Bugün yaşadıklarımı ve hissettiklerimi günlüğüme dökmek istiyorum. İki saattir Üsküdar’da, isminden çokça bahsedilen Şifacı Hacer Teyze’nin kapısında bekliyorum. Onun, derdime deva olacak son umudum olduğuna inanıyorum. Yıllardır anne olmaya çalışıyorum ama her şey yolunda görünmesine rağmen bir türlü çocuğumu kucağıma alamadım.
Geçen hafta doktora gittiğimde sonuçlarım yine tertemizdi. Her şey yolunda, hiçbir sağlık problemi gözükmüyor, dedi doktorun biri yine umursamaz bir tavırla. Peki o zaman neden olmuyor? dedim; cevap yoktu. Belki bir camiye gidip dua etseniz. Bazen tıbbın yetmediği yerde Allah’a sığınmak gerekir, deyip elini üzerimden çekti doktor hanım.
***
Mehmet’le beş yıldır evliyiz. Maddi açıdan bir sıkıntımız yok, İstanbul’da kendi evimizde mutlu huzurlu bir hayatımız var. Tek eksik, o da dört duvar arasında yankılanan bir çocuk sesi; bir bebeğin kahkahası.
Bazen üzerimizde bir nazar ya da lanet olabileceğinden şüpheleniyordum. Doktorun sözlerinden sonra ise bu fikrim neredeyse kesinlik kazandı gibi oldu.
En yakın arkadaşım Selin, Bak camiye gitmek güzel ama asıl sana bir hocaya ya da eski usul biri, bir şifacı bakmalı, deyip Kadıköy’deki Hacer Teyze’nin adresini ezbere not etti elimdeki kağıda. Git, hemen git! Daha fazla zaman kaybetme, diye de ekledi.
Nihayet sıra bana geldi. Kendi kendime Bu kadın ya çok korkunç bir tipi olacak, ya da yanında kara kara bir kediyle oturacak diye hayal ederken Hacer Teyze’nin küçük, sıvaları dökülmüş evinin kapısından girdim. Bembeyaz yazmalı, zarif yaşlı bir kadın gülümseyerek karşıladı beni.
Gel yavrum, şöyle otur. Şu seccadenin yanına, dedi huzurlu bir gülümsemeyle.
Benim bir sorunum var dedim ama daha cümlemi bitiremeden gözyaşlarına boğuldum.
Her şeyi biliyorum kızım. Allahın izniyle yardımcı olacağım, dedi.
Kaldırımdaki sandalyede otururken dua etmeye başladı, elindeki mumla çevremde bir şeyler yaptı. Yirmi dakika kadar sürdü her şey. Sonra gözlerimin içine bakarak elimi tuttu.
Kızım, sen çocuk sahibi olamayacaksın; çünkü üzerinde küçüklüğünden kalma bir beddua, bir ağırlık var, dedi.
Duydum duymazdan gelemedim.
Ne bedduası? Kim neden bana böyle bir şey yaptı? Ben kimseye kötülük etmedim ki…
Sen değilsin. Annenin çok ağır bir günahı olmuş. Bedeli ise maalesef sana kalmış, diye açıkladı.
Bu adil değil ki! Annem yıllar önce öldü. Neden yanlışları için ben ceza çekiyorum?
Dünyanın kuralı bu. Bizim gücümüz yetmiyor. Affettirmek, Allah’ın işidir. Tek yapman gereken, annenin kimi kırdıysa, ona ulaşıp hatasını telafi etmek. Ve her şeyden önemlisi; dualarında sadece kendini değil, düşmanlarını da an.
Teşekkür ettim ama içim paramparça oldu. Çıkıp hemen arabaya oturunca eşimi aradım.
Mehmet? Bugün eve gelemem, acil dayımlara gitmem lazım, sonra anlatırım, dedim.
Yol boyunca aklımda deli sorular. Eskişehirdeki halam Gülsümün kapısını çaldığımda, Kızım! Keşke haber verseydin, biraz hazırlansaydım, dedi sevgiyle kapıyı açınca.
Halacığım, her şeyden önce söylemen gereken bir şey var. Annem ne yaptı? Neden böyle bir ceza yaşıyorum ben?
Halama olan biteni anlattım. Hacer Teyzenin söylediklerini de aktarınca derin bir iç çekti.
Kim bilebilirdi ki başımıza böyle şeyler gelecek Neyse, kızım. Anlatayım, dedi.
Annem, Zeynep, köyün en güzel kadınıymış zamanında. Pek çok talibi varken gönlünü evli bir adama, Hasana kaptırmış. Hasanı, eşi Ayşeden ayırıp kendine almış. Ayşe, minik oğluyla kala kalmış. Çaresiz kalan kadın, anneme gidip yerde diz çöküp kocasını bırakması için yalvarmış. Ama annem hiç acımadan o kadını azarlamış, alay etmiş.
Ayşe, gözyaşı içinde çıkarken anneme, Allah seni de evladından mahrum etsin! diyerek beddua etmiş. Sonra
Sonrası malum Anneniz Hasanla evlendi, sen doğdun. Ama işte yaşamadılar, peş peşe öldüler. Sonunda çocuk sahibi olamaman da muhtemelen bu bedduanın eseri.
Peki Ayşe hala yaşıyor mu köyde? Gidip ondan özür dilemek istiyorum, halam.
Onun da başı dertten hiç kurtulmadı. Zamanla aklını yitirdi, oğlunu da bir devlet yurduna verdiler.
Oğlu şimdi kaç yaşında? Büyük ihtimal babamdan abim oluyor benim?
Evet, aynı babadan kardeşsiniz. Ama onun da işi gücü ters gitti. Hasanın oğlu Kenan, yurttan dönünce alkolle boğuştu. Bir ara kışın kayboldu, ormanda donmak üzereyken buldular, ama bacaklarını kurtaramadılar. Şimdi tekerlekli sandalyede.
Annem sadece ailesini değil, masum insanların da hayatını yaktı yani dedim ağlayarak.
Öyle oldu kızım, dedi halam.
Halacığım, beni Kenana götür. Mutlaka onunla konuşmam gerek, dedim kararlılıkla.
Kızım, o deli gibi içiyor. Ne der, ne yapar bilmem! Eve git, Allah aşkına başımıza iş alma!
Ama kafaya koymuştum. Halam pes etti, birlikte Kenanın evine gittik. Burası ev demeye bin şahit ister. Duvarları dökülmüş, kalorifer yok, elektriği de sık sık kesiliyormuş. Pencereden hafifçe vuran gaz lambasıyla içerisi zar zor aydınlanıyor. İçeri girince ağır sigara ve bayat şarap kokusu çarpıyor. Masada bembeyaz tüylü bir kedi, yuvarlanmış yatıyor.
Beyaz kediniz masada uyuyor, diye refleksle söze girdim.
Beyaz her şeye serbest, buranın esas sahibi o, dedi Kenan.
Ben, babamızdan sana kardeşim, adım Elif, dedim bir çırpıda.
Vay be! Demek küçük kardeş, geldi! dedi alaycı bir sesle. Miras mı isteyeceksin, burada zaten malım falan yok, hepsi annemin.
Kenan, senden özür dilemek, yardım etmek için geldim ben. Elimden ne gelirse
Bir an bana buz gibi baktı. Ardından;
Yüz liralık verir misin? dedi keyifsizce.
Çantamdan hiç düşünmeden beş yüz lira çıkardım, masaya koydum.
Sağ ol! Hadi git artık, affettim seni. Bir daha özür dilemek istersen yine gelirsin, dedi.
Bir doktora gidelim mi? En azından ilaç falan almak ister misin? dedim.
Gerek yok, sağ ol. Şimdi yatacağım, hadi güle güle.
Evden çıkınca gözümden yaşlar süzüldü. Kenanın böylesine perişan hali, umduğumdan beterdi.
Ne konuştunuz? Beni affetti mi? diye halam peşimden geldi.
Affetti, halacığım. Şimdi eve döneceğim.
Keşke sabahlasaydın burada, gece oldu.
Yok, halacığım. İstanbula, eve dönmem lazım, deyip yalan söyledim.
Kendi içimde boğuluyordum. Bu akşam yaşadıklarımızı anlamak, sindirmek için zamana ihtiyacım vardı.
Tüm hafta boyunca dünyadan kopuk gezdim. Kenanı düşündükçe huzur bulamaz oldum. Sonunda Sultanahmette büyük camiye gittim. Dua ettim; hem ailem için, hem beni bedduayla vuranlar için.
Çıkarken imam bana yaklaştı.
Zor bir dönem geçiriyorsun, kızım. Dilersen bir derdini anlat, içini dök, dedi.
Vaktinizi almayayım, hemen çıkıyorum zaten, dedim ama gözyaşlarım gene aktı.
İmama her şeyi anlattım. Hocaya gitmen gerekmezdi. O kadın yanılmış; insanlar başkasının günahını taşımak zorunda değil. Ama bir tek doğru söylemiş: Dua. Her zaman dua et, sadece yakınların için değil, seni üzenlere, hata yapanlara da, dedi imam.
Ya Kenan? Ona yardım etmek istiyorum ama kocam bana kızar mı bilmiyorum, dedim.
Kızım, gönlünün sesini dinle, dedi.
Ertesi gün Kararlılıkla Kenanın kapısını çaldım.
Yine mi geldin? Para mı istiyorsun?
Ama bu kez gözlerinde hem öfke, hem bir bitkinlik vardı.
Hayır, para yok. Hazırlan, seni alıyorum. Önce hastaneye, sonra benim eve gidiyoruz. İtiraz kabul etmiyorum. Benim için değil; senin için. Sana benim kadar ihtiyacı olan yok!
Şaşkın bakışlarla;
Nereye? Nasıl? Ben seni bile tanımıyorum, dedi.
Deneyelim. Olmazsa geri getiririm. Kimse seni zorla tutmaz.
Tamam bir şartla! Beyaz kedim de gelecek, dedi gülümseyerek.
Ne zamandır kedi almak isterdim, dedim ben de.
***
Üç ay sonra Kenan artık evimizde bambaşka bir insandı. Aslında ne kadar iyi, şefkatli ve zeki olduğunu yeni öğreniyordum. Bilgisayarla uğraşmaya başladı, hatta yazılım kursuna bile yazıldı.
Bir gün evde Mehmetle konuşurken;
Yarın Almanyadan protezlerin geliyor. Birkaç ay sonra yeniden ayağa kalkacaksın! dedi Mehmet, Kenan’ın omzuna dostça vurdu.
Allah razı olsun. Bir daha yürüyebileceğime inanmamıştım, dedi gözleri dolarak.
Asıl Elife teşekkür et, gerçek ablanı bulduğuma çok mutluyum, dedi Mehmet.
Altı ay sonra Evimizin penceresinde sevincin tarifi yoktu: Kenan ve Mehmet dışarıda beklerken, ben pencereden ikisine birden yeni doğan ikizlerimizi gösterdim.
Bakalım ev bundan sonra neler görecek! dedi Mehmet, kahkahalarla.
Dayı olmaya hazır mısın Kenan?
Her zaman! dedi Kenan, gülerek. Elbirliğiyle başarırız!İkizlerin akşam ağlamalarına, kedinin mırıltısı karışıyordu. Kenan, minicik bebeklerin ellerini avucuna alıp onların parmaklarını incelikle okşarken ilk kez gözlerinde umudu gördüm. İçimde bir huzur yayıldı; dualarım sadece kendim için değil, hayatın en ağır yükünü taşıyanlar içindi artık.
Bir gece beyaz kedi, beşiklerin başına tırmandı; narin bir şekilde bebekleri kokladı. Kenan da tekerlekli sandalyesinde yanımıza yaklaştı, bana Biliyor musun Elif, geçmişin yarasını iyileştirmek bazen yeni bir hikâye yazmak kadar zordur. Ama sen yazdın. Hem kendi kaderimizi, hem de ailemizi değiştirdin.
Balkona çıktım; gökyüzünde yıldızlar, İstanbulun gecesinde parıldıyordu. Derin bir nefes aldım. Anneme, Ayşeye, hayatımızı etkileyen herkese içimden teşekkür ettim; bağışladım, affettim. O anda içimde bir şeyin çözüldüğünü hissettim; sanki yıllarca sırtımda taşıdığım bir yük, nihayet toprağa düşüp çiçek açtı.
Artık biliyordum ki bazen kendi çocuğun olmak, başka birinin yarasını sararak mümkün olur. Hikâyem, Kenanın gülümsemesinde ve bebeklerin huzurlu uykusunda sonsuza dek tamamlanmıştı. Ve ben, kalbimden dökülen her dua gibi, en sonunda kendime de merhametle sarılmıştım.




