Oğul Cenazeye Gelip Anne ve Babasının Ardından Güldü Avukatın O Zarfla Getirdiğinden Habersizdi
Arif Yılmaz, yıllar önce, köy mezarlığında yan yana duran iki sade çam tabutun önünde duruyordu. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünde kibirli bir sırıtışla tabutlara bakıyordu. Bozkır rüzgarı, yüzüne tozlar savurur, İtalyan ayakkabılarının içine toprak doldururken, Arif gözünü tabutlardan ayırmadan tiksintiyle bakıyordu. Etrafında otuz kadar köy sakini, siyahlara bürünmüş, sessizlik içindeydi.
Başörtülü kadınlar, elinde fesleğen kokan erkekler, neden ağladıklarını anlamayan çocuklar… Hepsinin ortasında Arif; üç parçalı gri takım elbisesiyle, kolunda pırıl pırıl parlayan İsviçre saatiyle, herkese yabancı bir gülümsemeyle. “Bunlar mı en iyisi?” dedi alaycı bir şekilde, solundaki tabutu işaret ederek. “Manavdan kasa alıp getirmişsiniz sanki…” Kimse cevap vermedi. Kadınlar birbirine göz ucuyla baktı.
Tabutları gece boyunca elleriyle yapan marangoz Hüseyin Usta, yumruklarını sıktı fakat bir şey demedi. Arif tabutların etrafında dolaşıyor, sanki ikinci el eşyaya bakar gibi inceleyip, “Bu çiçekler de yol kenarından toplanmış. Burası insan cenazesi mi, yoksa sokak köpeği mi gömülüyor?” diye alay ediyordu. Tabutların ortasında kalıp, tüm köylülere öyle bir cümle kurdu ki, oradaki herkesin kanı çekildi.
“Öldünüz de gene utanmaya devam ettiniz…” Artık sessizlik saygıdan değil, öfkeydendi. Tabutun başında gözleri ağlamaktan moraran Emine başını kaldırıp, dudakları titreyerek bakınca ona, “Biraz saygın olsun, Arif. Onlar senin anne baban,” dedi. Arif ise yüzüne bile bakmadı. Telefonunu çıkarıp saate göz attı, içini çekerek vakit kaybıymış gibi davrandı.
Tam o sırada, toprak yolda siyah, temiz ve sade bir otomobil durdu. Bir kadın indi arabadan; genç, ince yapılı, elinde deri çanta ve sarı bir zarf. Mezarlıkta yavaş adımlarla ilerleyip, grubun yanına geldi. Arif gördü onu, tanımıyordu. Kadın kimseyle selamlaşmadan, imam Süleyman Efendiye yanaşıp kulağına bir şeyler fısıldadı. O ise başını salladı, yüzünde ciddi bir ifadeyle.
Kadının elindeki zarfa göz diken Arif, sabahki sırıtan maskesini ilk defa düşürdü. İçini tuhaf bir ürperti kapladı. Kollarını yeniden göğsünde kavuşturdu, sanki hiçbir şey ona ulaşamazmış gibi göğe bakmaya başladı. Bilmiyordu ki, o zarf üstünde adı yazılıydı ve içindekiler, onun tüm sandıklarını yıkacaktı.
İşte buraya kadar gelmişken bir soluklanmak lazım. Şayet bu hikaye içine dokunduysa, hatırlatalım; çünkü asıl meseleye, Arifin anne babasının cenazesinde gururla gülmesinin ve o gizemli zarfta ne olduğunun nedenlerine ulaşmak için, çok uzak zamanlara dönmemiz gerek.
Yıllar önce, Anadolu yaylasının ortasında, kerpiçten yapılma bir evde, bir çocuk vardı; yalınayak, tek hayali o topraklardan kurtulmaktı. Yılmazların evi, haritada olmayan bir toprak yolun ucundaydı. Kerpiç duvarları, sac çatısı, etrafı dikenli çalılar ve arada sırada geçen koyunlar…. Ahşap kapısı asla tam kapanmaz, camı olmayan tek pencereyi ise Zehra Hanım eski bir işlemeli örtüyle örterdi.
İçeride yere sıkıştırılmış toprak, üç ayrı tabureli küçük bir masa, köşede kandillerle çevrili Ayşe Bacıdan kalma eski bir Kuran köşesi ve Zehranın üzerinde ekmek pişirdiği gömme kuzine Emekli imam Mehmet Efendi ile Zehra için bu ev, yeter de artardı. Mehmet, duvarları kendi elleriyle kurmuş, çamuru, samanı elle yoğurmuş, köyden 3 kilometre sac taşımıştı güneşte.
Bu evin, çocukluğunda kendisinden esirgenen her şeyin karşılığı, kimsenin elinden alamayacağı bir yuvaydı onun için. Zehra ise hem severdi hem de başkalarının yoksulluk dediği şeyde zenginliği bulmayı öğrenmişti. Fakat Arif için bu mümkün olmadı. Arif, kendini bildi bileli bir terslik seziyordu. Okula giden köylü çocukları, yeni ayakkabılar, pırıl pırıl çantalar, rengarenk kalemler… Arif ise babasının yamalı terlikleri, poşet yerine geçen torba ve bohçalanmış iki dilim ekmekle giderdi okula.
Diğer çocuklar alay ederdi: Bak, fakir imamın oğlu geliyor! Arif dişini sıkar, başını yere eğer, içi buz gibi olurdu. Bir gün, ömründe hiç unutamadığı bir gün, ilkokulda anneler günü için herkes annesine bir hediye getirmekle görevlendirildi. Kimisi mis kokulu çiçekler, kimisi kutular, kimisi parlak süslerle gelirken Arif, annesi Zehranın kendi eliyle işlediği küçük bir mendil getirmişti. Kâğıt bulamayınca eski gazete kocaman hediye kağıdı olmuştu. Sırası geldiğinde, arka sıradan biri bağırdı:
Bu ne ya, bulaşık bezi gibi! Tüm sınıf güldü. Öğretmen azar verse de kelimeler, Arifin içine bıçak gibi saplanmıştı. Oturduğu yerde eline sardığı mendile bakarak, midesinde onulmaz yanıkla oturdu.
O akşam eve gelince, Zehra sordu, Okulda bugün nasıldı, oğlum? Arif ona bakmadan, İyiydi, dedi ve arka tarafa gidip sessizce dağa, gökyüzüne bakarak ağlamamak için dudaklarını ısırdı. Oysa Zehra, o mendili üç gece boyunca mum ışığında, yorulan gözleriyle iğneyle uğraşarak, oğlunun baş harflerini ilmek ilmek sevgiyle işlemişti ya O mendil bir daha geri gelmedi; Arif ertesi gün okula giderken çöpe attı onu.
Bir gün, Arif on yaşındayken, ağlayarak eve geldi. Okul gezisi düzenlenmişti; şehir dışı, bilet 200 lira. Ona servet kadar. Babasının önünde durdu, Baba, okulla gezi var; 200 lira lazım. dedi sesi titreyerek. Mehmet Efendi elindeki tabureyi kenara koyup, her zamanki sakinliğiyle, Oğlum, paramız yok; ama burada her şeyden fazlasını öğrenebilirsin, yanıtını verdi. Arif sessiz kalıp, ağlamadan yattı o gece. Ama o gece, damlayan çatının altında yere serdiği hasır üstünde, kendine bir söz verdi.
Bir gün buradan mutlaka çıkacağım, dedi; zengin olacağım, babam gibi olmayacağım Bu yemin, zamanla kinine, sonra nefrete dönüştü. Her isteği reddedildikçe, aralarına bir duvar ördü. Oysa Arifin bilemeyeceği şey, kerpiç evden sadece 35-40 kilometre ötede, şehirdeki bir ofiste genç bir avukatın, akıllı yatırımlarla, arsalar ve birikimlerle Yılmaz Ailesinin üstüne nice mal mülk tuttuğuydu.
Babasının, eski sandalyeyi tamir eden o adamın, hep para yok demesinin altındaki sırrı bilemezdi; ve vakti gelince, işte tüm gerçek Arifi en acı gününde bulacaktı.
Arif, 19 yaşında bir mart sabahı, valizine üç kat tişört, birkaç resmi evrak ve kazandığı otobüs biletiyle, kimseye veda etmeden evden ayrıldı. Annesi Zehra onu kapıdan bir elinde önlüğüyle gördü; ellerinin unlarını silip, sessizce eşikte destek alarak bakakaldı. Ağlamadı, Allah yolunu açık etsin, oğlum, dedi yalnızca, ne döndü ne de seslendi. Arif elini arkaya dahi kaldırmadan yürüyüp gitti
Baba Mehmet ise kümeste tavuklara yem atıyordu. Kapı sesini, adımların yokluğunu, Arifin ardından kalan sessizliği işitti. Çıkıp bakmadı; avuçlarındaki darı taneleriyle kala kaldı. Zehra yaklaşınca, Gitti dedi o da. Gelecek Bir gün anladığında mutlaka gelecek. Yalnızca bu kadar. Ama Arif hiç gelmedi.
İstanbul’da öfkesini benzine çevirdi Arif. Ne bulduysa çalıştı: Hamallık, inşaat, dağıtım Beş kişiyle bir odada kalıyor, günde bir kez yemek yiyor, her gece kendisine babam gibi olmayacağım, diye tekrar ediyordu. On yıl geçmeden, zekâsı ve duygusuzluğu sayesinde oldukça kazançlı bir müteahhitlik şirketi kurdu. Lüks ofis, pahalı ev, son model arabalar Dışarıdan parlak, ama içten borç harç, bir kibir abidesi.
Her basamakta, köylü çocukluğunu biraz daha gömerken, bunu yapmaktan zevk alıyordu. İlk yıl annesini bir kere aradı. İyiyim anne, çalışıyorum. Zehra mutluluktan ağladı. Sonraki yıl iki kere. Sonra hiç Zehra yılmadan aradı. Her pazar akşamı, köyün hocasından telefon alıp oğlunu aradı. Üç-beş kez çalıyor, sonra telesekreter açıyordu. Hep aynı cümleyle ses bırakıyordu: Oğlum, ben annen. Halini merak ettim, seni çok seviyorum, bekliyorum
Arif o mesajları, pahalı restoranlarda yemek yerken, ortağıyla gülüşürken dinler, bazen küçümseyerek güler, bazen doğrudan silerdi. Baba Mehmet ise, kendi el yazısıyla, okul defteri yaprağına mektuplar yazar, şirketin İstanbuldaki ofisine gönderirdi. Satırlarında hava durumu, tarladaki değişiklikler, ağacın gölgesi, en sıradan şeyler Ona kızmaz, dönmesini istemez, yalnızca orada yaşamın sürdüğünü anlatırdı; beklediğini hissettirmek için. Arif ise, babasının titrek el yazısını tanır tanımaz, mektubu okumadan çöpe atar, yıllar geçerdi; cevap yoktu.
Sekiz yıl böyle geçti Bir damla umut, mesaja yanıt gelmeden, Zehra Hanım her gece kandil yakıp, Allaha oğlunun dönmesini isterdi. Fakat o dua, gerçekleştiğinde Zehra artık hayatta olmayacaktı. Çünkü beklenmedik hastalık geldi. Önce yorgunluktan sandı, sonra öksürük başladı, göğüs ağrısı Sonunda Emine zorla ilçe kliniğine götürebildi. Cevap kuru ve acıydı: Akciğerler bitmişti; pahalı ilaçlar, uzun tedavi gerekiyordu, zaman kalmamıştı.
Emine, hemen tüm vakitlerini Yılmazların evinde geçirmeye başladı; sabaha karşı gelir, Zehrayı yıkar, sıcak kompres yapar, odasını temizlerdi. Kendi çocukları büyümüş, annelerinin başkasına anne dediğini kabullenmişti. Evde işimiz var, dediğinde başlarını sallar boyun eğmeden. Özellikle akşamüstü, Zehra pencerenin yanında, toprak yolu gözler, bir gün oğlunun yürüyerek geleceğine dair umut ederdi.
Her akşam aynı soru: Emine, bugün gelir mi? Her akşam merhametli bir yalan: Olabilir Zehra Hanım, bugün de gelebilir Mehmet ise içine çekilmiş, sadece gözleriyle konuşur, su taşır, odun alır, ilaçlarını getirir Ama gözlerinde bir kırgınlık vardı. Sadece eşinin hastalığı değil, Arifin yokluğuydu ezası.
İmam Süleyman da umudu kaybolmayanlarındandı Arifi üç kez aradı. İlki telesekretere düştü, ikincisinde sekreter, Beyefendi toplantıda dedi geçti. Üçüncüde Arif bizzat çıktı telefona, Efendim hocam, ben orayla tüm bağımı kopardım. Para gerekiyorsa başkasını bulun! deyip kapattı. Süleyman Efendi telefonu yüzünde uzun süre tuttu, sonra vazgeçip, dua etti.
Zehra, kış gelince daha kötüleşti; soğuk iliklerine, öksürük insanın içini söken cinsten. Bir sabah gözleri yaşlı baktı Emineye:
Sen, bana Allahın gönderdiği evlat oldun oğlum gideli beri, dedi. Emine gözyaşlarını tutamadı, elini sıktı.
Son gece, Zehra, komodinin üstünde oğlunun küçükken çekilmiş fotoğrafını istedi. Kopmuş süt dişleriyle, yamalı önlükle mutlu gülümsemişti Arif. Göğsüne bastı resmi, Oğlum diye mırıldandı. Emine gözlerini kapattı, başının üstüne yorganı çekti ve geceyi, avluya doğru yürüyerek ağladı. O gece, kaderin hükmü tamam oldu.
Zehra oğlunu bekleyerek gitti, ama oğlu, bambaşka hayatlarda kaybolmuştu. Cenazesi basit, kendi gibi sade oldu. Hüseyin Ustanın gece elleriyle biçtiği çam tabut, çocukların tarladan topladığı birkaç çiçek, köy camiinde imamın zorla çıkan sesiyle bir dua Bütün köy, hariç Arif, oradaydı.
Baba Mehmet de cenaze boyunca ayağa kalktı, hiç ağlamadı, hiç konuşmadı, bir adım bile kıpırdamadı. Tabut toprağa inince, mezara uzun uzun baktı sanki orada başkalarının görmediği bir şey vardı. Emine, omzuna el koydu, Eve gidelim Mehmet Amca, dedi. Biraz daha kalacağım, deyip güneş batana kadar karısının mezarında dikildi.
O gece döndü eve; Zehranın her zaman oturduğu sandalyeye çöküp kaldı. O sandalyeden bir daha hiç kalkmadı.
Ertesi gün Emine yemek götürdü; aynı tabağı akşam olduğu gibi buldu. İkinci gün çorba verdi, Mehmet yine aynı yerde, elinde düğün fotoğrafı: Evin önünde gençlik halleri, Zehranın parlayan gülümsemesiyle Biraz yesen Mehmet Amca, dedi Emine. Mehmet ise Bu dünyada yiyeceğimi yedim, kızım, dedi donuk bir bakışla.
Üçüncü gün, Emine kapıyı çaldı, içeriden ses gelmedi. Açınca, Mehmet’i sandalyede, gözleri kapalı, göğsünün üstünde fotoğrafla, yüzünde huzurla buldu. Doktora göre kalp krizi; ama köyde herkes biliyordu sebebini. Mehmet, Zehradan sonra kalmak istememişti.
İmam Süleyman, Mehmetin yastığının altında kalın bir zarf buldu, “Günü gelince,” diye titrek yazılmış notla, avukat Esra Hanıma teslim edilmek için
Süleyman Efendi mezar ve cenaze hazırlıklarına koşarken, İstanbulda Arif, kravatını düzeltip mesajı dinledi; Baban ve annen vefat etti. Cuma günü cenazesi var. Bir an duraksadı görüntüde, sonra hiçbir şey olmamış gibi ceketini giyip, saati koluna takıp hayatına devam etti. Ama cenazeye gitti; sevgiden değil, miras umuduyla.
Havalimanından siyah bir cip kiraladı, köy yollarında kendi arabasını kullanmak istemedi. Süspansiyon gider, demişti sekreterine. Camları koyu, Oxford takımıyla, köylünün bir yıllık maaşına denk ayakkabılarıyla toz üzere yürüdü mezarına doğru. Tabutların başına geldi, güneş gözlüğünü gösterişli hareketle çıkarıp, herkesin yüzüne bakmasını istercesine onlara baktı.
Çam tabutlar, köy çiçekleri, ucuz mumlar Görüyor musunuz? der gibi başını salladı. Yine elleri boş gittiler. Kadınlar iç geçirip dua etti, yaşlılar yere tükürüp yüzünü çevirdi.
Etrafında dolaşıp, parmaklarıyla tabutlara vurdu: Vernik bile sürmemişsiniz.
En sonunda, Emine dayanamayıp yerinden kalktı, ellerinde yıkadığı çamaşırdan çatlamış parmakları, haftalarca ağlamaktan kızarmış gözleriyle karşısına dikildi.
Bitti mi? dedi. Gülme işin bitti mi?
Arif bir an şaşırdı, sonra küçümseyerek:
Sen kimsin bakalım?
Emine, gözlerinin içine bakarak:
Ben, annen öldüğünde gözlerini kapatanım; babana son yemeğini yedirenim. Her gece, sen şirketinde hayalindeki adam olurken, ben buradaydım Arif! Annen, öldüğünde ağzında senin adın vardı; baban, ellerinde senin fotoğrafınla öldü Sesini sonuna kadar çıkardı, Sen onların mezarında dalga geçtin!
Mezarlıkta ölüm sessizliği Arif konuşmak istese de ağzından tek kelime çıkmadı. Belki ilk defa utanç, acı, annesinin telefondaki sesi gözlerinde yankılandı. Fakat yutkundu, sırtını doğrultup Ben buraya kavga etmeye gelmedim. Hesabı kapatacağım, gideceğim, dedi.
Ve kader tam o anda devreye girdi. Siyah araçtan avukat Esra Hanım indi, elinde zarflı evrakla Mezarlıktakilerin önüne geçti.
Merhaba, ben Esra Yalçın. Merhum Mehmet Yılmazın yasal vasiyetini okumaya geldim. Vasiyetin ailesinin ve köyünün önünde okunması istendi. Arif için para, miras kelimesi bir ışık gibi yanmaya başladı. Hesap başladı: Belki arsa, belki biraz birikim, borçlarımı kapatır
Esra çantadan noter belgesi çıkardı.
Ben Mehmet Yılmaz, şu mal varlığımın sahibiyim: Gürdallı ve Karahisar köylerinde 400 dönüm tarla, şehirde üç daire, toplamda 19 milyon TLlik yatırım, 6.5 milyon TL nakit birikim
Arifin yüzünde kahkaha dondu, kulağında uğuldayan tek şey: 19 milyon Kredi borcunu, villa taksitlerini, iflası kurtaracağı rakamı kaç kez hesapladı bir anda. “Ben tek mirasçısıyım” fısıltısıyla iş bitmiş sandı.
Ama Esra devam etti. “Bütün mal varlığını, Karahisardaki Yetim Yurduna bağışladım. Noterde kayıttı, değiştirilemez, itiraz edilemez…”
Köy ahalisi sustu, Arifin içindeki kibir, yavaşça sönen bir mum gibi yüzünden silindi.
Nasıl yani? Ben oğluyum
Esra zarftan ekstra bir mektup çıkardı, Babadan oğula özel bir mektup var, ister burada oku, ister yalnızken.
Arif, mecburen, Okuyun dedi.
Arifim Bu satırları okuduğunda, ben ölmüş olacağım. Annen benden önce gitti, onun yokluğunda ben de kendimi yalnız hissettim. Benim gerçek hikayemi kimse bilmemiştir; seni kandırmadım, sana kızmadım, ama yetim yurdunda bırakıldım bebekken. Adım Mehmet, soyadım Yılmaz; sadece yurtta edindim bu kimliği. 16 yaşında cebimde bir bohça ve sırtımda tek gömlekle köyden çıktım, söz verdim: Bir gün yurt çocuklarına geri vereceğim.
Paradan hiç eksik olmadık; ama ben gerçek zenginliğin bankada değil, insan gönlünde olduğuna inandım. Senin alamadığın her istekte, o paranın çoktan yurt çocuklarına ait olduğunu biliyordum. Hatalarım oldu, farkındayım; ama sevgimi, emeğimi, örnekliğimi vererek büyüttüm seni. Keşke görebilseydin, oğlum Parayı değil, sevgiyi görebilseydin.
Şimdi ihtiyacı olan, yalnız büyüyen, gerçek sevgiyi arayan çocuklara bağışladım. Bir gün anlarsan, baban için değil, kendin için üzül.”
Mektup bitti, Esra uzattı zarfı Arifin elleri titredi, köy halkı, hatta en sert adamlar bile ağlıyordu. Arif, iki tabutun arasında, servetlik takım elbisesiyle, elinde yüzünden daha ağır o sarı mektupla öylece kaldı.
Köylüler tabuta dokunarak birer birer ayrıldılar
Son kalanlardan Emine, yanına gelip, Bir gün kıymetini anlar mısın, bilmiyorum, dedi gözleriyle veda ederek yürüdü gitti.
Arif mezarlıkta yalnızdı. O an gözlerinden yaşlar süzüldü; toprağa çöküp, elleriyle gözlerini kurulamaya çalıştı. Cebindeki araba anahtarlarını çıkarıp toprağa fırlattı.
Yanına yavaşça yaklaşan Süleyman Efendi, yanında yere oturdu; hiçbir şey demeden. Sonra cebinden bir fotoğraf çıkardı, eski, kenarı yıpranmış, köşe lekeli.
“Bunu baban sana vermemi istedi,” dedi. Arif titreyen elleriyle aldı, bakınca dünyası yıkıldı: Altı yaşındaki kendisi, kerpiç evin önünde, dişleri kırık, üstünde üç beden büyük tişört, arkasında annesi Zehra, mutfak önlüğünde, ezilmiş elleriyle, babası Mehmet, gölge gözlerini kısarken İkisinin gözlerinde tarifsiz bir sevgi.
Arif fotoğrafı göğsüne bastırıp, oracıkta çocuklar gibi ağladı. Otuz yıl boyunca açmadığı telefonlar, okunmayan mektuplar, annesinin sesi, bir bohçada sakladığı mendil, yıkanmayan sandalyedeki babası için…
İşte o bozkır rüzgarı, Arifin içini dışını tozla savururken anladı ki, bir ömür gözünde büyüttüğü zenginlik, yalnızca birkaç gerçek sevgili ile var olmuştu ve en büyük servet, şimdi mezarın toprağında kalandı… Arif Yılmaz; elindekinin kıymetini, ancak her şey bittikten sonra anladı.
Ve köylüler, o sırada, rüzgâr içinde Arifin o eski neşesinin son yankısı gibi gözlerinden silinip gitti. Artık, kimse onun neşesini, o dezgah üzerinden yükselen gülüşünü, bir daha duymayacaktı. Çünkü Arif Yılmaz, gerçek zenginliğin, kaybettiğinde anlaşıldığını yaşadı ve kimse ona, bundan fazlasını anlatamazdı.




