Benim Sırrım

Sırrım

Dün yumuşayan, bugünse kırağı gibi sertleşen kara sırtüstü yatmak garip bir şekilde insana huzur veriyordu. İçimde bir sıcaklık, göğsümü parçalayan, şakaklarımda zonklayan bir kan devinimi, dudaklarımda yanık bir kuruluk. Yüzüm alev alev yanıyor, göğsümde sızlayan en ufak bir kıpırtı bile nefesimi kesiyordu.

Avucumla bir avuç kar aldım, yavaşça, neredeyse felçli gibi ağzımı zorla açıp o beyaz nemli topu dilimin üstüne koydum. İlk başta serinliği hoşuma gitti, ama ardından gelen metalik bir tat her şeyi bozdu. Diş etlerimden sızan kan, beni öksürtüyor, yutmak zorunda bırakıyordu. Kendimi döndürüp tükürmeye hiç gücüm kalmamıştı.

Kar, acımı biraz olsun uyuşturuyordu. Minnettardım buna, bedava anestezi şükürler olsun! Fakat soğuk, acıyı kökten bitirmiyordu, sanki biraz uzaklaşıyor, güneşin düştüğü o kırmızı ufka gidiyordu. Batışı izlemek de canımı acıtıyordu, gözlerim parlak ışıktan kavruluyordu.

Gözlerimi sımsıkı kapadım; artık o düzgün, kocaman yuvarlak bana sadece soluk sarı, belirsiz bir şekil gibi görünüyordu.

Keşke sürünerek uzaklaşıp, bir çukurda, derede, hendekte gizlenip kendi sıcaklığımda bir köpek misali titreyip ağlayabilseydim Ama yoktu buna da gücüm. Bacaklarım odun gibi, arada bir kasılıyor, buzun üzerinde takılı kalıyordu.

Kendimi yana atmaya çalışırken sağ kolumun artık bana ait olmadığını hissettim, sanki omzuma iğne gibi bıçak saplanıyordu.

Hadi bakalım Olmazsa başka türlü deneriz! diye dişlerimi sıkarak fısıldadım. Kendi sesimi duymak, boğuk ve kısık, içimi ürpertti.

Sol tarafımda biraz daha iyiydim. Sonunda biraz çabalarla doğruldum, ama elim yine kara saplandı, vücudum tekrar kara değdi.

Ölmek. Şimdi, burada Belki de tek çözüm buydu. Son bulacak her şey. Sonrası umurumda bile değildi artık. Hakkımdan gelemeyeceğim bir lokmaya göz diktim, kendi suçumdu, haddimi aşmıştım. Kaçamayacağım belliydi artık.

Sabah olunca cesedimi arayacaklardı. Söz vermişlerdi. Ama Belki kurtlar önce ulaşır? Onların da karnı aç O zaman düşmanlarımla alay edeceğim. Onlara sadece kemiklerim kalacak

Çabucak bastı gece. Uykum gelmişti. Bilincim karardı, bir pençenin arasında debelenen bir balık gibi dalıp çıktım zaman zaman. Sonra yeniden acı, gözüme kıpkırmızı ışıklarla çakar, damarlarımda dolaşır, kaslarımı seğirterek dişlerimi gıcırdatırdı. Öyle bir öfke doğdu ki içimde, güçsüz, kanadı kırık, boş ama bir o kadar da vahşi Düşmana çıplak elle saldırmak gibi silahsızsın, ama pervasızlığın korkutur onları. Bir yandan intikam isteği Kadına el kaldırmam zaten mümkün değil. O yüzden intikam da imkânsız.

Öfke aklımı çalıştırıyor, takılıp inliyor, ama yine de çalışıyordu.

Bir de karnımdan gelen o ilkel korku vardı. Ölüm korkusu. O da beni kapanmaktan alıkoyuyordu.

Sol yandaki ormandan kurt uluması geldi. Suratımı buruşturdum: Yok artık! Bu kadar kolay pes etmem! Hepiniz kurtsunuz, ister iki ister dört ayaklı olun, ama kemiklerimi size yedirmem!

Harekete geçmeli. Nereye? Fark etmez. Nasıl? O da önemsiz. Sürünerek de olsa, bu lanet yerden, hiçliğimin tam ortasından uzaklaşmalıyım.

Annem Yazık kadına. Beni bekliyor, üzülüyor, acaba nasıl? Nerede olduğumu söylememiştim, sonumu asla öğrenemeyecek Gerçi söylerler muhtemelen. Ağlayacak. Gözyaşlarından sorumlu olacağım. Babam ise bana lanet okuyacak. Hak ettim

İçime mide bulantısı yürüdü, gözlerimden yaşlar aktı; ama yanaklarımda dondu, yırtık montuma bile damlamadı

Sürünmeye başladım. Sağ elimle kaba saba kara bastım, bacaklarımı kar üzerinde debelendirdim ardımda kırmızı izler bırakarak, ama yavaş da olsa uzaklaşıyordum. Ulu, aç kurtların uğuldayan sesinden uzaklaşarak

Sonra karanlık beni yuttu. Öyle hafif, öyle tatlıydı ki. Hiçbir şey hissedemedim, hiçbir şey düşünmedim. Sıfır Cehennem bile olsa, beğendim burayı. Daha kalmak istiyorum. Hadi şeytanlar, benimle istediğinizi yapın! Yeter ki bu kırık dökük bedeni bana tekrar vermeyin

Ama cehennem bile bana fazla gelmişti. Yüzüme güneş gibi parlak, sarı bir ışık vurdu; ağzıma acı, buzlu bir su doldu.

Haydaa! Niye öyle tıkandın? Hadi öksür, hepsini çıkar! birinin eliyle yanağımda patlayan tokatları hissettim. Ağzımda zonklayan diş etlerimi daha da acıttı.

Uuugh, homurdandım itirazla, yana dönüp, kan karışık suyu kara tükürdüm.

Yaşıyorsun demek ki? Güzel! O zaman hadi bakalım, evim şurada, yakında. Şu postu serdim; yat, seni götüreceğim. Hadi ya, hâlâ beceremiyorsun mu? Gel, ben hallederim Birinin güçlü kolları beni kaldırdı, sıcak, koyun derisinden abasına sardı. Sizi ne hale getirmişler böyle! Hep aynı; gece gürültüye kulak kesilince, bu arazide birileri olur. Her defasında buraya arabalarını getirirler. Burası mezarlık gibi onlar için. Aptallar Aptal

Adam beni özenle yerleştirip mırıldandı. Sık dişini, toparlanırsın. Sonra bakarız ne yapacağımıza.

Kurtlardan bahsettim geveleyerek; düşmanlarımın geri döneceğini sayıklarken sıcak ve huzurlu bir köşede bilincimi kaybettim

Ne tatlı, ne nazik bir çocuksun sen! diye kahkahalar atıyordu Semra, yuvarlak, bembeyaz omuzlarını öperken. Süt danası ha? Süt danası mı? Yanaklarımdan tuttu, dudaklarını benimkine bastırdı, sıcak nefesimi içine çekerek bir süre hareketsiz kaldı. Sonra birden fırladı, sabahlığını aldı, kuşağını bağladı. Hadi git, artık gitmen gerek.

Semra Yumuşacık, mis gibi nişastalı çarşafın içinde gerindim. Uykum var, daha vakit erken, saate bak! Yine kovuyorsun

Son zamanlarda sık sık Semrada kalıyordum; önce yemek yedirirdi, banyoya yollar, sonra yatakları özenle sererdi. Tertemiz, ütülü. Işıkları kapatıp beni beklerdi. Sabaha kadar zaman nasıl geçerdi anlamazdım. Askere yeni gitmiş, kadın tenine aç kalmışken, duşun ardından cennete düşerdim sanki. Semra güzeldi, narindi. Beni peşinde koşan onca kızdan daha tatlıydı

Onun bembeyaz, ipek gibi bacaklarına çorap geçirirken izlerdim; perde arkasında sütyenini, elbisesini, tenini Her şeyini aynadaki yansımasından seyrederdim. Semra adeta ışıklı bir yıldız, dokunulmaz, büyüleyici bir kadındı.

Dedim ya, çık! Fermuarımı çek, defol buradan! Maksut, bak, başına iş açılır! Hadi yarın gel, duydun mu? Yarın

Bir dakika daha sarıldık, öpüştük. Sonra Semra üstüme kıyafetlerimi fırlatıp çıktı gitti.

Mutfakta ocak yanmaya başlayınca, kahve öğütücüsü, evin içine o yanık, buruk kahve aroması yayıldı. Semranın kocası, Selahattin Bey, hep sert kahve içerdi, içine biraz pul biber atar; Böyle ilahi oluyor, derdi. Semra ise karşısına oturur, narin narin yüzüne bakar, ayaklarını tabureye çeker, dikkatle davranırdı adamın adını yanlışlıkla benim adımla karıştırmasın diye.

Biraz bekledim, sonra banyoda suyla eğlenip çıktım, gömleğimi çekip mutfağın kapısında dayandım. Semra arkasını dönmüştü. Sabah güneşi sabahlığının pamuk kumaşından sızıyor, kadınlığı parlak bir gitar gövdesi gibi hatlarını gösteriyordu.

Semra, benden on beş yaş büyüktü ama hiç rahatsız etmemişti; aksine, onun gibi birinin gençlere tercihinin benim üzerimde olmasıyla gururlanıyordum.

Semra Tecrübeli, tatlı hayranlık gösterilerimi hoş gören, melodik gülen, öyle öpen ki başım dönerdi. Evinde kalmama izin veren, yüksek tavanlı, kristal avizeli, özenle dizayn edilmiş zengin dairesinde bana yemek yediren, açlığımı dindiren o kadındı. Standartları asla eksik değildi. Ben tavada kızarmış patatesi elimle yemek gibi beceriksizce yedirirken, o bana hayatın tadını gösterirdi Benle bruderschaft yapmayı severdi. Sonra geriye başını atar ve boynunu öpüşlerime sunardı.

Birbirimizi hiç tanımasak da, ben ısrar ettim; tanışmamız lazımdı. Onu bir gün metroda rastladığımda, kalabalığı yara yara kadına yanaştım, sarkıttım, yolu anlatmaya çalıştım, o ise biraz çekingen yüz çevirdi.

Yine de evine kadar refakat ettim. Apartman kapısında kovdu beni. Başımı salladım, gitmiş gibi yaptım, ama apartman açıklığında gizlendim. Işıklarının hangi pencerede yanacağını izledim.

Birinci kat pencereleri bulunduğum tarafa bakıyordu. Gölgeleri seçebiliyordum. Semra odada, perdelerin arkasında kıyafet değiştiriyordu Hayranlıktan inlemek geldi içimden; tam fena hayale dalarken apartman görevlisi beni süpürgeyle kovaladı.

Her akşam gelirim oraya. Bir çeşit takıntı olmuştu. Anneme geziyorum der, ama Semranın penceresinin altında nöbet tutardım.

Kocasını da tanıdım. Mutfak penceresi de avluya açılıyordu. Selahattin Bey, çıkık dizli eşofman ve fanilayla evde tek dolaşan zayıf, kambur adamdı. Nasıl böyle birine varmış ki? diye şaşardım içimden. Aşık mı olmuş?

Adam gazeteyi yavaş yavaş okur, Semra ona çayla birlikte kurabiye uzatırdı. Ben ise dışarıdan bakardım. Bir kez adam birden camdan bana döndü, sanki bakışımı hissetmiş gibi, perdeyi çekti. İki siluet bir araya geldi, midem bulandı. Nasıl olurdu; benim Semram böyle birine nasıl sarılırdı

Uzun süre bakışıyorduk, sonunda sıkılıp bir gün gizlice pencereden içeri, yatak odasına girdim. Eşi evde değildi bizzat ayrılışını bavullarla görmüştüm. Korkusuz oldum. Semra beni görünce korkup çığlık atmak istedi, ama hemen kalkıp, elimi ağzına kapattım. Sonra öptüm.

Ah, ne kadar güzel kokardı! Saçı, cildi, yazlık ince elbisesi Her şeyinin bir kokusu vardı

Annemin hiç parfümü olmazdı. Ya ağır fabrikamsı bir koku, ya sigara ucuz, berbat sigara içiyordu. Dişleri sarıydı. Asla ağzı açık gülmezdi. Utanırdı. Ama Semranın dişleri bembeyaz, dergi kapağı gibiydi. Annem güzel giyinmezdi. Daha önce bunu önemsemezdim; ama artık karşılaştırıyor, utanıyordum annemden. Ona bir şey almak isterdim, ama sonra paramı Semraya çiçek almakta harcadığıma üzülüyordum. Eşi ona hiç çiçek getirmezdi, ona göre işsiz, solgun, zavallının tekiydi. Evet, koca bir evi var, mobilyalar masif ağaçtan, tablolar, parıltılı yemek takımları Ama anlatıvermişti Semra: hepsi ailesinden miras. Kocası sadece kullanıyor. Kurnaz adam

Ben öyle değildim. Benim aradığım Semraydı, başka hiçbir şey istemezdim! İyi yemek, yumuşak çarşaflar güzeldi, ama samanlıkta da olsa, yanımda olsun, yine yeterdi.

Böyle, işte. Semra ya Fransız, ya İtalyan bir parfüm gibi kokardı; anlamazdım ben markasından, hoşuma giderdi sadece. Saçının, cildinin, boynunun çukurunda

Kadınımla hep gurur duydum, evet! Ona Benim kadınım diyordum. Onu fethettim; odasına daldım ve o bana boyun eğdi!

Semra ne yaparsa güzel yapardı yerken, giyinirken, sigara içerken Hepsi bir armoni, hepsi gitar tınısı gibi akıcıydı. Tanrıça! Benim tanrıçam!

İlk gecemizi asla unutmadım. O gece fazlasıyla gerçek, fazlasıyla narindi. Hiç rol yapmadı, bana dalga geçmedi, cilveye gerek duymadı. Kollarımda eridi, ben onun aşkından yandım. Sabaha beni seviyor olduğuna emindim. O diğer adamla, kocasıyla sadece bir ömür tüketiyordu. Katlanıyor, görevini yapıyordu. Ama benimle yaşayıp, nefes alıyor, kanı kızılıyor

Fakat, bazen sabahın köründe topuklarım patlaya patlaya fırlamam gerekiyordu.

Kalk aşkım! Kalk, gitmen lazım, üçüncü gecemizden sonra öperek uyandırıyordu. Kocam yakında geliyor. Haftaya gider, yine gel.

Konuşayım mı ben kocanla? Şakacı bir kahkaha attım. Erkek erkeğe. Sadece benim olmanı istiyorum, Semra! Senin kocan olmak istiyorum!

O anda Semra başını geri atıp kahkaha attı. Koyu kestane saçları yılan gibi omuzundan akıyordu. Hemen kalkıp sarıldım, öptüm.

Sen benimsin! Duydun mu? Sadece benim! Senin Selahattine kimmiş bak bakalım? Elimle deviririm!

Hiçbir şey düşünmüyorum, aşkım. Kollarımdan çıktı. Her şey böyle kalsın istiyorum; sen benim sırrım ol, ben de senin. Bazı konulara bulaşma Maksut. Hadi git, temizlik yapacağım.

O anda alındım. Karım olmak istemiyor! Nasıl olabilir?

Ama kapıyı kapatırken yanağıma uzandı, öptü. Benim için önemliydi bu. Karısı olmasa da, geceye kadar bana aitti. O da yatarken beni düşünecekti, kahvaltı hazırlarken beni hatırlayacaktı Kazanmıştım. O benim, Selahattin Bey ise boynuzlu

Maksut çıktıktan sonra, Semra feveranla temizliğe girişti. Kocası gece yarısı arayıp erken döndüğünü haber vermişti. Kibar, ama tehlikeli adam! Semra telaşla pencereyi açtı, Selahattin eve girdiğinde başka birinin kokusunu almasın diye. Ama adam anladı. Yaşlı tilki, başka bir erkeğin varlığını kokladı.

Semra, burası kokmuş! Bavulunu yere fırlattı adam.

Neyle kokmuş ki? Sanki şaşkın gibi omuz silkti, sabahlığını çekiştirdi.

Pis bir şeyle, Semra. Ne haltlar yiyorsun burada ha? Ayakkabısını çıkarırken bakışlarını kadının gözlerine dikti. Korkudan Semra zor nefes alıyordu, yüzüyle gülümsedi.

Ne diyorsun sen! Fırında tavuk yapmıştım, bozukmuş Selahattin, git ellerini yıka, masa hazır. Kahve var, köfte var. Isıtayım mı? Hadi geçir, aşkım! Özledim seni Coşkuyla söylendi.

Selahattin kadını saçından tuttu, gözlerinin içine uzun uzun baktı, sonra bıraktı, gülümsedi.

Sana hediye aldım, dene bakalım. Cebinden mendile sarılı bir şey çıkardı: küpeler. Kan kırmızısı taşlı, eski, ağır, hafif kararık. Tak dedim! Kararsızlığını görünce bağırdı. Kadın aksesuarları kurcaladı, endişeli gözlerle kocasına baktı.

Üstünde bu ne böyle, Selahattin? Bu Bu Rafın üstüne koydu, eteğine elini sildi.

Aptal! Sana öyle gelmiş. Tak şunu, hadi kahvaltıya! Semra, çabuk!

O da annesinden kalan eski halka küpeleri çıkarıp yenileri taktı, kocasına döndü; adam memnun gülümsedi. Onu bebek gibi giydirmeyi severdi. Kimi zaman ağır altın zincirlerle yatmaya zorlardı, cilde iz bırakırdı ama Selahattine göre bu eğlenceliydi.

Beş gün kalıp tekrar gideceğim. İşlerim iyi, işler yolunda. Hani tavuk nerede Semra? aniden öfkeyle kısıldı sesi.

Ne tavuğu? Kadının eli titredi, kahve masaörtüsüne döküldü. Selahattin lekelerden tiksinirdi. Annesi alkolik, harabe bir evde büyümüştü. Çöpten kemik toplayıp yemekle büyüdü. O yüzden ürünlerin en iyisi, en güzelini istemek Selahattinin hayat gayesiydi, Semra da buna dâhil.

Semranın bir nişanlısı vardı eskiden. Genç, yakışıklı bir fizikçi. Düğün günü bile alınmıştı. Fakat bir gece, karanlıkta öldürülmüştü. Tesadüf, soygun, demişlerdi.

Semra o zaman çığlık çığlığa intihar etmeye kalktı, ama hemen yakında Selahattin vardı. Ağzı laf yapan, örümcek gibi ağını ören bir adam. Semranın annesini de etkiledi, maddi destek oldu, sonra bir darbe! Babası hırsızlıktan içeri alınmak üzereydi, Selahattin araya girdi, başka birisi hapse gitti, düğün kuruldu. Gülersin. Düğünde mecbur gülersin

Şimdi de masaörtüsündeki lekeyi peçeteyle gizleyerek gülümsedi.

Tavuk ne olmuş, Semra? Çöpte yok. dedi adam.

Ay, dışarı attım, evde tutmayayım dedim.

Koca pis pis sırıttı. Doğru, öyle şey evde kalmaz Tilki her şeyi anladı.

Kocası gider gitmez, Semra beni aradı. Ben dondurma fabrikasında, soğutucu makinelerle uğraşıyordum. Kadın dondurmayı severdi, külahlı sade dondurma. Hep ona getirir, elimle yedirir, bisküvi kırıntılı dudaklarından öperdim.

Patrona kötü hissettiğimi söyleyip izin aldım, öğle sonrası hemen Semraya koştum. Ah, ne kadar özlemişim. Onun aşkına doyamıyor, tutkusunda yanıp kül oluyordum. O gün yine alev alevdi Semra Yine bana aitti.

Üç gündür eve gitmiyorum, annemi aramıyorum. Kayboldum, umurumda değil! Gencim, ihtiyacım vardı.

Annemin hastaneye kaldırıldığını, sabah babamı fabrika girişinde görünce öğrendim. Kuru, solgun, sanki adam değil gölge, böyle durmuştu.

Baba, ne işin var burada? dedim sinirle.

Anneni gece götürdüler. Yine mide Ziyaret etsen? şapkasını elinde buruşturuyordu. Her daim o eski, yağlı şapkası başındaydı.

Hangi hastane? dedim, keyfimi bozan babama hırslanarak.

Adres söyledi. Uğrayacağımı söyledim. Kendi çapında başını salladı. Ağlıyordu, gördüm, ama umurumda değildi. Annem yılda yüz defa hastaneye düşerdi; abartacak ne vardı ki?

Semra istemeden de olsa gönderdi beni, biraz da yemek hazırlayıp. Canım kadın, yufka yürekli. O bir melekti

Annem koridorda, sedyede yatıyordu; odada yer kalmamıştı. Hasta bakıcılar bağırıyor, Al şu kadını buradan! diye çatıyordu.

Nereye götüreceğim ben onu? Tedavi olması lazım! öfkeyle çıkıştım. Bir daha anneme bağırmayın, anladınız mı?!

Annem elimi tutup sakinleştirmeye çalıştı. Sinirime engel olamadım. Ne biçim hastane bu! Neden böyle saçma şeylerle zaman harcıyorum ki! Kendi hayatım var, annemin hastaneye alışkın olması gerek.

Kadıncağız Semranın gönderdiği çorbayı yavaş yavaş kaşıkladı. Ben ise sıkışık koridorda oradan buraya geçen doktorlardan rahatsız, gözüm saate takılı. Zaman İki hafta daha, Selahattin dönecek, yine Semradan ayrılacağım

Anne, yalnız başına yiyebilir misin? dedim, dayanamayıp, yiyecek dolu torbayı dizinin dibine bıraktım.

Acelem mi var oğlum? Tamam, hallederim. Maksut, yarın gelme, baban gelir, diye yüzüme gülümsedi.

Başımı sallayıp çıktım. O yemekler sonra çöp olacaktı, annem yutamayacaktı. O tek başına yine koridorda, soğuğun ortasında yatacaktı Umurumda bile değildi o sırada, aklım Semradaydı.

Kuş gibi eve uçtum; Semra yerde oturmuş ağlıyordu.

Noldu Semra? kapıda donup kaldım.

Eline birkaç parlak takıyı gösteriyordu.

Selahattin bana küpeler aldı, en son gelişinde bıraktı. Temizlemek istedim, kararınca Ama üstlerinde Maksut, bunları evden al, yok et! Korkuyorum, burada olmamalı bunlar!

Küpeleri bir beze sardı, bana tutuşturdu.

Git, çöpe at, Maksut! Çok korkuyorum! deyip makyajını dağıtarak ağlıyordu.

Dert etme! Yıkarım, kocan sorarsa merak etme. Ne var üzerinde, ne o?

Her şeyi anladım. Kocası, elde ettiklerini kimbilir kimi telef ederek, yine eve getirmişti. Daha önce de böyle olmuştu, ama bu sefer üstünde kocaman, simsiyah izler vardı; taze yara gibi, ölümcül bir yaradan kalma leke gibi

Boğazım düğümlendi, midem bulandı adeta lağımda yuvarlanmıştım.

Semra! Belki polise söylemeliyiz? Yani Yarı şaşkın bakarken sustum. Semra asla kocasını ele vermezdi.

Söyleneni yaptım; sokağa çıkıp evi ile matbaa arasındaki duvara fırlattım. İşin kötüsü, orada bizi uzun zamandır izleyen, ince, kambur bir adam vardı. Keşke fark etseydim

Gece Selahattin ve adamları geldiler. Biz hâlâ sızmış, karanlıktaydık. Kilit sessizce açıldı, koridor boyunca üç çift bot ilerledi.

Kafama inen bir yumrukla uyandım. Karanlıkta biri sürekli vuruyordu, Semra çığlık attı, sustu.

Karşı koymaya çalıştım, başım mahvoldu, ağzımda kan, rastgele yumruk sallıyorum, hep boşluğa vuruyordum. Çok içmiştim.

Biri ışığı yaktı. Selahattin koltukta bana bakıyordu. Semra yanında, gözlerini kapamıştı.

Rahatsızlık için affedersin, dedi adam. Ama birkaç şeyimi almam lazım. Semracığım, öp bakayım beni, kocan geldi!

Kadının elini çekip sarıldı; dudakları kadının tenine yapıştı.

Anla Selahattin, o Semra beni gösterdi.

İlgilenmiyorum, adam kafasını sallayıp adamına baş işareti yaptı, yeniden yumruklar indi. Kendimi savunmaya kalktım; ama gücüm tükenmişti.

Semracığım, hadi ziynetlerini topla, bana ver, ihtiyacım var.

Adam bana yanaştı. Gözüm şişmiş, nefes almakta zorlanıyordum, kim bilir, kaburgam kırıldı.

Heey böcek, sürün bakalım! dedi bana.

Selahattin Kadın telaşla dolabın önünde – Ona dokunma. Sen zaten izin vermiştin Gencecik çocuk, ben ne yapayım? Bak, sevgilim işte, hepsi burada, ağır bir çantayı adama verdi.

Adam içini açtı, onayladı.

Şimdi de en son getirdiğim küpeleri tak! diye fırladı.

Ay Selahattin, sabahlığa uygun değil, sonra takarım! diye yalandan mırıldandı Semra.

Tak, dedim! O an bir elinde silah bana doğrulttu, kurşun parke tahtasına saplandı, tırnağımı sıyırdı.

Semra, sanki bir şey arıyor gibi çekmecelerde oyalandı.

Kurtaracak bizi! Bir şey bulacak benim tatlı, sevgili Semra! diye çılgınca içimden geçiriyordum.

Yok Selahattin, yoklar! Sanki burada bıraktım, ama şimdi Boş! ellerini kaldırıp bana baktı. Ben gözlerimin kalan açıklığıyla ona bakıyordum. O çaldı! Aniden bana tekme attı, yana devrildim. Nasıl yaparsın bunu! Annenin çorbasını ben pişirdim, bana bunu yapıyorsun! Selahattin, at şu iğrenç adamı! Allahım, saatler de yok! Anneannemden kalan altın saatim Maksut başını salladı. Çürümüşsün, ben temiz sanmıştım Selahattin

O saati Semra aslında kürtajı yapan doktora vermişti. Maksuttan olabilecek bebeğini istememişti. Selahattinin kısırlığı bildiği halde Bu yüzden çocuğu doğursa kocası öldürür diye korktu. Saatle gizini ödedi şimdi de Maksutun üstüne attı.

Selahattin adamlarına kaldırın dedi, zorla ayağa diktiler. O anların çoğu silindi zihnimden sadece Semranın, o güzel ve tutkulu kadının silueti kaldı. Kocası onun arkasındaydı; adam beni yerle bir etti

Hırsızlığa tahammülüm yok, Maksut, dedi bana kar üstünde. Aşkı, yiğitliği anlarım, karımı da affederim, bana da her köyde bir Semra var. Ama hırsızlık yok! Benim olan, benimdir!..

Sıcak ruhumla, aptal yüreğimle soğuk kara uzandım; arabaların sesi, rüzgarın uğultusu, kar taneleri yüzümü deldi. Sadece şakaklarımda bir nabız kaldı, ve sevdiğim kadının beni harcadığı düşüncesi Kalbim buz kesti. Ruhum iyileşti.

Devamını siz de biliyorsunuz

O avcı kulübesinde günlerce yattım. Bir köylü ve yaşlı bir sağlıkçı geldiler, kaburgalarımı sardılar, bacaklarımda kemiğe bir şey olmadı, şükür Selahattinin adamları acımış. İki yabancı insan, beni diktiler, yamadılar. Ben dişlerimi sıkarak teşekkür ettim, onlar güldü.

Sık dişini, kardeşim. Toparlanıp koşarsın! dedi avcı.

Üç hafta sonra ayağa kalkabildim. Çıktığımda çıldırtıcı derecede parlaktı her yer. Güneş sahanı doldurmuş, kar her yanımı yakıyordu. Avcı bana güneş gözlüğü taktı.

Hadi şimdi defol, bir daha başkalarının malına göz dikme. Belki bir dahakine kurtaramazsın

Ayakkabımı giyerken kulübede konuşmalarını duydum: Selahattinin bana ödedikleri paylaşılmış. Donakaldım.

Ne dediniz şimdi? dedim fısıltıyla.

Bir şey değil, omuz silktiler. Selahattin Bey çok iyi adamdır. Cimri ama çabuk affeder. Fakat karısı yılan. Kocasının mücevherini satıyor, nasılsa bir gün kaçar diye. Yakalanırsa da, burada senin gibi gençleri harcıyor. İlk ve son değilsin. Zenginlerin tuhaflıkları Bundan böyle dişine göre lokma al deriz. Hadi Maksut. Gitsen iyi olur

Şehre akşam vakti ulaştım. Hemen hastaneye koştum. Belki anneme yetişebilirim

Bizde böyle bir hasta yok, diyerek kayıt görevlisi camı bir çırpıda kapattı. Galiba halimi görünce korkmuştu.

Lütfen bir daha bakar mısınız? diye yalvardım, döndüm eve yürüdüm.

Güneş, tıpkı ovadaki gibi, kıpkırmızı batıyordu. Korktum.

Bizim evde ışık yanıyordu. Derin bir nefes alıp sekerek kapıya koştum. Uzun uzadıya zile bastım, sonunda kapı açıldı; annem karşımda, minicik ve zayıf. Korkulu gözlerle sarılıp ağladım. Babam köşede sessizce oturdu; ben dayanamayıp baktım, gözlerimi kaçırdım.

Çok merak ettik seni oğlum, dedi annem, tabağıma kızarmış patates doldururken. Sonra Selahattin Bey aradı, bir olay yaşadığını, çabuk toparlanıp döneceğini söyledi. Şimdilik şehre gelmemeni, yoksa içeri alınabileceğini söyledi

Selahattin Bey mi? diye çatalımı düşürdüm.

Evet. Sağlık Bakanlığından biri. Hastanede yanıma geldi, özel odaya geçirdi. Maksut, ondan sen rica mı ettin? Onsuz sağ çıkamazdım

Daha ne çok şey söyledi, ağladı, başımı okşadı, babam ise sessizce izledi. Onun bakışına dayanamayınca başımı çevirdim

Yıllar geçince, eşim Asumanla pazarda yeni yıl ağacı aradık. Yakında Yılbaşı, Asuman canlı çamı, reçineli kokusunu, dökülen iğnelerini, damlayan reçinelerini sever.

Birçok çam satıcı gezdik, hâlâ aradığımızı bulamamıştık.

Şuraya da bakalım, dedi Asuman, çuvallarla çevrili tezgahı göstererek. Solgun ışıkta çırılçıplak çam iskeletleri ile köşeye yığılmış dallar vardı.

Başımı salladım. Girdik. Asuman dallara bakınırken, karanlıktan sigara tiryakisi, çatlak bir kadın sesi yankılandı:

Alacaksan al, dokunma! Elini çek, hanım!

Konuşanın yüzü aydınlığa çıktığında, bu kişinin Semra olduğunu görmek için sadece bir an yeterdi. O kadın Vücudumda izi hâlâ duran kadın. Asuman arada sorar, bazı izlerimin nereden geldiğini. Hep yalan söylerim, komik hikâyeler. Çünkü onu seviyorum, üzülmesini istemem. O gerçek, canlı, dürüst; bana bir kale gibi. Benim için kader. Onun üzülmesini asla istemem.

Semra bana baktı, tükürdü. Tanıdı

Selahattin, onu burada, soğukta çam ağacı sattırıyordu. Kendisi restoranda şampanya içiyordu. Dövmez, hakaret de etmezdi. Ama yine kandırandı. Semra her şeyini kaybetmişti. Ne bir genç, ne mal, ne güzellik kalmıştı

Asuman, gidelim buradan, dedim, yavaşça elini tuttum. Buralar kötü. Seni gerçek ormanlık yere götüreyim, kendi ağacımızı kendimiz keselim.

Asuman gülümsedi. Bana güvendi. Gerçekten seviyordu. Ve ben böyle bir mutluluğu hak ettiğime hâlâ inanamıyordum.

Ve ben, bunun için, yani hayatta kalmam, yaşadığım sevinç için Selahattin Beye teşekkür mü etmeliyim? Teşekkür mü, o gece adamlarını öldürmeye göndermediği için? İnce, kambur Selahattin beni yendi, ömür boyu minnettar etti. Bu muydu hak ettiğimBir an durduk, zaman dondu. Semranın yüzündeki o eski cazibeden eser yoktu; çam reçinesiyle yapışmış parmaklar, kırık, öksürükle dolu bir ses. Göz göze geldik; içinde kaybolduğum o bakış şimdi dik, donuk ve düşmandı. Bir zamanlar uğruna dünyayı yakacak kadar arzuladığım güzelliğin üzerinde, kar çamuruyla bulanmış bir yorgunluk asılıydı. Hayat her şeyi, herkesi yerinden etmiş, başka bir yere koymuştu. Semranın o bakışı, bana bir daha asla geri dönmeyecek bir geçmişi fısıldadı.

Elimi Asumanınkine daha sıkı kenetleyip, usulca yanından geçtim. Semra arkamızdan bir şeyler sayıkladı, ama artık kelimelerin hiçbir önemi kalmamıştı. Çocukluğumdan, sevgimden, öfkeden, ihanetten, soğuktan ve sıcaktan geriye yalnızca bir sırrın yükü kalmıştı. O sır şimdi, mevsimler değişirken, içimde usulca çözülüyordu.

Asuman elini uzattı, bir çam dalını okşadı. Bak, şu çok güzel, dedi coşkuyla. Kokusunu içine çekti, gözleri ışıldadı. O an, hayatta neyin önemli olduğunu anladım: Sıcak bir el, açık bir yüz, insanı yaşama çağıran bir gülüş. Geçmişin külleri usulca rüzgarla savruldu, Semranın izi tenimde bir an daha sızladı ve yavaşça silindi.

Birlikte pazardan çıktık, kar izimizi örttü. Birbirimize bakıp güldükgerçek, korkusuz ve yepyeni bir hayatın eşiğinde. Artık sırrım ne utanç, ne arzu, ne de geçmisin gölgesiydi. Sırrım, o an, sevgili Asumanın gözlerinde, yenilenen bir baharın vaat ettiği umut ve hayatta kaldığım için duyduğum şükrandı.

Ve insan, en sonunda, ancak bunu öğrendiğinde özgürleşiyordusoğuk gecelerden, kırık yüreklerden, kendi hatalarından. Yavaşça gülümsedim; gerçek hayat, en sonunda, karın üzerinde yeniden başlıyordu.

Rate article
Lifequest
Benim Sırrım