Kocamı toprağa verdiğim gün, oğlum hayatımla ilgili planlar yapmaya başlamıştı.

Kocamı toprağa verdiğim gün, oğlum hayatımla ilgili planlarını çoktan kurmaya başlamıştı.

Yedi gün sonra, evime iki köpek ile birlikte çıktı geldi, her şeyin kararının verilmiş olduğundan emin bir huzur içindeydi.

Ona göre, ne zaman şehir dışına çıksalar köpeklere ben bakacaktım.

Bunu bana sormadı bile.

Sadece benim adıma karar verdi.

Taşıma çantalarını mutfağa bırakırken bir yandan da şunu söyledi:

Şimdi artık baba yokken, sen her seyahate çıktığımızda köpekleri alırsın yanına.

Ona göre bu çok doğaldı.

Sonuçta, artık yalnızdım.
Ve anneler -nedense- her zaman hazır ve nazır demekti.

Ben gülümsedim.

Ama Emirin hiç bilmediği bir şey vardı: aylar öncesinden, gece komodininin çekmecesinde sakladığım bir sır vardı.

Bir yıl boyunca dünyayı gezecek bir gemi turuna bilet almıştım.

İçimde yankılanan, hiç sesli söylemediğim bir cümle vardı:

Beni hafife aldın.

Çünkü oğlum benim hayatımı organize etmekle meşgulken

ben ise çoktan kaçışımı organize etmiştim.

Ve gün ağardığında, ev sessizliğe gömülmüşken, gemi limandan ayrılıyor olacaktı.

Ailem o sabah öğrendiklerinde
ne diyeceklerini bilemeyeceklerdi.

Kemal kalp krizinden öldüğünde, İstanbuldaki herkes dul kalan Nermin Aksoyun uslu, üzgün ve herkesin işine koşacak konumda kalacağını düşündü.

Ben de cenaze işlerini organize ettim, taziyeleri ve başsağlığı dileyenleri karşıladım, oğlum Emir ve kızım Zeynepin önümüde yüksek sesle konuşup bana yeni bir görev biçmesini sessizce izledim.

Faydalı anne.
Hazır büyükanne.
Evde telefon bekleyen, sorun çözen sessiz kadın.

Oysa, eşim ölmeden üç ay önce, Akdeniz, Asya ve Güney Amerikayı dolaşacak gizli bir kruvaziyer biletini çoktan almıştım.

Delilikten değil, yıllardır başkalarına bakarken kendi hayatımı unuttuğumdan yapmıştım bunu.

Cenaze haftası Emir iki kez uğradı.

İlk gelişi miras işlerini aceleyle konuşmak içindi.

İkinci kez ise eşi Esra ile birlikte, ellerinde iki taşıma çantası ve sinir bozucu bir gülümseme ile çıkageldiler.

İçindeki iki küçük köpek titrek ve gürültülüydü.

Çocuklara sorumluluk duygusu aşılayalım diye aldık, dedi Esra.

Elbette çocukların köpeklere baktığı falan yoktu.

Asıl sorumluluk yine bana kalacaktı.

Emir mutfakta ben kahve yaparken tekrar etti:

Artık baba yokken, her seyahate çıktığımızda köpekleri sana bırakıyoruz.

Sormadı bile.

Kendi başına karar verdi.

Ne de olsa, omuz silkti,
yalnızsın ve hiçbir zaman bakmak, ilgilenmek sana zor gelmedi.

Esra masanın yanına kocaman bir köpek maması çuvalı bıraktı.

Sonra buzdolabına bir kağıt astı.

Bakarış programı:

07:00 mama
13:00 yürüyüş
19:00 mama

Senin için kolaylık olur, diye ekledi.

İçimde öyle berrak bir öfke hissettim ki, tekrar nefes aldım.

Geleceğim, ailede boş bir oda gibi paylaştırılıyordu.

Ben sadece gülümsedim.

Sorgulamadım.
Ağlamadım.
Sesimi yükseltmedim.

Sadece taşıma çantasının birini okşayarak gayet sakin sordum:

Her seyahate çıktığınızda mı?

Emir omuz silkti.

Elbette. Sen her zaman her şeyi çözen olmadın mı zaten?

Dediğinde dalga geçmiyordu, övünüyordu.

Ama bu bir övgü değil, karardı.

O gece, dolabımda pasaportum, biletim ve kruvaziyer rezervasyonumun çıktısının durduğu çekmeceyi tekrar açtım.

Liman olan Karaköyde kalkış saati:

Cuma sabahı, 06:10.

Otuz altı saatten az kalmıştı.

Tam o sırada telefonum çaldı.

Emirdi.

Açtım.

Ve tam kararı en sonlandıran cümleyi duydum:

Anne, sakın tuhaf planlar yapma. Cuma hem anahtarı hem köpekleri bırakıyoruz.

Emir, annesinin başka seçeneği olmadığından emindi.

Ama o gece Emir mışıl mışıl uyurken, Nermin Aksoy çoktan hayatının en skandal kararını vermişti bile.

Saat üç buçuğu geçtiğinde,
bir valiz,
boş sokakta bekleyen bir taksi

ve ancak sabah olunca
ailemin öğreneceği büyük bir sır vardı.

Bölüm 2

O gece neredeyse hiç uyumadım. Kararsızlıktan değil, berraklıktan. Bazı kararlar cesaretten değil, yorgunluğun birikiminden doğar. Ben çocuklarımdan kaçmıyordum; beni sıkıştırmaya çalıştıkları köşeden ayrılıyordum.

Perşembe sabahı, saat yedide, sadece gerçeği anlatabileceğim tek kişi olan ablam Figeni aradım.

Yarın gidiyorum, dedim.

Kısa bir sessizlik, ardından hafif bir kahkaha, mutluluk dolu bir şaşkınlık işittim.

Çok şükür, Nermin, dedi. Sonunda!

Bütün sabah birlikteyken işlerin düzenini oturttuk. Faturaları ödedim, evrakları toparladım, tapu ve belgeleri tek klasöre koydum, iletişim numaralarını yazdım. Kaybolup gitmeyecek, kendi sınırlarını belirleyen bir kadın olarak ayrılacaktım.

Ayrıca, İstanbula yakın köpek pansiyonlarını aradım, ücret sordum, şartları öğrendim. Müsaitlik vardı. Bir aylık yer ayırttım, rezervasyonu Emir Aksoy adına yaptım. Onay mailini istedim, çıktısını aldım.

Tam öğle vakti Emir aradı, Cuma sabahı erken uçağa bineceklerinden bahsetti. Kocaelinde bir tatil köyünden, ne kadar yorulduklarından, tamamen kafalarını dinlemeleri gerektiğinden konuştu. Sessizce dinledim, sonra ekledi:

Köpeklerin mamasını ve programını bıraktık.

O cümle midemi bulandırdı. Bir kez olsun istemek isteyip istemediğimi, müsait olup olmadığımı ya da başka bir planım olup olmadığını sormadı.

Bakarız, dedim. O ise cevabımı hiç sorgulamadı.

Akşama doğru, orta boy, şık ve pratik bir valiz hazırladım. Hafif elbiseler, ilaçlar, iki roman, bir defter ve Kemal ile tanıştığım gün taktığım mavi fuları koydum.

Kemale öfkeyle gitmiyordum.

Yıllar boyunca kim olduğumu,
eş, anne, bakıcı ve evin kurtarıcısı olmadan önceki halimi unuttuğum için gidiyordum.

Yatak odasında aynaya baktım, farklı bir gözle. Hâlâ olgun, güçlü ve huzurlu güzelliğimle vardım. Başkalarının ihtiyacından bağımsız, yaşama hakkım vardı ve bunun için izin almam gerekmiyordu.

Gece on birde, taksiyi 03:30a ayarlamışken Emir bir mesaj attı:

Anne, çocuklar köpeklere bakmanı çok istedi. Bizi mahcup etme.

Üç kez okudum.

Seviyoruz, demiyordu.
Teşekkürler, de yoktu.
İyi misin? hiç yoktu.

Sadece şu vardı: Mahcup etme.

Derin bir nefes aldım, dizüstü bilgisayarımı açıp kısa bir not yazdım. Bir özür değil, tam bir gerçeklikti. Masa üstüne bıraktım, köpek pansiyon rezervasyonu ve evimin anahtarıyla beraber.

Sonra tüm ışıkları kapadım, karanlıkta oturdum, sanki yeni bir hayatın ilk nabzını bekler gibi sabahı bekledim.

Taksi 03:38de geldi.

İstanbul nemli, sıcak bir geceye bürünmüş, ben ise valizimi sessizce taşıyordum. Artık kimsenin uykusunu korumak zorunda değildim.

Kapıyı kapamadan önce son bir kez antreye baktım, yıllarca başkalarının çantalarını, mektuplarını, sorunlarını koyduğum konsola bir kez daha

Sonra kapıyı kilitleyip anahtarı posta kutusuna bıraktım.

Karaköy Limanına giderken hiç suçluluk duymadım.

Tanıdık olmayan, tarifsiz bir şey hissettim: hafiflik.

Saat 07:15te gemiye geçmiş, pencere kenarında denizi ve uyanan limanı izlerken bir kahve söyledim.

Telefonum titremeye başladı.

İlk Emir.
Sonra Zeynep.
Sonra Esra.
Sonra tekrar tekrar Emir.

Hemen cevap vermedim.

Büyük camdan İstanbulun küçülen silüetini izledim.

Sonunda mesajlara baktım. İlki Emirden, arabadaki köpeklerin fotoğrafı ve hemen bir cümle:

Neredesin?

İkincisi:
Anne, bu işin şakası yok.

Üçüncü:
Çocuklar ağlıyor.

Ve dördüncüsü, içten tek soru:
Bunu bize nasıl yapabildin?

O zaman aradım.

Emir öfkeliydi, konuşmama fırsat tanımadı.

Bizi ortada bıraktın. Biz kapıda bekliyoruz, şimdi ne yapalım?

Konuşmasının bitmesini bekledim, sonra kendimin bile şaşırdığı bir dinginlikle cevap verdim:

Benim tüm hayatımda yaptığım gibi, oğlum: bir yolunu bulursun.

Derin bir sessizlik oldu.

Bu fırsatla, köpekler için bir aylık pansiyon rezervasyonunu ve evin anahtarını masada bıraktığımı, bana ait evraklara dokunulmayacağını, seyahatimden asla vazgeçmeyeceğimi, artık vereceğim yardımın zorunlu değil, gönüllü olacağını söyledim.

Hırlayarak sordu:
Baban yeni ölmüş, şimdi tatile mi gidiyorsun?

Ben de şöyle dedim:
Tam da şimdi. Çünkü ben hala hayattayım.

Kapattı.

Zeynep yarım saat sonra yazdı.

Çok sıcak değildi ama içten de değildi:

Keşke haber verseydin.

Ona şöyle yazdım:

Yirmi yıldır başka şekillerde haber veriyorum, kimse duymadı.

O da bir daha yazmadı.

Gemi limandan ayrılırken, içimde yas, korku ve özgürlük yan yana duruyordu.

Kemal öldü; bu gerçek ve acıydı.

Ama ben onunla birlikte ölmüyordum.

Elimi korkulukta dinlendirdim, tuzlu havayı ciğerlerime çektim, şehrin küçüldüğünü izledim.

Çocuklarım bunu anlamak için haftalar mı, yıllar mı harcar bilmiyorum.

Hatta belki hiç anlamayacaklar.

Ama ilk kez, onların anlaması ya da anlamaması hayatımı etkilemeyecek.

Bir gün seni de ayakta bir zorunluluk gibi kullanmak isteyenler olursa, neden Nerminin gitmiş olduğunu anlarsın.

Bazen en büyük skandal, gitmek değil; kullanılmaya hayır demektir.

Sen olsan, o gemiye biner miydin Yoksa anlayamayacak olanlara kendini yine ve yine anlatır mıydın?

Rate article
Lifequest
Kocamı toprağa verdiğim gün, oğlum hayatımla ilgili planlar yapmaya başlamıştı.