Aşksız Zaferin Sahibi

Aşksız Zafer

İşte bu kadar, Serhat, dedi Nermin Hanım, fincanı tabağa küçük bir tıkırtıyla koyup, bu anı kendi içinde bir zafer gibi hissetti. Artık hayat devam edebilir.

Anne, sanki satranç turnuvası kazandın gibi konuşuyorsun.

Peki, öyle olmadı mı?

Oğlu pencereye dalgınca bakıyordu. Dışarıda bir mart günüydü; gri, ıslak ve yorgun bir havada, sanki eski bir havlu gibi. Nermin Hanım oğlunun baktığı yere göz attı, ama bir ilginçlik göremedi.

Serhat, sana soruyorum: Öyle olmadı mı?

Anne, sadece gitti. Bir valizle. Ne var kutlanacak burada?

Gitmesi kutlanacak işte. Sadece bir valizle. Boş elle geldi, boş elle gitti. Hakkaniyetli oldu.

Sonunda Serhat yüzünü ona döndü. Nermin Hanım gözlerinde neyle karşılaşacağını bilemedi: kırgınlık, öfke, belki yorgunluk… Ama gördüğü, anlamlandıramadığı başka bir şeydi. Ve bu, dikkatlice bakmaması gereken bir şeydi sanki.

Ayça bu eve para yatırmıştı, dedi Serhat alçak sesle. Kendi parasıyla.

Ev benim üstüme kayıtlı. Ben sana bağışlamıştım. Ona değil.

Nasıl kayıtlı olduğunu biliyorum.

O zaman konu ne?

Serhat ceketini askıdan aldı. Nermin Hanım, sabah özel olarak, bu gün için yaptığı elmalı keki yarım bıraktığını fark etti. Kekin yarısı masada duruyordu, kimse dokunmamış.

Ben çıkıyorum, dedi Serhat.

Nereye?

Bilmem. Bir yere.

Kapı sessizce, hiç çarpmadan kapandı. Öyle bir incelik vardı ki kapayışında, sanki bir ömür boyunca hiçbir şeyi kırmamaya, gürültü etmemeye alışmış. Nermin Hanım masadaki keke baktı, sonra çatalı eline alıp oğlunun payını yedi. Elmalar hafif ekşiydi. Evin ekşisi. Alışık olduğu türden.

Kırk yedi yıldır yaşadığı evin mutfağında oturdu, şimdi her şeyin iyi olacağına inanmaya çalıştı.

Nermin Hanım altmış iki yaşındaydı. Minyon, özenli, saçlarını hep arkada küçük topuz halinde toplar, her daim sakin bir düzgünlükle hareket ederdi. Ankaraya göre iyi bir emekliliği vardı. Kırk yıl mali müşavirlik yapmış, hesabı kitabı iyi bilirdi. Beş yıl önce oğlunun eve Ayçayı getirdiği ilk anda Nermin Hanım gelininin niyetini sezmişti.

Ayça, Eskişehir yakınlarında küçük bir kasabadan çıkıp, üniversite bahanesiyle Ankaraya gelmiş, kalmış, küçük bir mimarlık bürosunda iş bulup ilk başlarda yurt odasında kalmış. Sıradan, sessiz, saçları uzun örgülü, konuşurken hafif yana bakan bir genç kadındı. Nermin Hanım insan okumayı bilirdi. Daha ilk ortak akşam yemeğinde Ayçanın gözü evdeydi. Bunu görmüştü.

Serhat farklı konuşuyordu. O, sevdiğini söylüyordu. Zaten az konuşurdu, ama Nermin Hanım onun söylediklerini de kendi filtresinden geçirir, duymak istediğini duyardı. Cevabı her zaman kendiyle aynı olurdu.

Üç yıl Serhat ve Ayça, Nermin Hanımın yasal olarak oğluna bağışladığı evde yaşadılar. Eski bir avukat dost tavsiyesiyle: Evlilikte bağışlanan mal ayrılırmış, boşanma durumunda gelin hak iddia edemezmiş. O zaman Nermin boşanmadan ziyade temkinli olmayı düşünmüştü. Her zaman temkinliydi.

Ayça eve yeni perdeler astı. Nermin Hanım bunu saygısızlık buldu. Ayça başka tabak takımı aldı. Eski, daha iyiydi Nermin Hanıma göre. Akşam yemekleri hazırlar, Nermin Hanımı da çağırır, o da gelir, kısa bir teşekkürle yer ve çıkar, adını koyamadığı yanlış giden duygularla eve dönerdi.

Sonra Ayça mutfağı yeniledi. Kendi parasıyla, bizzat konuşmalarında belirtmişti bunu. Ama Nermin Hanıma söylememişti. Her şey alındı, duvar kağıtları değişti. Nermin Hanım geldi, küçük çizgili duvarlara, beyaz dolaplara bakıp dudak büktü.

Nermin Hanım, beğenmediniz mi? diye sormuştu Ayça doğrudan. Doğrudan sormayı bilirdi. Nermin Hanım bunu sevmezdi.

Aman kızım, demişti. Çok şirin olmuş.

Şirin. O sözü, tınısıyla sanki berbatla eş anlamlı yaptı, ikisi de anladı. Ama Ayça bir şey demedi. Nermin Hanım ise hep bir haksızlık, bir kavga çıksa da hakkını savunsa diye beklerdi, Ayça ise sessizliğinin içinde hiçbir şey demeden kalmakta ustaydı.

Dördüncü yıl geldiğinde boşanma oldu. Çok sebep vardı; hepsi gerçekti, ama hiçbiri gerçek sebep değildi. Serhat uzaklaştı, sonra daha da uzaklaştı. Ayça bir şeyler sormaya, anlatmaya, istemeye çalışıyordu. O ise başını sallayıp televizyona yöneliyordu. Nermin Hanım, oğlunun her iki günde bir arayıp şikayet ettiği telefonlardan birinde, Zamanı geldi, dedi. Gerekirse en doğrudan konuşmayı bilirdi.

Serhat, bu şekilde ne sen ne o yaşayabilir.

Belki zamanla düzelir.

Hiçbir şey düzelmez. Ancak daha kötü olur.

Sonra avukat, evraklar O günkü mutfakta buluşma, kek ve mart ayı. Ayça bir valizle çıktı. Nermin Hanım pencereden izledi: küçük, gri bir valizdi. Ayça bir an bile arkasına bakmadan taksiye doğru yürüdü.

Nermin Hanım o an düşündü: işte kaybeden bir insan. Ve o an kendini uzun bir hastalıktan sonraki ilk hafiflikte hissetti.

Serhat Nermin Hanımın tek oğluydu, otuz dört yaşındaydı. Büyük bir inşaat firmasında mühendislik yapıyor, iyi kazanıyor, para konusunu açmazdı. Nermin Hanım ona karşı duyduğu sevgide bir miktar sahiplenme ve adını koyamadığı bir başka duyguyla gurur duyardı. Onu sekiz yaşında, eşi evi terk ettikten sonra yalnız büyütmüştü. O günden beri hep ikisi birlikteydi, böyle olması ona hep doğru gelmişti.

On dokuzunda fark etmişti: Serhat yalnızlığa alışkındı. Ama iyi anlamda değildi bu; o, hakkını arayamaz, kolay öfkelenemez, yalnızca sessizce boyun eğerdi. Nermin Hanım bu özelliğe terbiyelilik adını takıp içi rahat etmişti.

Serhat boşanmanın ardından bir ay yalnız yaşadı. Sonra aradı: Biriyle tanıştım, Elifle.

Nerede tanıştın?

İş yerinde, şirket toplantısında.

Nasıl bir kadınmış Elif?

İyi bir insan. Tanışmak ister misin?

Nermin Hanım tanışmaya gitti. Evde değil, bir kafede buluşıldı. İlk işaret buydu, ama anlamamıştı. Elif, Serhattan yedi yaş küçük, yirmi yedi yaşında, reklam ajansında çalışıyor, dikkat çekici giyinen, siparişte, hayatta ve muhtemelen gelecekle ilgili ne istediğini kesin bilen bir kadındı.

Nermin Hanım, dedi Elif, masasının üzerinden elini uzatırken, sanki buluşmaya davet eden kendisiydi. Hakkınızda çok duydum.

Serhattan mı?

Evet, Serhattan.

Umarım güzel şeyler, dedi Nermin Hanım, beklenen gülümsemesiyle.

Hem güzel hem başka, dedi Elif, siparişine döndü.

Nermin Hanım kalbinin altında ince bir sancı hissetti, bunu giriş kapısından giren rüzgara bağladı. Gerçekten de içeri üşüyordu.

Elif güzeldi. Ama Ayça gibi sessiz, suçluluklarla güzelliğini saklayan bir kadın değil; her an bildiğini yaşayan, farkında, cüretkar güzellikteydi. Siyah saçlar, koyu gözler, kırmızı dudak, düzgün kontur. O da suskunlukla konuşabilir, ama Elifin sessizliği bir ifade, değerlendirmeydi.

Dört ay geçmeden evlendiler. Nermin Hanım bunu bir çarşamba akşamı telefonla öğrendi.

Anne, evlendik, dedi Serhat. Bugün.

Bugün mü?

Evet. Anne, alınma sakın. Kalabalık istemedik.

Alınmam, dedi. Tebrik ederim.

Telefonu kapadı, on dakika sessizlikte oturdu, sonra çiçekleri suladı, yatmaya gitti. Sabah her şey normal görünüyordu.

Bir hafta sonra Elif eve taşındı. Çok eşyası vardı, ama kendi ince, düzenli bir kadındı. Kutular bütün koridoru kaplamıştı. Nermin Hanım ertesi gün uğradığında, Ayçanın perdelerinin sökülmüş, yerine koyu yeşil ağır perdelerin takıldığını gördü. Oda sanki büro olmuştu.

Elif, eskiler ne oldu?

Attım, dedi Elif mutfaktan.

Ama neredeyse yeniydiler?

Nermin Hanım, tarzım değildi.

Bu cevaptan sonra bir şey konuşmaya değmezdi. Nermin Hanım bunu fark etti, sustu. İlk defa tam anlamıyla sustu, içinden de konuşmadan.

İlk aylarda sık sık uğradı. Elif kovmaz, fakat varlığı ile gitmeni isterdi. Odayı terk etmez, çay koymaz, dizüstü bilgisayarını kapatmaz, kısa cevaplar verir, ilgisizce anlatırdı. Zamanla Nermin Hanım, kendi oğluna hediye ettiği evde fazlalık bir misafirhane gibi hissetmeye başladı. Bu yeni, tatsız bir duyguydu.

Serhat annesinin yanında daha da sessizdi. Çayı doldurur, bir iki bisküvi ikram eder, annesi bir şey anlattığında başını sallar, göz ucuyla karısına bakardı. O bakışta, adını koymadığı bir tedirginlik vardı. Doğru kelime korku olmakla beraber, bunu kendine itiraf etmezdi.

Ekimde Elif kapı kilitlerini değiştirdi. Serhat aradı:

Anne, biz kilidi değiştirdik. Gelirsin dersen önceden haber ver, ben açarım.

Niye değiştirdiniz?

Yani, Elif diyor ki, böyle daha güvenli.

Kimden güvenli?

Kısa ve sır dolu bir suskunluk oluştu.

Anne, artık böyle, dedi Serhat.

Nermin Hanım yirmi yıl bu evin anahtarını taşımıştı. Önce ev sahibi olarak, sonra arası mızıksız, gelinen annenin anahtarı. Kendi anahtarları arasında onu ayırıp komodinin çekmecesine kaldırdı. Hala orada duruyor.

Yılbaşı sofrası hep Nermin Hanımda kurulurdu. Yirmi yıldır değişmezdi. Salatalar yapılır, balık kızartılır, köşede çam ağacı süslenir, bu aile geleneğiydi, büyükannesinden kalmıştı. Ve titizlikle devam edilirdi.

Kasımda Elif, Serhata söylemiş, Serhat da annesine iletmişti:

Bu sene Elifin ailesine gideceğiz, İstanbula.

İstanbula mı?

Evet, tüm ailesi orada.

Peki ben?

Anne, biliyorsun, her yere yetişemiyoruz.

Nermin Hanım, yılbaşını tek başına geçirdi. Bir kişilik sofra kurdu, saat on bir buçukta şampanya açıp Cumhurbaşkanının konuşmasını izledi, bir kadeh içip bulaşıkları yıkadı, sonra erkenden yattı.

Sabah oğlunu kutlamak için aradı. Üçüncü çağrıda açtı, sesi keyifliydi.

Mutlu yıllar, anne.

Mutlu yıllar oğlum. Nasılsınız?

Güzel. Eğlenceliydi. Anne, sonra arasam olur mu? Elif daha uyuyor.

Tabi ki.

Tabi kiyi, insan hiçbir zaman derken nasıl bir tonla söylüyorsa öyle dedi. Ama o zaten duymadı.

Şubat ayında Elif ilk kez kendi geldi. Habersiz, öğleye doğru, topuklu ayakkabılı ve şık. Nermin Hanım kapıyı açtı, bir an ne diyeceğini şaşırdı.

Gel, dedi sonunda. Çay içersin mi?

İçerim.

Mutfakta oturdular. Elif mekanı sahiplenecekmiş gibi, özgüvenle gezdiriyordu bakışlarını. Nermin Hanım bardakları koydu, limonu dilimledi.

Nermin Hanım, açık konuşmak istiyorum.

Dinliyorum.

Serhat sizi her gün arıyor.

Oğlum tabii.

Anlıyorum. Ama her gün, tam bir saat. Akşamımıza, planımıza etki ediyor. Daha az olsa sanki

Nermin Hanım kaynayan suyu bardaklara boşalttı. Elleri titremiyordu. Bunun farkında olarak.

Elif, dedi yavaşça. Serhat yetişkin bir adam. Kendi kararını kendi verir, kime, ne zaman isterse arar.

Tabii. Ama yetişkin biri önce ailesiyle yaşar.

Ben de ailesiyim.

Siz annesisiniz. O başka.

Göz göze geldiler. Çay soğudu. Nermin Hanım düşündü: Ayça olsaydı, gözlerini kaçırırdı şimdiye kadar. Elif kaçırmıyordu.

Seni anladım, dedi Nermin Hanım.

Güzel, dedi Elif, sanki sadece havadan sudan konuşmuşlar gibi.

Gittikten sonra Nermin Hanım uzun süre pencere önünde durdu. Dışarıda kuzular eriyor, apartmanın önündeki karda bir çukur oluşmuştu, yansıması gri gökyüzüyle doluydu. Aklı Ayçaya gitti. Ayça böyle gelmezdi, buyurgan ve soğuk değil, bazen yanlış laf eder, ters hareket yapardı belki, ama asla keskin değildi.

İçini sıkıştıran düşünceyi itip üstüne ağır bir şey oturttu.

Serhatın aramaları seyrekleşti. Daha az arıyor, daha kısa konuşuyordu. Nermin Hanım fark etti, ses etmedi. Kendisi de aramayı azalttı; oğlunun sesi anne, misafirimiz var ya da anne, çıkıyoruz cümlesinin ardında, fonda Elifin tok ve kendinden emin sesi geliyordu.

Elif işinde başarılıydı, iyi kazanıyordu. Bunu Serhattan duyarkenki his, bağımlılık gibiydi. Elif evin her işini üstleniyor, gezilere gidiyor, yenilikler alıyordu. Etkinliğinin çapı Serhatın etrafını dolduruyor, diğer her şeye yer bırakmıyordu.

Bahar sonu Nermin Hanım habersiz gitti. Serhat kapıda gördüğünde yüzündeki ifadeden her şeyi anladı.

Anne, biliyorsun, araman gerekirdi.

Yoldan geçiyordum.

Yolun üstü müydü?

Serhat, on dakikalık mesafedeyiz.

Elif evde. Çalışıyor. Rahatsız etmek istemez.

Ben Elif için gelmedim, senin için geldim.

İçeri aldı. Mutfakta oturdular. Elif hiç görünmedi. Otuz dakika sonra Nermin Hanım kalktı, sessizce çıktı. Merdiven sahanlığında durdu; bunun bundan sonra vedasız, habersiz son geliş olduğunu anladı. Çünkü oğlunun kapı açılırkenki yüz ifadesini bir daha görmek istemiyordu.

Yazı sessizce geçti. Bahçede domates, salatalık yetiştirdi, komşusunun çocuklarını denize götürdü. Kendi torunu yoktu. Elif daha erken olduğunu söyler, kariyerini öne sürerdi. Nermin Hanım bu konuda tartışmazdı. Zaten tartışmayı çoktan bırakmıştı.

Eylülde öyle bir şey oldu ki, tesadüf dediği halde, Ankara gibi bir şehirde tesadüfe yer olmadığını biliyordu.

Market dönüşü Atatürk Bulvarında ağır ağır yürüyordu. Poşetler ağırdı, başı önde. Bir anda Ayçayı gördü.

Ayça bir ofisin önünde telefonla konuşuyordu. Üzerinde lacivert bir kaban vardı, daha önce görmemişti. Saçı omuzlarında kısalmış, örgüsü yoktu. Kahkaha atıyordu, eski gülüşünden farklıydı; bu, gerçek, içten bir kahkahaydı.

Nermin Hanım durdu, poşetlerle birlikte kaldı. Aslında yürüyüp geçmek gerekiyordu. Fakat kalakaldı.

Ayça fark etti onu. Konuşmasını bitirdi, telefonunu cebine koyup yaklaştı.

Nermin Hanım, dedi.

Ayçacığım dedi Nermin Hanım, kendisi de şaşırarak. Hiç Ayçanın yüzüne böyle hitap etmemişti.

Ne kadar iyi görünüyorsunuz, dedi Ayça. Bu, insanın pek de iyi görünmediği hâllerde söylenir, biliyordu bunu Nermin Hanım, çünkü o da söylerdi.

Sen de güzel görünüyorsun, dedi ve bu sefer yalandan değildi.

Ayça başkaydı, Nermin Hanımın hatırladığından daha kendinden emin, omuzları dik, gözleri yere kaçmıyor. Eskisi gibi değildi.

Burada mı çalışıyorsun? dedi, başıyla ofisi işaret ederek.

Müdürlük yapıyorum, dedi Ayça. Altı ay önce kendi işimi açtım. İç mimarlık ofisi.

Kendi işin ha?

Evet.

Nasıl açtın? dedi Nermin Hanım ama sorduğuna pişmandı.

Ayça alınmadı. Ya da belli etmedi.

Üç yıl iki yerde çalıştım, dedi. Gündüz şirkette, akşam özel işler. Biriktirdim. Geçen yıl tek başıma küçük bir ev aldım. Fazlası gerekmez bana.

Nermin Hanım poşetlerin birden ağırlaştığını hissetti.

Ev mi aldın?

Bir oda bir salon, Bahçelievlerde. Yetiyor bana.

Yalnız mı yaşıyorsun?

Yalnız. Seviyorum.

Kısa bir sessizlik oldu. Çınar dallarından arabaların gölgesi geçmişti.

Ayçacığım, dedi Nermin Hanım yavaşça, ne diyeceğini bilmeden, bu konuşmayı planlamamıştı.

Nermin Hanım, dedi Ayça usulca, benim toplantım var şimdi, on dakika kaldı.

Tabii

Her şey gönlünüzce olsun.

Senin de.

Ayça ofise yürüdü. Kapıda bir an dönüp baktı; yüzünde ne öfke ne hüzün vardı. Sadece huzur, her şeyle barışmışlık.

Nermin Hanım eve döndü, poşetleri mutfağa bıraktı, ürünü yerleştirdi, ellerini yıkadı. Çorba yaptı, yedi, tabağı yıkadı, pencere önüne oturdu.

Kendi kendine söylendi: Ev bende kaldı. Oğlum da bende. Ayça ise bir hiç ile çıktı.

Ama oğlu artık haftada bir arıyordu, bazen on günde bir. Yılbaşı yine Elifin ailesinde, çünkü Elif öyle dedi.

Ayça Bahçelievlerde ev aldı.

Nermin Hanım yatağa gidip uzandı. Gözlerini kapattı, uyumadı, sadece dinlenir gibi yaptı. Dışarda hava kararıyordu, kalkıp ışığı açmaya zahmet etmedi.

Ekimde Elif, Serhata İstanbulda yaşamak istediğini söyledi; Ankaranın ona dar geldiğini, şirketinin genel müdürlük pozisyonunu önerdiğini ve bunu kaçırmaması gerektiğini anlattı.

Serhat, pazar günü annesini aradı:

Anne, konuşmamız lazım.

Konuş.

Belki taşınacağız.

Nereye?

İstanbula. Elifin işi.

Nermin Hanım uzun bir suskunluk yaşadı.

Ne zaman?

Henüz belli değil. Konuşuyoruz. Bil istedim.

Sağ ol haber verdiğin için.

Anne, lütfen böyle soğuk olma.

Nasıl yani, soğuk?

Soğuksun.

Serhatcığım, ben soğuk değilim. Dinliyorum sadece.

Yeniden sustu.

Anne, evi kiraya verebiliriz. Gitsek bile boş durmaz, biraz gelir olur. Sen de kiracılara göz kulak olursun, yakındasın zaten.

Nermin Hanım, evine başkalarını gözetlemek fikrinin ne demek olduğunu anladı: Anahtarı olmayan, tamamen dışarıdan bakılan insan olmak.

Düşünürüm, dedi.

Tamam. Anne, üzülme. İstanbul yakın, hızlı trenle üç saat. Gelip gideriz.

Tabii.

Yine tabii dedi, yine hiçbir zaman demek gibi. Oğlu yine duymadı.

Kasımda soğuk erken geldi. Nermin Hanım ilk günlerden paltoyu giydi. Çarşıya turşuluk almak için gitti, eski iş arkadaşı Gül Hanımla karşılaştı. Küçük bir kafede birer çay söylediler.

Gül Hanım torunları, yazlığı, eşinin rahatsızlıklarını anlattı. Sonra:

Ee, sen nasılsın? Serhat nasıl? Yeni gelin alıştı mı?

Alıştı, dedi Nermin Hanım. İstanbula taşınacaklar.

Vay. Seni de çağırıyorlar mı?

Hayır.

Gül Hanım başını salladı, öyle bir suskunluk vardı ki her şeyi anlatıyordu.

Nermin, pişman değil misin?

Neyden?

Ya Ayçadan. O kadar sessiz kızdı.

Sessizdi. Ama aklı evdeydi.

Hâlâ mı öyle düşünüyorsun?

Nermin Hanım bardağını bıraktı.

Geçen hafta gördüm onu.

Sonra?

Kendi evini almış. İşi, gücü yerinde.

Gül Hanım baktı. Uzun uzun baktı.

Demek ki ev için gelmemiş, dedi kısık sesle.

Gül, yeter.

Bir şey demiyorum. Sadece konuşuyorum.

Hiçbir şey bilmiyorsun. Onu orada nasıl baktığını, nasıl davrandığını görmedin.

Belki bilmiyorum. Sadece görüyorum ki şu kasım sabahı turşuluk almaya yalnız gitmişsin. Serhat ise İstanbula gidecek.

Evine yürüyerek döndü, otobüsle dönmek akıllıca olurdu ama başka yolu yoktu; yürümek iyi geliyordu, sokak insanın gitmesi gerektiğini hissettiriyordu.

Aralık ilk karla geldi. Yalnız başına çam ağacını süsledi. Koliyle getirdiği eski süsleri astı, ışıklar yandı. Ağaç güzeldi, her sene olduğu gibi.

Serhat yirmi üçünde aradı: Otuzbirinde geleceğiz.

Kısa kalacağız. Sabah uğrarız. Sonra Elifin ailesine geçeceğiz.

Peki, dedi Nermin Hanım.

Anne, bak böyle olma.

Sevindim geleceğinize. Elmalı kek de yapacağım.

Sabah on birde geldiler. Elif gösterişli bir palto, büyük bir poşet içinde şampanya ve çikolata ile çıkarıp sofraya koydu. Serhat annesini öptü. Çay içildi. Elif çoğu zaman telefona baktı ama kaba değildi, iş konuşması vardı.

Elmalı kek ister misin, Elif?

Teşekkürler, unlu yemem.

Serhat?

Tabii ki anne.

Parça parça yedi. Nermin Hanım izledi, bunun son huzurlardan biri olduğunu biliyordu; çünkü İstanbul, çünkü Elif, çünkü hayat artık istediği yoldan gitmiyordu.

Bir buçukta kalktılar. Kapıda Elif durdu, Nermin Hanıma uzun uzun baktı. Bilinmez bir anlamı vardı bu bakışta.

Nermin Hanım, siz iyi bir ev sahibisiniz. Kek de güzel olmuş.

Teşekkür ederim.

Elif başını eğip çıktı. Serhat annesini yanağından öptü.

Görüşürüz anne.

Görüşürüz oğlum.

Kapı kapandı. Nermin Hanım sofrayı topladı, kekin kalanını sardı, bardakları yıkadı. Televizyonu açtı, bakmadı.

Yalnız karşıladı yeni yılı, ikinci kez üst üste. On ikiye yakın şampanya açtı, ekrana kadeh kaldırdı, kadehini bitirdi. Ağaca baktı, ışıklar sessizce yanıyordu.

Ocakta Serhat, Martta taşınacaklarını bildirdi. Ev boş kalacaktı, misafirken gelirlerdi. Nermin Hanım telefonda başını salladı, oğlu görmez ama sanki görecek gibi.

Şubatı neredeyse hatırlamıyordu. Hep aynı; market, mutfak, televizyon, bazen Gül Hanımla sohbet. Bir kez kuaföre gidip saçını biraz kısalttı, fakat topuzu yerindeydi yine. Bazen komşusunun yazlığına yardıma gitti.

Mart başı, kar yer yer çözülmüşken, Ayçayı aradı.

Numarasını ezbere biliyordu; rakamları iyi hatırlardı, eski bir muhasebeci olarak.

Çaldı, uzun çaldı, tam kapatacakken açıldı.

Alo?

Ayçacığım. Ben Nermin Hanım.

Sessizlik. Kırgın değil, nötr bir sessizlik.

İyi akşamlar, Nermin Hanım.

İyi akşamlar. Bir şey soracaktım. Görüşebilir miyiz?

Sessizlik. Camdan bakıyordu Nermin Hanım; mart sokakları eriyordu.

Neden? dedi Ayça kibarca. Hep doğrudan sorardı.

Konuşmak istiyordum. Bazı şeyler… Yüz yüze söylemek isterim.

Uzunca bir sessizlikten sonra, olmaz derse haklı olacaktı.

Tamam, dedi sonunda Ayça. Cumartesi müsaitim. Bahçelievlerdeki o kafe, biliyorsunuz değil mi?

Bulurum.

On ikide orda olun.

On ikide, dedi Nermin Hanım. Teşekkür ederim Ayçacığım.

Evet, dedi Ayça. Başka bir şey demedi.

Cumartesi on beş dakika erken gitti. Cam kenarında masa seçti, çay söyledi. Dışarısı neredeyse bahar gibiydi, insanlar şapkasız, sanki zaman daha hızlıydı.

Ayça tam on ikide geldi, lacivert kaban, saçları nemde hafif dalgalı. Selam verdi, ceketini çıkardı, sandalyeye astı.

Merhaba.

Hoş geldin Ayçacığım. Geldiğin için sağ ol.

Ne söyleyecektiniz?

Nermin Hanım fincanı aldı, bıraktı, yine aldı.

Yanılmışım, dedi. Pek çok konuda. Hepsinde değil, çoğunda.

Ayça ifadesizce bakıyordu.

Senin hakkında önyargılıydım. Hiçbilmeden. Bu adil değildi.

Ayça sustu.

Sadece eve göz koyduğunu, oğlumu sevmediğini, işin hesabında olduğunu düşündüm.

Hala öyle mi düşünüyorsunuz?

Hayır, dedi Nermin Hanım, yavaşça, bir itiraf gibi. Hayır. Eylülde seni gördüm Bahçelievlerde. Telefonda gülüyordun. O an seni gerçek biri olarak gördüm, ev ve aile hayali kuran biri olarak. Herkes gibi.

Ayça pencereye baktı, kaldırımda bir güvercin hopluyordu.

Nermin Hanım, dedi ince bir sesle. Söyledikleriniz iyi hissettiriyor, ama ne yapacağımı bilmiyorum.

Senden bir şey istemiyorum.

Peki neden?

Çünkü söylemem gerekiyordu. Belki sana değil, ama kendim için.

Ayça ona baktı. Ne acıdı, ne zafer kazandı. Farklı bir şeyle baktı; adını koyamadığı bir şey.

Serhat nasıl? diye sordu Ayça.

İstanbula taşınıyorlar. Karısı orada çalışacak.

Anladım.

O bambaşka biri, dedi Nermin Hanım. Senin gibi değil, başka biri.

Daha iyi mi, daha kötü mü?

Nermin Hanım fincanı bıraktı.

Bilmiyorum, dedi dürüstçe. Belki yıllardır verdiği en dürüst cevap buydu.

Ayça hafifçe gülümsedi. Köşeden, alay yoktu bu tebessümde.

Bir isteğiniz var mı? Yani benden? Yardım etmem lazım mı?

Yok. Hiçbir şey. Sadece söyledim.

Tamam, dedi Ayça. O zaman gitmem gerek. İki de müşteriyle randevum var.

Tabii, geç kaldım zaten.

Ayça montunu giydi, cüzdanına uzandı.

Hesabı ben ödeyeyim, dedi Nermin Hanım.

Gerek yok.

Ayçacığım, bırak lütfen.

Bir an bakakaldı, sonra cüzdanı koydu.

Peki öyleyse.

Kapıdan çıkarken bir kez daha durdu.

Nermin Hanım, dedi, Artık üzerime alınmıyorum. Uzun zamandır. Bilmenizi istedim.

Sevindim.

Sizin için değil, kendim için. Size hak verdiğimden değil, kendim için. Demek istediğim bu.

Nermin Hanım başını salladı. Bu kez hiç laf bulamadı, uzun zamandır başına gelmeyen bir şeydi bu.

Hoşça kalın, dedi Ayça.

Hoşça kal, kızım.

Ayça çıkınca, Nermin Hanım camdan dikkatlice izledi onu. Düzgün adımlarla yürüdü. Köşede durdu, telefona baktı, bir şeyler yazdı veya okudu, sonra kayboldu.

Nermin Hanım hesabı ödeyip çıktı. Dışarda mart kokusu ile ıslak karın tanıdık havası vardı. Bu koku çocukluğundan beridir ona hep umut kokardı. Mart kokusu imkân demekti.

Atatürk Bulvarında yürürken, üç yıl önce Ayçanın gri valizle gidişini hatırladı. Pencereden bakıp kazandım dediği anı.

Ama Ayça düz yürüyordu. Geri bakmıyordu, acele etmiyordu. O zaman, kaybedenin onuru sanmıştı.

Şimdi ise başka türlü düşünüyordu. Belki o gün Ayçanın bildiği bir şey vardı, kendisinin bilmediği. Belki o, kaybettiklerine değil, gittiği yere bakıyordu.

Nermin Hanım öyle bakmayı hiç bilememişti. O hep geriye bakardı: neyi korudum, neyi tuttum, bakiye nedir.

Bakiye şimdi şöyleydi: Ev duruyor. Oğlu İstanbulda. Gelin kilidi değiştirdi, gelenekleri valizle götürdü. İlk gelin ise hiçle çıkmış, şimdi Bahçelievlerde kendi evinde, kendi işinde, sokakta gerçek bir gülümseyişle ilerliyor.

Nermin Hanım aptal biri değildi. Zeki, hesapçı, gözlemciydi. Kırk yıl muhasebe onun gözünü toplamda tutmayı öğretmişti.

Toplam şimdi buydu: Mutfakta elinde çay bardağı ile oturuyordu. Yalnız.

Arayacak kimsesi olmadığı için değil; Gül Hanım vardı, komşusu vardı, oğlu uzağa da gitse vardı. Yalnızdı, çünkü evdeki sessizlik norm olmuştu; son kez kimin öylesine uğradığını hatırlamıyordu.

Ayça uğrardı öylesine. O eski fırıncıdan börek getirirdi, kimse istemediği halde, masaya koyup, Nermin Hanım, burada lahana var, severdiniz ya, derdi. Nermin Hanım yerken hep bir hesap vardı aklında.

Çayını bitirdi, bardağını yıkadı. Akıllara kazınmış bir horoz motifli havluyla ellerini kurudu, beş yıl önce pazardan almıştı havluyu.

Sonra telefonunu aldı ve oğlunu aradı. Söyleyecek bir şey yoktu, sadece öylesine.

Anne? Her şey yolunda mı?

İyiyim Serhat. Siz nasılsınız?

İyi, taşınma işlerindeyiz. Sen?

Ben de iyiyim, dedi. Sadece aradım.

İyi, anne, sonra arayayım olur mu? Şimdi az işimiz var.

Tabii tabii, hadi kolay gelsin.

İyi misin gerçekten?

İyiyim oğlum.

Tamam anne. Görüşürüz.

Görüşürüz.

Telefonu bıraktı. Dışarda mart Bir apartmanın önünde eski bir süpürge eriyen kardan çıkıntı yapıyordu. Nermin Hanım bakıp düşünmedi, sadece baktı.

Odanın köşesinde eski bir fotoğraf albümünü çekmeceden çıkardı. Rastgele açtı.

Sekiz yaşındaki Serhat, yazlıkta, elinde bir olta kancasını tutmuş, ciddiyetle objektife bakıyor. Yanında Nermin Hanım, genç gülüyor. O zaman gerçekten gülebilirmiş; şimdi ise ne zaman bıraktığını bilmeden gülmeyi unutmuştu.

Albümde bir sonraki sayfa: Yirmi sekiz yaşında Serhat, yanında Ayça, el ele bir yana bakıyorlar. O an, Ayça sıkı tutuyor ki oğlum kaçmasın, demiş kendi kendine.

Ama şimdi, iki insanı basitçe, el ele görüyordu. Sadece öyle, herhangi bir anlam yüklemeden.

Albümü kapattı, yerine koydu.

Oda karanlıktı; güneş batınca ışık yakmaya kalkmadı, loşlukta oturdu, sessizliği dinledi.

Ayçanın sesi kulaklarında: Artık üzerime alınmıyorum. Uzun zamandır. İçinize dert etmeyin. Size hak verdiğimden değil, kendim için.

Fark buydu belki de… Ayça hep kendisi için yaptı. Nermin Hanım hep oğlu için yaptı. Sonuçta oğlu İstanbulda yaşıyordu; kendisi ise karanlık bir salonda.

Nermin Hanım ağlamadı. Yalnız başınayken ağlayanlardan değildi. Zaten nadiren ağlamıştı; en son kocası evi terk ettiğinde. Üç gün ağlamış, sonra sekiz yaşındaki Serhatı tiyatroya götürmüş, bir daha bu mevzuda hiç ağlamamıştı.

Kalkıp ışığı yaktı. Buzdolabından kekin kalanını çıkarıp, bir dilim kesti.

Dışarda hava iyice karardı; sokak lambası, turuncu ışıkla caddede neredeyse bir sıcaklık hissi yaratıyordu.

Elmalı kekini yerken pencereye bakıyordu. Cumartesi günü Gül Hanımı aramayı düşündü. Belki birlikte dışarı çıkarlar. Bir kafede, parkta, hava güzelse. Olmasa da olurdu, öylesine bir buluşma.

Bir de baharda bahçeye gidip toprağı elden geçirsem fena olmaz diye düşündü. Küçük olsa da iyi mahsül veriyordu toprağı, domateslerin fideye boğulduğuna komşular şaşardı.

Bir şey düşünmeden kek yedi, turuncu sokak ışığına baktı.

Telefon suskundu. Oğlu o akşam geri dönmemişti, taşınma telaşı olmalı. Aldırmadı, telefonu hiç eline almadı.

Komşunun kedisi duvardan bir şey mırıldandı, sonra kesildi. Petekte bir çıtırtı oldu. Hayat yine gündelik, sade.

Yarın pazara gitmeyi düşündü. Belki biraz fide alırdı. Belki daha erken, kim bilir.

Tabağı yıkadı, mutfağın ışığını söndürdü. Odaya geçti.

Uyumadan önce hep az biraz okurdu. Masasında yarım kalan bir polisiye roman duruyordu, ayraç ortalara konmuş. Sayfayı açtı, kaldığı yeri buldu.

Yirmi dakika okudu. Ama bir sayfayı üç kez okuyup yine de aklında tutamayınca kapattı.

Kitabı komodine bıraktı, ışığı söndürdü. Karanlıkta uzandı.

Ayça lacivert paltosuyla kaldırımda, düzgün adımlarla yürüyordu. Üç yıl önce gri valizle ayrılırken de öyle gitmişti. O gün, kaybedenin onuru diye düşündüğünü anımsadı.

Şimdi ise başka hissediyordu. Belki Ayça, varacağı yere odaklanıyordu, kaybettiklerine değil.

Nermin Hanım öyle bakamazdı. O, hep geriye, tuttuklarına, koruduklarına, neticeye bakardı.

Denge şu an şuydu: Ev var, oğul var, hayat devam ediyor.

Ama çok sessiz.

Yan döndü, gözlerini kapadı.

Mart gecesi, pencerenin dışında usulca geceye dönüyordu. Ertesi sabah biraz daha eriyecekti kar. Nisana belki tam biterdi. Bahar her zaman gelir, istesen de istemesen de.

Belki bir gün tekrar Bahçelievlerdeki o ofisin önünden geçer, bakardı. Özel bir sebep olmaksızın, rastlarsa. Ayça oradaysa, işindeyse. Ayça başladığı işi bırakmazdı zaten.

O da hayatı yarım bırakmazdı; çalışmayı, tamamlama huyunu, o zamanlar da fark etmişti belki de, ama bambaşka isim takardı.

Uyumadan önce bir süre daha sessizliği dinledi. Bu sessizlik, gerçekten ona aitti, otuz yedi yıllık sesizlik. Eninde sonunda, bu onun eviydi.

Duvar arkasından yine komşunun kedisi mırıldandı, sonra tekrar sustu.

Karanlıkta, Nermin Hanım düşündü, sonra düşünmemeye, sonra tekrar düşünmeye devam etti. Yarın pazara gidecek, belki biraz fide alacaktı. Belki Gül Hanımı arayacak, oğlunun martta taşınacağını, İstanbula nadiren gideceğini aklına getirdi. Hızlı tren üç saat, çok değil, diye tekrarladı.

Eğer bir dahaki karşılaşmasında Ayçayı Bahçelievlerde görürse, başka bir şey söyleyecekti. Sana da iyi günler ya da tabii ki değil. Gerçek bir şeyler söyleyecekti.

Belki de bir daha görmez. Burası küçük bir şehir, ama yine de her zaman karşılaşmazsın.

Bütün bu düşünceler gittikçe ağırlaştı, akşam tramvayının son durağa yaklaşırkenki yavaşlaması gibi. Ve bu yavaşlıkta tuhaf bir huzur buldu. İyi değil, kötü değil; hayatın kendisi gibi. Her şey olup bitmiş ve değişmez olduktan sonra, geriye sadece yaşamak kalıyor.

Yaşamaksa, Nermin Hanım hep bildiği işti.

Sabah yine saat yedide kalkacak. Çay demleyecek, pencereye bakacak. Mart gün daha da erimiş olacak.

Şehrin diğer ucunda, Bahçelievlerdeki bir odalı evde, Ayça da kalkacak. Belki daha erken, belki daha geç. O da kendi çayını demleyecek, kendi mutfağında, kendi penceresinden bakacak.

Ve her ikisi de aynı martı görecek o sabah; aynı eriyen karda, aynı aydınlanan gökyüzünde.

Sadece ayrı pencerelerden.

Nermin Hanım sonunda gerçek anlamda gözlerini kapadı.

Dışarıda, mart gecesi sessizlik içinde devam etti.

Rate article
Lifequest
Aşksız Zaferin Sahibi