defasında aynı bahaneyi uyduruyordu: Ev büyük tadilatta.
İlk başta inanmıştım.
Hatta içimden, Ne ince bir evlat, annesine yepyeni bir hayat inşa ediyor, diye gururlanıyordum.
Yıllar geçti…
Ve o büyük tadilat bir türlü bitmedi.

Kaynana için hediyeler alırdım, Serkan kendisi götürürdü, sözde ziyaretine.
Bazen Makbule Hanımı arardım.
Ama bir gün…
Telefonu cevap vermemeye başladı.
Ansızın.
Bir şeyler öğrenmeye çalıştığım anda ise, konu hemen kapanırdı. Köyün adını Akhisar ağzımdan bir çıkarıyorum, Serkanın gözlerinde acayip bir kasılma beliriyor.
Hemen konuyu değiştiriyordu.
Her seferinde.

Her şey, o avukat bizim eve gelene kadar aynıydı.
Makbule Hanımın bir aydan fazla önce vefat ettiğini bildirdi.
Serkan, koltuğa gömülüp sessizce ağladı, elini yüzüne kapatmış.
Benim içimde ise buz gibi bir yumru oturdu.
Yalnızca bir gerçeği fark ettim.
Bana yine yalan söylemişti.
Ama bu sefer…
Yalanın dozu biraz abartıydı.

Birkaç gün sonra, Serkan iş gezisi için acil köye gitmesi gerektiğini söyledi, bir hafta yok.
İçimde garip bir his vardı.
Arabası mahalle köşesinde kaybolunca, yıllardır bir çekmecede duran köy evinin anahtarını cebime attım, bastım Akhisarın yoluna.

Yol bitmek bilmedi.
Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, motor sesiyle yarışıyordu neredeyse.
Ne bulacağımı bilmiyordum.
Ama gerçekle yüzleşmeye hazırdım.
Neyse çıksın karşıma.

Eve vardığımda, tuhaf bir sessizlik hakimdi.
Avlulardaki o koca çınarlar hafifçe fısıldıyordu.
Bahçe kapısını ittim.
Sahanlıktaki üç-beş basamağı tırmandım.
Ee, geldik gari, dedim.
Anahtarı titreyen ellerimle kilide soktum.

Kapı…
Şaşırtıcı bir kolaylıkla açıldı.
Daha ilk adımı attım ki, tüylerim diken diken oldu.
Olduğum yerde donup kaldım.
Gördüklerime inanamıyordum.

Hayatım boyunca Serkan hakkında bildiğim her şey orada, o an değişti.

Bir süre eşikten öylece bakakaldım, hareket edemedim.
Evde ışık vardı.
Ama gün ışığı değil, bildiğin elektrik.
Demek ki…
Biri burada yaşıyor.

Kalbim artık göğsümde samba yapıyor.
Koridora attım kendimi dikkatlice.
Ne bir toz, ne bir alet…
Hiç tadilata dair iz yok.
Her yer pırıl pırıl, düzenli…
Mutfak masasında, dumanı üstünde bir çay bardağı.

Şey… Kimse var mı? dedim kısık bir sesle.
O anda yan odadan ayak sesleri geldi.
Kıpırdayamadım.
Ayak sesleri yavaş yavaş yaklaşıyordu.

Birkaç saniye sonra, mutfak kapısından biri çıktı.
Nefesimi tuttum.
Makbule Hanım.
Bir ay önce öldü diyen avukatın bahsettiği kayınvalidem, karşımda sapasağlam duruyordu.
Belki birkaç tel daha ak düşmüş saçlarına.

Aynı benim gibi şaşkın şekilde bana bakıyordu.

“Sen… Sen ne arıyorsun burada?
Ağlamalı mı, bağırmalı mı, koşup kaçmalı mı bilemedim.

Ama… Siz… Vefat etmiştiniz… kekeledim.

Makbule Hanım bir süre öylece kaldı, sonra sandalyeye yavaşça çöktü sanki dizlerinin bağı çözüldü.
Serkan mı söyledi?
Başımı salladım.

Mutfakta hızlıca bir sessizlik çöktü.
Demek sonunda geldin, dedi yavaşça. Ne zaman geleceğini merak ediyordum.

Hala titreyerek masaya yaklaştım.
“Hiçbir şey anlamıyorum. Serkan neden bana öldüğünüzü söyledi? Neden yıllarca beni buraya getirmedi?”

Makbule Hanım derin bir iç çekti.
Çünkü Serkan gerçeği öğrenmeni istemedi.

İçim karardı.
Ne gerçeği?

Makbule Hanım uzun bir süre gözümün içine baktı, ne kadar anlatmalı diye tartıyordu belli ki.

Serkan sadece annesini ziyarete gelmiyor buraya.

Bütün vücudum zangır zangır.

Peki neden geliyor?

Makbule Hanım koridorun ucundaki kapıyı işaret etti.
Peşine takıldım, daracık koridordan son kapıya geldik.

Kapıyı açtı.

Küçük bir oda.
İki yatak.
Yerde oyuncaklar.
Duvarda çocuksu resimler.
Bir yatakta, altı yaşında bir oğlan arabasıyla oynuyor.
Pencere kenarında, ondan biraz büyük bir kız boyama kitabı karalıyor.

Nefesim kesildi.
Onlar… kim? fısıldadım.

Küçük kız dönüp bize baktı, Serkanın gözlerinin aynısı.

Babaanne, bu kadın kim? dedi.

Dünya başıma yıkılmak tam olarak buymuş.
Makbule Hanım bana üzgünce baktı.
Serkanın çocukları onlar.

Duyduklarımın yanında, dünya yıkılmak falan bir şey değilmiş.
Ama Makbule Hanımın birazdan anlatacağı… daha da beterdi.

O anda…
Biri evin giriş kapısını açtı.

Kapı sesi…
Ne dostça, ne de aceleci.
Kesin.
Bitti.

Makbule Hanım gözlerini sıkı sıkı yumdu.

Aman… dedi.

Çocuklar aynı anda irkildi.

Sonra…
O sesi duydum.

Anne?

Serkan.

Bacaklarım yerini unuttu.

Hızlı, kararlı, tanıdık adımlar koridordan geçti… ta ki kapıda karşı karşıya gelene kadar.

Olduğu yerde dondu.
Rengi uçup gitti.
Önce bana baktı.
Sonra annesine.
Sonra çocuklara.

Bir bakışta…
Her şeyin bittiğini anladı.

Küçük kız hafifçe gülümsedi.
Baba!

O kelime içimdeki son duvarı da yıkıp geçti.

Serkan ağzını açtı, ama ilk anda söz bulamadı.
Sadece çok hızlı nefes alıyordu sanki sonu kötü biten bir maratona geç kalmış gibi.

“Bak… Açıklayabilirim” dedi sonunda.

Ben geri çekildim.

“Açıklamak mı istiyorsun?”

Kendi sesimi kendim tanıyamadım.
Titrek, kupkuru…

Küçük oğlan yataktan atlayıp Serkan’a sarıldı.
O kadar doğal.
Bu durum gizli ziyaret falan değildi.

Başka bir hayat.

Ve ben…
O hayatta yoktum.

Serkan, oğlanı otomatik kucağına aldı.
Bu hareket, itiraflardan daha kötüydü.
Çünkü alışkanlıkla yaptı.
Şefkatle.
Sevgili tecrübeyle.

Makbule Hanım sessizce izliyordu; gözleri hüzünle dolu.

Hadi artık söyle,” dedi yorgunca. “Herkesi defalarca toprağa gömemezsin.

Serkan gözlerini bir süre kapattı.

Sonra kızı işaret etti.

“Hadi… Mutfakta biraz oynayın, tamam mı?”

“Ama baba”

“Şimdi.”

Küçük kız, kardeşinin elinden tuttu ve odadan çıkıp gitti.

Geride bir sessizlik kaldı, neredeyse sağır edici.

Serkana yabancı gibi bakıyordum.
Belki de öyleydi…

Duvara yaslandı.
Çökmüş.
Mağlup.

“Çocuklar benim,” dedi.

Bu laf aramızda taş gibi düştü.

Onu anladım, dedim.

“Annelerenin ölümü sekiz yıl önce…”

Gözlerim kocaman açıldı.

“Ne?”

Serkan yutkundu.

“Elifti adı. Seninle tanışmadan önceydim. Beraberdik… ilk kızımızı oldu, sonra oğlumuz Ege geldi.”

Başını eğdi.

“Elif hastalandı…”

Makbule Hanım pencereye yanaştı.
O hikayeyi artık sayısız kez dinlemiş bile.

“Ege doğduktan birkaç ay sonra Elifi kaybettik,” dedi.
Yıkıldım.
İki çocukla baş edemedim.
Bilmiyordum, nasıl devam edilir…

Gözlerimi dikip ona baktım.

“Ve sonra bana sekiz yıl yalan söyledin?”

“Sana anlatmak istedim.”

İstemedin! Her gün onları saklamayı seçtin. Her fırsatta bahaneyle geldin, annemi ziyaret ediyorum dedin.”

Cevap vermedi.
Çünkü söyleyebilecek bir şey yoktu.
Çünkü doğruydu.

Gözlerim yanmaya başladı.

“Neden?”

Bunu neredeyse fısıldadım.
Artık öfkeyle değil, sadece kederle.

Serkan yavaşça doğruldu, yüzü bana döndü.
İlk kez…
Gerçek bir korku okudum onda.

“Çünkü seni tanıdığımda, iki çocuğum olduğunu bilseydin beni bırakırdın sandım.”

Oda buz kesti.

Makbule Hanım derin bir nefes verdi, üzgünce.

Ben gülümsedim.
Ama kırık, sinik.

Demek bana karar vermem için fırsat bile vermedin, hayatına bir dev yalan inşa ettin.

Korktum.

Korkmak mı? Annenin ölümünü sahte belgeyle kurguladın.

Serkan ellerini yüzüne kapadı.

“Avukat benim arkadaşımdı.”

Kesin bahaneyi bulmak istemiş.

İçim bulandı.
Ev yamulmuş gibiydi.

Koridora baktım, çocuklar orada kaybolmuştu.
İki masum çocuk.
Ve duvardaki her resim, sekiz yıllık yalanın sessiz tanığıydı.

O sırada Makbule Hanım araya girdi.
Sesi, sekiz yılın yorgunluğuyla doluydu.

“Onları yıllar önce kabul ettirecekti aslında herkese.”

Yana döndüm.
Serkan irkildi.

“Anne”

“Artık yeter!”
Sonra bana döndü.
“Gerçeğin hepsi, sana da ait.”

Kalbim yeniden güm güm.

Çünkü hala bir parça eksikti.
Belki en acısı…

Bakışlarıyla salonu gösterdi, pencere yanında eski bufetin üstünde bir aile fotoğrafı.

Girerken hiç dikkat etmemiştim.

Usulca yaklaştım, bacaklarım titriyordu.

Fotoğrafta Serkan, çocuklar, Makbule Hanım ve bir kadın gülerek durmuş.

Oda bir an boşaldı; nefes alamadım.

Çünkü o yüzü tanıyordum.
Çok iyi biliyordum.

O kadın… Esraydı.
En yakın arkadaşım.
Düğünümüzün nikah şahidi…

Kaderin ördüğü bu kadar büyük bir yalan, ancak Türk dizilerinde olurdu
Ama benim başıma geldi işte.

Rate article
Lifequest
Sekiz yıl boyunca eşim bana, küçük bir Anadolu kasabasındaki kayınvalidemin evine gitmeyi yasakladı.