Asuman’ın köpeği Zeyno bütün gece uluyarak sahibesi Asuman’a uyku yüzü göstermedi. Sabah kulübesine bakınca Asuman korkudan dona kaldı

Köpek Zeyna bütün gece uludu, sahibesi Sabireye göz açtırmadı. Sabah olduğunda kulübesine baktı ve korkudan olduğu yerde kaldı.

Gece adeta bir felaketti; gökyüzü bütün öfkesini yeryüzüne boşaltmış gibiydi. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, sanki dünyayı bütün kötülüklerden arındırmak ister gibi her köşeyi siliyordu.

Şimşekler geceyi parçalıyor, sarı beyaz ışıklarıyla gözleri kamaştırıyordu; gök gürültüsü öyle şiddetliydi ki, sanki yer titriyordu her patlamada.

Ağaçlar rüzgârdan bükülmüş, dallar çitlere çarpıyor, su bahçede gölcükler oluşturmuştu. Dünya kaosa sürüklenmiş gibiydi, sabahı kimse kestiremiyordu.

Ama ilk güneş ışığı tül perdeyi aştığında, her şey geçmişte kalmıştı. Fırtınadan eser yoktu, dün geceki gürültünün en ufak izi bulunmuyordu.

Gökyüzü pırıl pırıldı, masmavi yıkanmış gibiydi; hava temizdi, toprak ve yeni açmış çiçeklerin kokusu insanın içine işliyordu.

Sabire, huzursuz bir uykudan sonra gerinerek verandaya çıktı, ciğerlerine bu taze havayı çekti. Doğa yeniden doğmuştu sanki, her şey canlanmıştı.

Ama bir an dün geceki tuhaflığı hatırladı: Gece fırtınanın en şiddetli anında, sadık dostu köpek Zeyna birden hüzünlü bir şekilde ulumaya başlamıştı. Ne havlamıştı, ne hırlamıştı; adeta yaklaşan bir felaketi hisseder gibi uzun uzun ulumuştu.

Sabire pek kulak asmamıştı: Belki gök gürültüsünden korkmuştur, demişti. Ama şimdi, avluda gezinirken, içine bir huzursuzluk çöktü.

Zeyna her zaman onu verandada karşılar, kuyruğunu sallayarak üstüne atlar, kendini sevdirmek için adeta yarışırdı. Bugün her şey farklıydı. Kulübesinin en içine kıvrılmıştı, çıkmaya hiç niyeti yoktu.

Sabirenin yüreği daraldı. Ya fırtınada bir şey olduysa? Şimşekler öyle yakındı ki zarar gelmiş olabilir, diye düşündü. Yavaşça yaklaşarak fısıldadı:

Zeyna, güzelim, her şey yolunda mı?

Kulübede karanlığın içinden, mahsun ve tetikte gözlerle ona bakan bir köpek suratı çıktı. Zeyna yerinden kıpırdamadı, yanına koşmadı.

Kulağını geriye yatırmış, bakışlarında derin bir hüzün ve sahiplenici bir endişe vardı; sanki içerideki bir sırrı bekliyordu.

Noldu canım benim? Sabirenin içinden bir ürperti geçti.

Eve gidip mutfaktan birkaç dilim sucuk kesti; Zeynanın en sevdiği ödül, belki de acıkmıştır diye düşündü. Sucuk kokusu bile onu ayartamadı, kıpırdamadı.

Sanki dünyada başka hiçbir derdi yoktu, ya da içindeki eski, kadim bir annelik içgüdüsü uyandı; kulübenin içinden çıkmamak için kendini zorluyordu.

Sabire iyice endişelendi; hiçbir zaman böyle davranmamıştı Zeyna. En ağır fırtınada bile koşup kendini ona atardı.

Şimdi ise tersine, kendi köşesini koruyor, alanını hiç kimseyle paylaşmak istemiyordu. Sabirenin düşünceleri bir kara bulut gibi döndü kafasında: Yoksa hastalandı mı, ya da bir yılan ısırdı? Aman Allahım, ciddi bir şey mi var?

Hiç vakit kaybetmeden, yıllardır tanıdığı veteriner Mahir Beyi aradı. Mahir Bey, Hemen geliyorum, dedi.

Yirmi dakika sonra eski, ama bakımlı bir otomobil avluya girdi. Aracın içinden uzun boylu, yaşını göstermeyen, ince gözlüklü, elinde siyah bir çanta taşıyan bir adam çıktı.

Mahir Bey veterinerden fazlasıydı; hayvanların dilini, halini anlar, neredeyse onların yüreğini duyardı.

Durum nedir bakalım? diye sordu, etrafı kolaçan ederek.

Sabire hızlıca anlattı Zeynanın garip halini. Mahir Bey kulübenin yanına çöktü, yumuşak bir sesle çağırdı:

Kızım Zeyna, gel bakayım yanıma. Amca Mahirin sesi bu.

Ama Zeyna geri çekildi, sadece kısık bir hırıltıyla uyardı. Önceden hiç kimseye böyle yapmazdı.

Bir tuhaflık var, dedi Mahir Bey. Önceden görür görmez üstüme atlardı.

Korkarım hastalandı, dedi Sabirenin sesi titrek.

Belki kene, belki zehirli bir böcek ısırdı, Mahir Bey düşündü. İçeriden çıkarmak lazım, muayene edelim.

Sabire dikkatlice tasmasından tutup çekti. Direnmedi ama yürümek de istemedi. Dışarı çıkmak zorunda kaldığını anlayınca, isteksizce sürünerek çıktı; gözleri hâlâ kulübenin içini arıyordu.

Orada bir şey hareket ediyor! Mahir Bey heyecanla seslendi.

Sabire koştu ve olduğu yerde kaldı, gözleri kocaman açıldı.

Kulübenin en dibinde, eski bir battaniyeye büzülmüş, minik bir erkek çocuk yatıyordu. Elleriyle sıkıca sarılmış, kirli bir oyuncak araba vardı.

Yüzü bembeyaz, gözleri ağlamaktan şişmiş, üzeri yırtık pırtık, ayaklarında ayakkabı yok. Sanki dünya ile kâbus arasında unutulmuş, terk edilmişti.

Bu da ne? Mahir Beyin sesi kısılmıştı.

Kim olduğuna bak! diye fısıldadı Sabire, Çocuk bu, çocuk! Tek başıma çıkaramam, yardım et!

Tabii, tabii, Mahir Bey gözlüğünü düzeltti, dikkatlice baktı içeri. Zeyna tekrar hırladı ama Sabire onu sakinleştirdi:

Korkma güzelim, kimseye zarar vermeyeceğiz. Aferin sana, hayatını kurtardın onun.

Sabire Zeynayı verandaya çekti, Mahir Bey ise çocuğu kucakladı. Çocuk uyanır uyanmaz bir korku ile etrafına baktı ve sessizce ağlamaya başladı.

Sabire onu kucakladı sanki bir avuç kuş, neredeyse hiç ağırlığı yoktu. Üzerinde kirli, yakası yırtılmış bir tişört, lekeli bir pantolon ve yara bere dolu çıplak ayaklar vardı.

Adın ne, yavrum? diye sordu.

Çocuk cevap vermedi, sadece upuzun, korku dolu gözlerle bakıyordu; sanki bir tokat bekliyordu.

Polise haber vereceğim, dedi Sabire içeri doğru giderken. Bu çocuk mutlaka aranıyordur.

Ama Mahir Bey durdurdu:

Bekle. Ben tanıyorum bu çocuğu. Yunus bu. Melahatin oğlu Melahat Parıltı.

Sabire olduğu yerde sarsıldı. Melahat. Liseden arkadaşı olan, bir zamanlar güleryüzlü, güzel; fakat sonra her şeyini kaybedip bataklığa saplanan Melahat…

Uyuşturucu ve alkole bulaşan, başkalarının hakkına giren, gün be gün kaybolan bir kadın Defalarca şans verilmişti mahkemece. Her seferinde sonuna kadar gitmiş, cezaevlerinde yatmış, Yunusu doğurduğunda da hemen çocuk esirgeme kurumuna verilmişti.

Ama cezaevinden çıkmamış mıydı artık? diye sordu Sabire.

Çıktı. Yakın zamanda. Oğlunu aldı yanına, ama belli ki seveceği veya bakacağı yoktu. Sadece ben de anneyim görünsün diye aldı, dedi Mahir Bey.

Hep sarhoş, hep yalnız, haftalarca kapıyı açmaz, çocuk ne hâlde kimse bilmez… Yunus beş yaşına gelmiş ama iki kelime konuşamıyormuş, ne ev bilir, ne aile, ne şefkat…

Sabirenin içi acıdan ve öfkeden yakıldı. Kendi kaderini düşündü, iki defa hamile kalıp iki defa evlat acısı yaşamıştı.

Her defasında, doktorların nedenini açıklayamadığı kayıplar yaşanmış, içi boşalmış gibiydi. Ve şimdi, kollarında hayata tutunacak bir çocuk vardı terk edilmiş, unutulmuş bir hayal.

Şimdilik bende kalacak, dedi kararlı bir tonla. Yedireceğim, yıkayacağım, doyuracağım. Sonra… sonra Melahatin karşısına çıkaracağım, oğlunun hâlini göstersin diye!

Ilık su, yumuşak havlu ve bebek sabunuyla onu sildi; hangi anne özeneceği varsa göstererek. Sonra kendi tişörtünü giydirdi, battaniyeye sardı, sofraya oturttu. Yunus gözünü bile kırpmadan, sanki hemen elinden alınacakmış gibi hızlıca yemeye başladı.

Tam o sırada, Sabirenin eşi Mert içeri girdi uzun boylu, güler yüzlü, güven veren bir adam.

Canım, ne lazım? Ekmek alıp geldim dedi, sonra bir anda dondu. Bu kim?

Yunus bu. Melahatin oğlu. Kulübede buldum, Zeynanın yanında.

Mert çocuğa ve eşine baktı. Onun çocuk sahibi olamasa da her seferinde bir çocuğu görünce içinin acıdığını çok iyi biliyordu.

Anladım, dedi yavaşça. Ne ihtiyaç varsa söyle.

Ayakkabı ve kıyafet al, her şeyi yepyeni olsun.

Mert soru sormadı. Hemen çıktı, bir saat içinde dolu poşetlerle döndü. Sadece kıyafet değil, oyuncak bir kamyon da aldı, kırmızı ve parlak. Yunus uzun zamandır ilk defa güldü.

Gece, çocuk uyurken birden uyanıp fısıldadı:

Anneye gitmek istemiyorum…

Hadi uyu, kuzum, dedi Sabire. Kimse seni bırakmaz.

Mert eşini kucakladı.

O kadın annesi olsa da, bu çocuğun yeri artık burası, anladı o da, dedi.

Bir Melahate gideyim, ne oluyor, soracağım, dedi Sabire.

Melahatin evi ıssız, pencereleri kırık, içerisi alkol ve sigara kokusuna bulanmış bir harabeydi. İçerde hava çok ağırdı, sabah karanlığında duman kemiklerine kadar işliyordu.

Hani kimse var mı? dedi çatallanmış bir ses. Fatma mı geldi?

Melahat, benim, Sabire Birlikte okuduk liseden.

Aa… tanıyamadım. Ne işin var?

Oğlun bende. Kulübede buldum. Aç, üşümüş, korkmuştu.

Ne olmuş? Dışarıda kalmışsa kalmış, çocuk bu, ne olacak?

Sen annesin, nasıl böyle söylersin?

Bana akıl mı vereceksin? Getir oğlumu. Gelmezse, döverim.

O çocuk sana geri dönmeyecek, dedi Sabire, gözünün içine baka baka. Polisi ararım, buna hakkım var. Bir çocuk böyle bir evde büyüyemez.

Melahat bir anda yumuşadı.

Aman polisi arama O, benim canım

O zaman kendine gel, evini toparla, biraz nefes al. Oğluna layık yaşamaya başla. Sonra tekrar konuşuruz.

Ama bir hafta geçti, kimse gelmedi. Sabire geri döndüğünde gördü ki, Melahat yaşamıyordu; yatağında, alkol komasından ve kalp krizinden vefat etmişti.

Cenazesini Sabire ve Mert kaldırdı. Sonrasında karar verdiler: Yunusu evlat edineceklerdi.

Aylarca süren resmi başvurulardan, incelemelerden ve görüşmelerden sonra sosyal hizmetler onay verdi ve Yunus onların oğlu oldu.

İki yıl geçti. Yeniden bahar açtı. Bahçede büyümüş, neşeyle oynayan bir Yunus vardı. Arada, Zeynanın yeni doğan yavru köpekleriyle oyunculuk yapıyordu.

Oğlum dikkat et! diye seslendi Sabire.

Erkek adam yara olmadan büyümez! diyerek güldü Mert, bir yaşındayken dünyaya gelen kızları Dilanın başına şapka oturturken.

Dila mutlulukla gülüyor, abisini seyrederek bebekçe sesler çıkarıyordu. İşte o anda, tam bir aile olmuşlardı. Kan bağıyla değil, kalbin sesiyle bir aile…

İşte bu, insanlığın, merhametin ve sevginin bir hikâyesi…

Siz bu yaşanmış dramdan neler hissettiniz? Yorum bırakmayı ve beğenmeyi unutmayın.

Rate article
Lifequest
Asuman’ın köpeği Zeyno bütün gece uluyarak sahibesi Asuman’a uyku yüzü göstermedi. Sabah kulübesine bakınca Asuman korkudan dona kaldı