Yirmi yıl önce giydiğim gelinliğimi internete, elli liraya satışa koymuştum. Gelen genç kadın uygun fiyat aramıyordu, sadece bir saatliğine olsun kendini güzel hissetmek istiyordu, hayat yeniden omzuna yük olmadan evvel.
Lütfen, cuma gününden önce satma, yazmıştı mesajında. O gün maaşım yatıyor.
Neredeyse cevap vermeyecektim.
Gelinlik on yıldır dolabın en arkasında, kılıfında asılı duruyordu; bakmamayı tercih ettiğim bir eşya olmuştu artık.
Alırken bana bin iki yüz lira mal olmuştu, hep kelimesinin gerçekten sonsuza işaret ettiğine, evliliklerin sonsuza kadar sürdüğüne inandığım bir zamandı o. Boşandıktan sonra, bu dolabın önünden her geçtiğimde mideme oturan o tanıdık düğümü hissettim hep.
O yüzden ucuza koydum satışa.
Değeri bu kadar değil aslında.
Ama o eve ait hiçbir şey olmamasını, ondan kurtulmayı istedim.
Genç kadın eski bir arabayla geldi, arabanın gövdesinde ezikler, yolda ilerlerken sanki af dileyen bir hal Arabadan indiğinde üstünde ince bir ceket ve altından iş kıyafetleri görünüyordubelli ki vardiya sonrası doğruca bana gelmişti.
Yirmi iki, belki yirmi üç yaşındaydı. Parmağında yüzük yoktu. Ne de bir gelinden beklediğin o heyecanlı bakışı taşıyordu gözlerinde Yalnızca yorgun bir ifade, hayatın çok erken fazla yük bindirdiği insanlarda rastlanan bir mahzunluk
Affedersiniz, dedi kapıyı daha açmadan. Cuma günü diye söz vermiştim, biliyorum. Sadece üstümde nasıl duruyor, görmek istedim.
İçeri davet ettim.
Gelinliği öyle bir aldı ki elleriyle, camdan kırılacakmışçasına narin. Heyecanla değil, korkuyla Güzel bir şeye dokunmasının, ona pahalıya mal olacağından çekiniyormuş gibi.
Misafir odasında üstünü değiştirdi.
Ben dışarıda oturup, elbisenin hışırtısını ve sessizce boğazında düğümlenen gözyaşlarını yutmaya çalışan birinin seslerini dinledim. Kapı açıldığında nefesim tutuldu.
Gelinlik sanki onun için dikilmiş gibiydi, omuzlarına oturuyor, belini zarifçe sarıyor, kadıncağızın yüzündeki tüm o yükü bir anlığına alıp götürüyordu.
Fakat gülümsemiyordu.
Kendini aynada incelerken eliyle ağzını kapamış, titriyordu.
Beni en çok bu etkilemişti.
Ne sevinç.
Ne heyecan.
Sadece huzur.
Sanki, bir an için hayat yükünü sırtlamamış olsaydı kim olabileceğini görüyordu.
Seviyor musun onu? diye sordum.
Aynadan gözünü ayırmadan başını salladı. Tüm kalbimle.
O zaman neden kalbin kırılıyormuş gibi bakıyorsun?
O an daha fazla tutamadı kendini. Sessizce, sakince gözyaşları süzüldü yüzünden. Gizlemiyordu, abartmıyordu. Yalnızca, doğru sorunun sorulmasını bekleyen gözyaşları gibi.
Gerçek bir düğün yapmak istemiştik, fısıldadı. Küçük, sade ama güzel Sonra babası rahatsızlandı. Ardından anneme ameliyat İlaçlar, hastane yolculukları, kaybolan iş günleri, masraflar Ve her seferinde önüme bir şey daha çıktı.
Biraz güldü ama o, kırık bir gülüştü.
Şimdi salı günü nikâhta evleniyoruz; benim gece nöbetimle onun depo vardiyası arasında bir aralıkta Sadece Yutkundu. Bir kere, yalnızca bir kere, kendimi gelin gibi görmek istedim. Hepsi bu.
Eliyle fermuarı ararken, Üzgünüm, dedi. Parayı cuma getiririm. Söz veriyorum.
O anda, içimde bir yer açıldı sanki.
Belki de yirmi yıl önce benzer bir gelinlik içinde, aşkın insanı hayal kırıklıklarından koruyacağına inanmış bir kadındım.
Ya da hiç kimseye dillendiremeyeceğin, güzel bir anı istemenin insanı nasıl utandırdığını ben de hâlâ hatırlıyordum.
Belki de, o gelinlik benim en kötü anımın hatırası olmaktan başka bir şey olmamıştı o güne dek.
Ama şimdi, karşımda hayatının en güzel gününü ona dönüştürme umudu taşıyan bir kız vardı.
Bekle, dedim.
Olduğu yerde durdu.
Odamdan, eski tahta mücevher kutumu çıkardım; yirmi yıl önce, takamadığım duvağımı buldum. Zamanında kayınvalidem pahalı bulmuştu, ben de ince kâğıtlara sarıp kaldırmıştım.
Duvağı getirip, ellerine bıraktım.
Kocaman gözlerle bana baktı.
Elbise senin dedim.
Kafasını hızla iki yana salladı. Hayır, kabul edemem.
Bedava değil, dedim.
Bir an için korku doldu gözlerine. Sanırım ödeyemeyeceği bir para istememi bekliyordu.
Aynayı gösterdim.
Fiyatı bu. Düğün gününde bana içten kocaman bir gülümseme ile fotoğraf gönderiyorsun. Sadece orada olmak için gülümsemen değil; içten olanından. Bu elbise on yıldır öyle birini görmedi, zamanı geldi.
Bir şey diyemeden uzun süre gözlerime baktı.
Sonra öyle bir ağladı ki, yatağın kenarına oturdu çaresizce.
Yanına oturdum, yabancı bir genç kadınsanki dünya üzerindeki güvenli limanı benmişim gibibaşını omzuma koydu.
Belki gerçekten öyleydim.
Belki o da.
Dün evlendiler.
Adliye kapısında. Son anda alınmış sade bir çiçek demeti, damadın biraz yamuk kalmış kravatı Rüzgârla uçuşan duvak.
Ve o gülümseme.
Aman Allahım.
O gülümseme.
Hiçbir şey yolunda gitmemiş bir kadına ait değildi o gülümseme.
Hayat ne kadar devirmiş olursa olsun, hâlâ sevgiyi seçen birisinin gülümsemesiydi.
Dün gece gönderdiği fotoğrafın altında yalnızca bir cümle vardı:
Bana ilk defa, bu günün gerçekten önemi olduğunu hissettiren kişi sen oldun.
Fotoğrafa uzun süre baktım.
Gelinlik.
Duvağı.
Yüzündeki, acının bile tamamen silemediği aydınlık sevinç.
Ve on yıldır ilk defa, gelinliğimi düşünmek canımı acıtmadı.
Aklıma şu geldi: Bazen kırık şeyler sonsuza kadar kırık kalmıyor. Kimi zaman gizlice, bir dolabın arkasında bekliyor ve bir gün, bir başkasının umudunun parçası olmak için fırsatını buluyorlar.




