Otuz yıl boyunca aynı yastığa baş koyduk. Onun uykuda nasıl nefes aldığını, kahvaltıda neyi sevdiğini ezbere bilirim. Ama o, bütün bunları bir “üniversite aşkı heyecanı”na değişip, kusursuz fotoşoplu bir kadına gitti. O gece gözyaşı dökmedim — buzluğumu buzlarla doldurdum ve bir liste yaptım. Onu geri döndürüp, kalmak için yalvartmanın yolları listesi. İlk madde: Yeni sevgilisiyle yüz yüze görüşme

Otuz yıl bir ömür gibi geçti. Şimdi geriye baktığımda, onun uykuda nasıl nefes aldığını, sabah kahvaltısında neyi sevdiğini, hangi sesi duyunca ürperdiğini ezbere bilirdim. O ise bütün bunları, “üniversite yıllarından gelen hislerini” tekrar yaşamak uğruna bıraktı; idealleşmiş bir fotoğrafa aşık oldu, bir başka kadına gitti. O gece ağlamadım. Buzdolabını buzla doldurup bir liste yaptım sadece Liste şuydu: Onu geri nasıl getiririm, nasıl kendi isteğiyle bana dönüp kalmak için yalvarmasını sağlardım? Listenin ilk maddesi: Yeni aşkını görmek.

Eskiler, ilk aşk için “çocuklukta yakalandıysan, izi yaşam boyu kalır, ama hastalık bir daha dönmez” derlerdi. Yalanmış meğer. Ya da o başkaymış.

Benim hikâyem, otuz yıllık, kerpiç gibi sağlam bir düzenin çatısında çatlak oluştuğu gün başladı. Çatlak temelden değil, en tepedeki çanak antenden yayıldı başkasının sinyalini yakalayan.

Ablamla, annemin hep tekrar ettiği cümleyle büyüdük: “En değerli şeyiniz eviniz, arabanız değil; itibarınız. Sonra ise onurunuzdur.” Annem eski kuşaktır, kuralları beton gibi sağlamdı. Herhalde bu yüzden, üniversiteden mezun olur olmaz, elimde bir tek aşk hikâyesi olmadan, Sadıkla evlendim. Ben onun ilk aşkı olmadım ama o benim ilkimdi, tekimdi. Bu konu bana dokunmamıştı. Ta ki bir sabah değişene kadar

O pazar sabahı, eski Ankara’nın, baharda mor salkımlar taze tomurcuklanırken, evimizde ağır bir sessizlik vardı. Sadık nane çayı içiyor, dalgın dalgın bir noktaya bakıyordu. Sonra bardağını koydu, parmaklarını çıtlattı ve o sessizliği baltayla yarmış gibi söyledi:

Seher… Galiba taşınacağım.

Ben alışkanlıkla ekmeğe margarin sürmeye devam ettim. Soğuk olduğundan kenarları da kırılıyordu.

İş yolculuğuna mı? dedim, ama yüzünden anladım: Hayır, iş değil.

Ayşeyle tanıştım. Hatırlıyor musun, bahsetmiştim; üniversiteden arkadaşım. Benim ilk göz ağrım Seher, bu hisler gitmemiş. Hep oradaymış, vakti bekliyormuş. Sana yalan söylemek istemem. O büyük bir ayıplık olurdu.

Sesi çınlarken, camdan bakıyordum, karşı komşunun oğlu top oynuyor. Top garaja çarptıkça “bam-bam” sesi çıkıyor; Sadıkın cümleleriyle aynı ritimde. Çocuklar büyümüş, ev büyük, yakında torunlarımız olacak O hâlâ bir şeyler söylüyor sadakat, seçemediğimiz duygular hakkında. Boğazım kupkuru; sanki kum yemiş gibiyim. Sessizce sürahiye işaret ettim.

İyi misin? Sadık kalktı, su koydu. Seher, Allah aşkına korkutma beni.

Ben mi? Sesim, gagası çatlamış bir karganın sesi kadar boğuktu. Ben iyiyim. Bilirsin, balık hep taze yenmeli. İnsanın mutluluğu gelir gider.

Bardağı diktim, su içimde buz gibi bir boşluğa aktı. Sonra kalkıp banyoya geçtim. Kilidin sesi, Sadıkın sözlerini, dünyayı benden ayırdı. Musluğu açtım, duymasın diye. Ama duyardı, hep duyardı.

Seher! Aç kapıyı! Kırarım!

Sadık, bırak, sadece yüzümü yıkayacağım!

Şaka yaptım! Çık artık! dedi kapının diğer yanından, gerçekten şaka olduğunu sandıran bir tonla.

Aynaya baktım. Karşıdan bana yorgun bir kadın bakıyordu, çamura düşmüş eski bir bebek gibi: Mat saçlar, göz altında morluklar, şişmiş bir burun. Güzel mi? Kafamı sağa sola eğdim. Allahım, benimle bunca yıl nasıl geçti ki? Demek onun yeni heyecanı varmış! Ben duygularını naftalinde saklamışım, o ise ânı kollamış.

Yüzümü buz gibi suyla yıkadım, saçımı topladım, dudaklarımı büzdüm ve tahtı henüz kaybetmiş bir kraliçe edasıyla çıktım.

Koridorda Sadık duruyordu, elleri titrek, solgun. Acınacak haldeydi. Bu hâli içimi hafifletmedi, aksine evden çıkma isteği doğdu içimde. Hâlâ onun kolonyası kokan bu evde durmak istemedim.

Sadık, çıkıyorum biraz. Sakın peşimden gelme.

Seher, ama tansiyonun? Ya kalbin?

Kalbim? acı acı güldüm. Artık bekleme modunda, sanırım. Sakın gelme.

Yanıt verecekken, montumu alıp kapıdan çıktım.

Gençlik Parkı güneş altındaydı. Genç anneler puset itiyor, yaşlı adam gazeteye gömülmüş, köpekli bir kadın cılız bir kanişi zapt etmeye uğraşıyor. Hayat akıyordu. Bir banka oturdum, kadınların yüzüne dikkatle baktım. Hangisiydi bu Ayşe? Şu bordo şapkalı mı? Yoksa gri saçlı mı? Nerede bulmuş? Eski okul arkadaşları sitesinde mi? Yoksa market sırasında mı rastlaşmışlar? Sadıkın onu araması, buluşması içimi yakıyordu. Mutlaka öğrenmem gerekirdi. Görmeliydim. Tarafsızca değil sadece; içim rahat etmezdi.

Yaklaşık kırk dakika sonra eve döndüm. Sadık hâlâ mutfakta, soğuyan çayına bakıyor.

Buradasın, demek?

Nerede olacaktım ki? Seher, konuşalım mı?

Zaten konuştuk, montumu astım. Planını söyledin, duydum; başka sorum yok.

Seher, böyle yapma.

Ne var bunda? karşısına oturdum. Sadece şunu anlamak istiyorum: O mu seni buldu, sen mi onu?

İç çekti, anladı kaçamayacak.

O bana yazdı. İki ay kadar önce. “Profilini tesadüfen gördüm,” diyor.

Tesadüf, tabii ki. Eskiler tesadüf arar internette. Sonra? Kahve mi içtiniz?

İki defa buluştuk sadece. Sohbet ettik

İlk aşkla alakalı, tabii. Kırık umutlar. Sadık, resmen çocuksun. Tövbe Adı neymiş bu prensesin? Merakta bırakma.

Sıkıldı, sandalyede kıpırdandı.

Seher, gerek yok

Bilmek istiyorum. Otuz yıllık eşini bavul için bırakan bu kadının adı ne?

Ayşe, dedi nihayet. Ayşe Yıldız.

Ayşe Sahte bir gülümseme ile tekrarladım. İçim kaynıyordu. Güzel ad. Çok var. Ben Seher; sıradan, eski, güvenli.

Seher

Sus, kalkıp kapıyı gösterdim. Mutlu ol. Ben de kendime yeni bir hayat bulurum. Spor hocasıyla mı, yoksa Orhanla mı bilmem; o yeni boşanmış.

Seher, neden böyle diyorsun? Sen böyle değilsin!

Nasılım ki? Yatak odasına girerken sırtımdan söyledim: Kahve istemiyorum. Başım ağrıyor. Yatacağım.

Yatağa düştüm, tavana baktım; gerçek acı başımda değil ruhumdaydı. Sanki biri içimi kor ateşle dağlamıştı. Bir süre Sadıkın adımlarını dinledim. Sonra sessizce dizüstümü aldım. Şimdi herkesin sırrı sosyal medyada ya. Sadıkın sayfasını açtım. Arkadaş çok, ama hiç Ayşe Yıldız yok. Silmiş mi, yoksa hiç eklemedi mi? Takipçi, beğeni, yoruma baktım, nafile.

Bir fotoğraf dikkatimi çekti: Plajda, şapkalı bir kadın, elinde kadeh. Adı: Elif. Şehri: Bodrum. Yabancı eşi var. Sadıkın arkadaş listesinde. Eski fotoğrafları karıştırınca, üniversite yıllığındaki bir fotoğrafta, uzun saçlı bir kız daire içine alınmış: “Ayşe Yıldız, grubumuzun yıldızı!”

İşte buldum! Profil kapalıydı. Biraz daha araştırınca Facebookta bulabildim. Açık profili vardı.

Profilde, dikkat çeken makyaj, büyük gözler, kürklü omuzlar. Durum mesajı: “Anı yaşa.” Psikoloji, astroloji ve yemek tarifleri gruplarına üye. Son post: “Hayat bir şans daha versin diye karşılaştırır.” Bir de kalp emojisi

O kadar öfkelendim ki laptopu yere fırlatmak istedim. İşte, tuzağını kurmuş, balık gibi Sadıkı da yakalamış. “İlk aşk,” tekrar uyanan hisler! Saçmalık. Sadece yaşı kemale ermiş, güzel fotoları, macera arayan bir kadın.

Sayfadan çıkacaktım; birden Ayşenin arkadaşları arasında tanıdık bir yüz gördüm: Şakakları kır, şık pardösü, karizmatik bakış; yeni ciple fotoğrafı var. Dikkatle baktım: Orhan! Orhan Karataş! Liseden sırf bana kitap taşıyan çocuk, bana çikolata getiren. Yirmi yıldır görmemiştim. Ankaraya göçmüş, inşaat işinde zengin olmuş, boşanmıştı.

İçimde bir heyecan, işte anahtar bu, dedim. Ayşeyle ilgili en çok bilgisi olan Orhandır. Aynı dönemin çocuklarıydı neticede.

Facebooktan mesaj yazdım: “Orhan merhaba! Beni tanıdın mı? Liseden Seher. Senden bir isteğim olacak, yarım saat ayırır mısın?”

Bir saat sonra yanıt geldi. Şehir merkezindeki “Ankara Konağı” restoranında buluşmak üzere sözleştik.

İş yerinden bir işler uydurup izin aldım (dişçi dedim.) Evde cidden uzun süredir yapmadığım bakımlar yaptım. Dolaptan, üç yıl önce kayınvalidemin doğum gününe alıp giymediğim lacivert bir elbise buldum. Saçlarıma maşayla dalga verdim, ağır makyaj yaptım (gündüz vakti!). Parfüm sıktım, topuklu giydim. Aynada bambaşka bir kadın vardı: Bugün sabah banyoda dağılan o değil; mücadeleye hazır biri.

Lokantaya yirmi dakika erken vardım. Pencere kenarından girenleri göreyim diye oturdum, bir kadeh şarap söyledim, elim az titriyordu.

Orhan tam vaktinde geldi. Kararlı giriş yaptı, gülümsemesi hafif, saçları henüz beyazlamış, kendinden emin. Gözleri bana ilişince şaşırdı, gözlerinde hayranlık da vardı.

Seher? yanımda durdu, elimi öptü, eski filmlerdeki gibi. Ağzım açık kaldı! Bir lise öğrencisi beklerken bir yıldızla karşılaşacağım aklıma gelmezdi. Çok iyi görünüyorsun.

Orhan abartma, hoşnut oldum içten içe. Vakit ayırdığın için sağ ol. Biliyorum, yoğunsun.

Senin için her zaman! Karşıma oturdu, garsona şık bir işaret yaptı. Şarap olur mu? Güzel En iyi kırmızı şarabınızdan. Seher, acıktın mı?

Emin değilim. Boğazım düğüm düğüm.

Garson getirdi. Kadehleri tokuşturduk.

Karşılaşmamıza!

Bir yudum yudumladım. Boğazımda yandı, içimi ısıttı.

Orhan kadehi bıraktım. Lafı uzatmayacağım. Kötü bir durumdayım.

Ciddiyetle dinliyordu.

Meraktayım.

Sadık, eşim, beni bırakıyor. İlk aşkı için Ayşe Yıldız. Senin arkadaş listen var.

Kaşlarını çattı, sandalyesine iyice yaslandı.

Yıldız? Ayşe mi, o muydu? hafif alay yaptı.

Facebookta Elif görünüyor, açıkladım. Sadık, Ayşe dedi. Demek meclise göre farklı isimler

Orhan güldü, sigarasına dokundu ama kapalı yerde yakmadı.

Bak Seher, doğrusu Kocan maceracı olabilir ama bu yükü fazla sırtında tutamaz. Yakınıma eğildi. Ben Ayşeyi az çok bilirim. Kalabalıkta şık, sessiz durunca çekici. Ama birlikte yaşasan

Ne olur? merakla yaklaştım. Ne anlatacaksın!

Anlatırım Bir kere çok dağınıktır. Hiç yemek yapamaz hazır ürünleri mikrodalgaya atar. İki ayrı evlilikten iki çocuk; ikisi de ayrı yaşar, çünkü analarından bıkmış. Ve inanmazsın, kadın korkunç horlar. Bir yazlıkta komşu olduk, duvarlar ince; camlar titriyor. Sadıka kolay gelsin, sabah kahvaltısı, sessizlik yok!

İçimde bir yay gevşedi. Belki de rahatlama, belki hınç

Orhan, bana çok yardımcı oldun. Ama bir şey daha lazım

Cümlemi bitiremedim; birden soğuk bir ses, kanımda yankılandı.

İşte buradasın! Telefonum çalmaktan susmadı!

Sağımızda Sadık dikiliyordu. Sapsarı, öfkeli, yumruğunu sıkmış. Yanında bir kadın, fotoğraftan hemen tanıdım: Ayşe. Canlı görününce: Kalın çene, abartılı ruj, kuşkulu bakış.

Orhancığım! diye cıvıldadı Ayşe, Sadıkın kolunu bırakıp Orhana sarıldı. Ne tesadüf!

Merhaba Ayşe, Orhan kibarca kalktı.

Sadık bana saldırırcasına yaklaştı, kolumdan tuttu, masadan hızla çekti.

Burada ne işin var? Neden onunla görüşüyorsun? Eskiden de mi vardı aranızda?

Sadık, bırak kolumu, dedim buz gibi. Sabah beni terkettin. Şimdi özgürüm.

Özgür? delirerek bakıyordu Orhana. Demek sen yeni tesellin bu adam! Ne çabuk!

Lafın bitmiş, dedim.

Bu sırada Ayşe devreye girdi. Sadık, sinir yapma. Orhan bizden; yıllardır arkadaşız. Orhanın koluna dokundu. Orhan, buraya sık gelir misin? Numaranı ver, kaybolduk.

Orhan bana baktı, hemen destek verdi: “Boşver,” der gibi. Sonra yüksek sesle:

Sadık, kabalık yapma. Seher mükemmel bir kadın. Eğer onu bırakıp da Ayşeye baktı, şuna gidiyorsan, bu senin kaybın. Ben Seherle belki daha fazla vakit geçiririm. Ne dersin Seher?

Şaşırdım ama hemen toparlandım, tatlı bir gülümsemeyle başımı onun omzuna yasladım.

Tabii ki, Orhan.

Bunun tam bir tiyatro olduğunu ikimiz de biliyorduk. Ama Sadık için ağır bir darbeydi. Daha da soldu.

Siz siz kelime bulamıyordu.

Sadık, gidelim, Ayşe huzursuzca Sadıkı çekiştirdi. Gecemizi harcama.

Evet, Sadık, dedi Orhan. Tartışma çıkarma. Zaten özgürlük senin tercihin.

Sadık önce bana, sonra Orhana, sonra Ayşeye baktı. O an, ilan ettiği özgürlükle, kendini de özgür bıraktığını, o özgürlüğün tersine döndüğünü anlamış gibiydi.

Daha konuşacağız, dedi ve başını eğip çıktı. Ayşe, hışımla arkasından fırladı.

Derin bir nefes aldım. Dizlerim boşaldı.

Sağ ol, Orhan, koltuğa çöktüm. Harika oynadın.

Rica etmem bile, ciddiyetle gülümsedi. Ama bil ki sadece oyun değildi.

Göz göze geldik. Bakışında içimi ısıtan, eski bir hüzün saklıydı.

Bugün seni görünce dedim ki, ben aptallık etmişim gençken. Senden çok daha fazla mücadele etmeliydim. Korktum, kaçtım.

Orhan Ne diyeyim ki Kafam karmakarışık.

Neyse, avucunu masaya vurdu. Laf arasında diyeyim. Şimdi güzelce yemek ye.

Akşam yemeği yedik. Orhan hayatından, işinden, kızından bahsetti. Ben ise Sadıkı düşünüyordum. Kim bilir, şimdi Ayşeyle ne hâlde? Hazır gıda, horlama Ve içimde bir kıpırtı; az önce eski kocamda kıskançlık uyandırmıştım. Kıskançlık varsa, hâlâ bir duygu vardır.

Eve geç döndüm. Girişte ışık yanıyor, Sadık bir taburede oturuyordu. Yalın, mahzun, gözleri kıpkırmızı.

Döndün

Görüyorsun işte. Neden Ayşede değilsin? İlk aşkın seni bekliyor.

Seher, yaklaştı, önümde diz çöktü. Affet beni Aptallık ettim.

Sabah da affetmiştin. Şaka yaptım, dedin ya.

Sabah şaka yapmıyordum. Cahillik ettim. Yanına gittim, Ayşeye Bir saat oturduk. Televizyon açtı, hazır köfteyi mikrodalgaya koydu, eski kocasından, çocuklardan, bel ağrısından dert yandı. Birden baktım, karşımda başka, yaşlanmış bir kadın var. Ne aşk, ne tutku Sadece hayatta küs, yalnız bir insanın hayali. Bunu fark ettim. O sırada seni düşündüm. Sabah su içerkenki halini, ellerinin titremesini. Banyodan çıktığında başını dik tutuşunu O an kaybettiğimi anladım.

Kaybetmedin Sadık. Sen attın. Arada fark var.

Odaya geçtim, koltuğa oturdum.

Anlıyorum her şeyi. Ama Orhan? Gerçekten hoşlandın mı ondan?

O eski dostum. Ve bugün bana, iyi göründüğümü ve değerli biri olduğumu söyleyen tek kişi o. Sen on yıldır demedin.

Sadık önümde diz çöktü. Ellerimi tuttu.

Seher. Aptalım ben. Yaşlı, zavallı bir adamım. Bir şans daha ver…

Bilmiyorum Sadık, başını eğdim. Bugün çok hastalandım. Sanki öldüm. Ama artık ne sen eski sensin ne de ben eski benim. Bilmiyorum.

Ne kadar beklersen bekle, razıyım. Yeter ki kovma. Gözlerinde yaş vardı. Otuz yılda onu bir kez, babası öldüğünde ağlarken görmüştüm.

Sessizce oturdum. Orhanın sözü aklımda: “Keşke daha fazla uğraşsaydım.” Ama Sadıkın elleri, kokusu; evin kokusu gibi tanıdık.

Hadi kalk, Sadık, dedim yavaşça. Yarın konuşuruz. Bugün koltukta uyu.

Peki ya sen?

Ben azcık bekleyeceğim.

Çıktı. Ben yalnız kaldım. Beynim bomboştu. Sadece sessizlik, bir de içimde bir boşluk vardı. Camdan baktım. Yağmur yağıyordu. Baharın yağmuru; asfaltı, ruhumu yıkıyordu.

Bir hafta geçti. Evde iki yabancı gibi, kibar, sessiz yaşadık. Sadık elinden geleni yaptı: bulaşık yıkadı, evi süpürdü, alışveriş yaptı. Telefondan Ayşe aradı birkaç kez; kısa kesti, sonra tamamen engelledi.

Orhan da bir iki kere aradı. Sadece hâl hatır için. Sinemaya gitmeyi önerdi. Reddettim. İstemediğimden değil, yeni bir benle, başka bir hayatla korktuğumdan. Dedi ki, “Sen manastırda değilsin. Hak ettiğin gibi, güzel yaşamaya hakkın var.”

Bugün cumartesi. Sadık sabahtan beri etrafımda dolanıyor, iki laflamak için.

Seher, hadi yürüyüşe gidelim, parkta leylaklar açmış.

İstemiyorum.

Seher… Biliyorum, sana acı verdim. Ama bilmeni istiyorum: Artık seçimim sensin. Her gün, yeni baştan, yine sensin.

Bakıyorum. Zayıflamış, çökük, çok üzgün. Gözlerinde daha önce görmediğim bir korku var: Kaybetmenin korkusu.

Peki Sadık, ya bir yıl sonra? Sıkılıp yeni bir “ilk aşk” uyanırsa?

Uyanmaz. Başını sallıyor. Son aşkım sensin. Kıymetini kaybedince anladım.

Zil çaldı. İkimiz de irkildik. Sadık kapıya gitti. Karşıdan bir kadın sesi. Ayşe!

Ayşe apartman kapısından fırtına gibi daldı. Şemsiyesiz, yağmurdan sırılsıklam, garip bir pardösüyle.

Sadık! Neden açmıyorsun? Her şeyi anladım! bağırıyor Sen yüzünden mi? bana parmağını sallıyor Sen, yaşlanmış kadının yüzünden mi?

Ayşe, git artık, dedi Sadık sertçe, Çağırmadım seni buraya.

Öyle mi? Hani bana “yaş geçiyor, hissim değişmiyor” diyordun? Yan oda da bu kadın Orhanla flört ederken sen koltukta uyuyorsun!

Peki sen nereden biliyorsun nerde uyuduğumu? Sadık birden bembeyaz kesildi.

Orhan söyledi! Görüştük! dedi pat diye ve pişman oldu.

Mezarlık gibi bir sessizlik.

Kimle görüştün dedin? Orhanla mı?

Ayşe köşeye sıkışmış fare gibi bakınıyor.

Kahve içtik yalnızca O aradı. Sadece konuşmak istedi.

Neyin var, Ayşe, gülümsüyorum, Senin Orhanla ne işin olabilir?

Gözleriyle saldırıyor:

Sana ne! Kocanı elinden alan sensin!

Ben mi alıyorum? ayağa kalkıyorum. Senin girdiğin eve bak, bağırıyorsun. Sadık, çıkar şu kadını.

Ama Sadık dona kalmış. Önce Ayşeye, sonra bana bakıyor; anlamış.

Demek Orhanla görüştün, yavaşça söylüyor. Ben burada boşvermişken

Ne yapsaydım? Ayşe bu sefer mızmızlanıyor Sen beni aramıyorsun, soğuksun, Orhan ise zengin, ilgili Yalnız kadınım neticede.

İçimden hem gülmek geliyor hem de yazık diyorum. İşte ilk aşk; bulduğunu sandığı başka bir tesellisiyle gitmeye hazır.

Neden geldin Ayşe? usulca soruyorum.

Bil diye geldim, bağırıyor birden. Kocan bir aldatıcı! O Orhan da öyle! Hepiniz aynı hızla koridora dalıyor, kapıyı çarparak çıkıyor.

Sadık bana dönüyor.

Seher bilmiyordum.

Biliyorum, bilmiyordun.

O Orhanla? başını sallıyor. Hani ilgileniyormuş gibiydi.

Evet, samimiydi de. Ama demek ki geçmişteki ilişkileri de aklında. Sadıka bakıyorum. Ne dersin, rüzgar başka yöne mi döndü?

Seher, affet beni. Bu kadına, bu acıya, körlüğüme

Pencereye yaklaşıyorum. Yağmur durmuş. Bulutların arasından güneş süzülüyor. Asfalt, binlerce ışıkla parlıyor.

Biliyor musun Sadık, Ayşe bir konuda haklı. Ben Orhanla restorana gittim. Telefonla da aradı. Ama davetine gitmedim. Seni beklediğimden değil. Çünkü bir şey fark ettim.

Neyi? nefesini tuttu.

Seninle otuz yıl yaşadım. Uykuda hangi yandan dönersin, üşüyünce ayağını hafifçe nasıl kıvırırsın, sabaha ne yersin, susunca susar mısın Ben sana kök saldım. Ağacı başka yere dikebilirsin, ama tutar mı, belli olmaz. Orhan güzel bir seraydı, ama sen benim bahçem oldun. Bakımsız, yaşlı bile olsa, benim.

Sadık derin bir nefes alıyor. Elimi tedirginlikle tutuyor.

O bahçeyle ilgileneceğim, söz veriyorum. Bütün yabani otları temizleyeceğim.

Daha çıkar otlar, derin derin iç geçiriyorum, Hayat bu.

Seher O akşam, o restoran Orhan seni sarınca Delirdim.

Kıskandın mı?

Ölümlerden döndüm. Biri sana dair bir şey yapsın istemedim. Sadece ben, başka hiç kimse.

Uzunca bakıyorum ona. Sonra başımı göğsüne dayıyorum. Kalbinin çırpınışını hissediyorum.

Sadık.

Efendim?

Sanırım ben de sensiz yapamıyorum.

İkimiz sarılıyor, kemikler çatırdıyorcasına kuvvetle.

Sağ ol.

Neden?

Bir şans daha verdin.

Pencerede güneş doluyor odaya. Dışarıda serçeler öter, toprak kokusu, leylak kokusu Şehirde bir yerlerde, Ayşe Yıldız yeni bir av arıyor olabilir. Orhan Karataş ise arabasında, hayatın her şeyi satın alınıp satılamayacağını düşünüyor.

Ama biz sustuk. Hayat kavşakta bile olsa bizi ayırmadı, tekrar birleştirdi. Çünkü ilk aşktan kuvvetli, başka bir sevgi var: O son, pas tutmaz, sessiz, güvenli, gerçek sevgi.

Başımı kaldırıp,

Hadi gel çay demleyelim. Naneli olsun.

Naneli mi? gülümsüyor. Kek aldım; vişneli, senin en sevdiğin.

Nereden bildin döneceğimi?

Biliyordum. Şaka yollu başımı öpüyor. Sadece biliyordum.

Beraber mutfağa geçiyoruz. Dışarıda bahar. Önümüzde bir hayat uzanıyor: sıradan, zor, tartışmalı günler de olacak, ama birlikte. Asıl mutluluk da bu belki. Aramayınca bulunmayan, hep evde olan. Unutsak da aşk gibi pas tutmayan bir şey; zamanı bekliyor zaten.

Rate article
Lifequest
Otuz yıl boyunca aynı yastığa baş koyduk. Onun uykuda nasıl nefes aldığını, kahvaltıda neyi sevdiğini ezbere bilirim. Ama o, bütün bunları bir “üniversite aşkı heyecanı”na değişip, kusursuz fotoşoplu bir kadına gitti. O gece gözyaşı dökmedim — buzluğumu buzlarla doldurdum ve bir liste yaptım. Onu geri döndürüp, kalmak için yalvartmanın yolları listesi. İlk madde: Yeni sevgilisiyle yüz yüze görüşme