Daha reşit olur olmaz evlendim. Evlendim demek az kalır, adeta bir anda kendimi nikah masasında buldum; bu karar hem çevrem hem de benim için beklenmedik bir hareketti. Ama olan oldu artık. Bambaşka ve tamamen yabancı bir hayata başlıyordum, üstelik eşimin ailesiyle de tanışmam gerekiyordu. Genç kocam en az benim kadar afallamıştı. İkimiz de henüz uçmayı tam öğrenemeden yuvadan düşmüş gibiydik.

Daha reşit olduğumun sevincini yaşayamadan, kendimi birden evli buldum. Kendimi buldum ifadesi, bu ani ve herkesi şaşırtan hareketimi en doğru anlatan olur herhalde; şaşkınlıkta ben de onlardan geride kalmazdım. Olan oldu, geri dönüşü yok. Yepyeni, bana büsbütün yabancı bir hayatın eşiğindeydim. Yeni yolun ilk duraklarından biri de, en az benim kadar çocuk ruhlu kocamın ailesiyle tanışmaktı. İkimiz de, daha uçmayı bile öğrenemeden yuvasından düşen acemi kuşlardık.

Bir sabah, halam Ayşe yine beni sofraya oturtmuş, türlü lezzetler önümü sıralıyor, Ye kızım, hadi biraz daha ye diye üstüme titrerken, kapıdan komşu teyzemiz Zehra Hanım girdi. Bir süre izledikten sonra, derin iç çekişle dedi ki:
Şımarık seni, hiç sıkıntı görmemişsin, bekle hele; kaynanan var ya, o sana gününü gösterecek!
Korkutma kıza, dedi halam Ayşe hemen araya girip.
Sahi, haklıydı Zehra teyze; ben hiç kırgınlık, dert nedir bilmemiştim. Bizim tuhaf ailemiz, anneannem ve üç kızıyla dolu, annem ile ağabeyim Emrenin annesi en küçük kız Gülten, ben ise en büyük kız Ayşenin gözbebeğiydim.
Evde erkek yoktu; hepsi savaştan nasibini alıp gitmişlerdi. Kadın kadına huzur içinde yaşar, çocuklara sevgiyle, hatta fazlasıyla düşkündük.
En küçük olduğum için en çok ben şımartılmıştım. Hiç kırgınlık tatmadım, Zehra teyze doğru söylüyordu. Yalnız kaynana kelimesini duyunca içimi bir ürperti kapladı. Sanki o kelimede bir tehdit, bir dikenli ton vardı; hafızama kazındı, ta ki yüz yüze gelene dek.
Kaynananın kendisi ise sevecen, uzun boylu, güzel yapılı bir kadındı. Gel bakayım kızım, dedi bana ilk buluşmamızda, yüzünde sıcacık bir gülümsemeyle. O kadar tatlıydı ki; evin içinde telaşla koşturuyor, bize türlü ikramlarla sofralar kuruyordu. Sonra avluya çıkardı, bana mini bahçesini gösterdi: Düzenli, yüksek çiçekli yataklarda taze filizler vardı, bahçeyle gurur duyarak. Sonra da tombik, temiz bir domuzcuk yerine tombalak bir kuzusunu kucağına alıp:
Paşa! Paşa! Şimdi yemeğini veririm, akıllı kuzum benim, dedi öyle sevgiyle ki, sanki beni sevmiş gibi içim ısındı.
Bahçe, Paşa bunlar çocukluğumdan aşina, güven veren sahnelerdi. Zira bizde de kuzulara hep Paşa derler, onlara sevgiyle yaklaşılırdı. Kısacası her şey içimi rahatlatıyor, hatta hoşuma gitmeye başlıyordu.
Sabahları erkekler inşaata çalışmaya gider, biz evde kalırdık. Lakin kaynana o kadar yabancı ve sert geliyordu ki, bir türlü ona isim bulamaz oldum. Ta ki bir gün, bana adımı övdü:
Güzel isim seçmişsin, Elif. Yunanlı bir Taiss vardı, bilir misin? dedi gülerek.
Sen de bana öyle diyebilirsin, dedi, gülerek. Benim adım da Tasiye Sana kolay gelir, hoşuna da gider.
Kaynana yarattığım sorunu böylece bir çırpıda çözüverdi, ben de ona Tasiye Hanım demeye başladım. Hayat bir düzene girdi. Tasiye Hanım öyle güleryüzlü, hızlı hareket eden bir kadındı ki… İşleri hiç çaktırmadan halleder, sabah kalkınca kahvaltı hazır bulurdum, tıpkı annemler gibi; yerler pırıl pırıl, bahçe temizlenmiş, Paşa doyurulmuş halde olurdu.
Evde konuşmaya çıktığımızda bazen yaşadıklarını anlatırdı. Gülerek savaşta başına neler geldiğini, üç çocukla ne badireler atlattığını; askeri hizmette zorunlu ormanda çalıştığını, çocukların ekmek karnesini kaybettiklerinde iyi kalpli bakkalın onu mağazaya temizliğe çağırıp, ekmek kasalarının dibindeki kırıntıları çocuklara vermesine izin verdiğini, en küçüğünü, yani kocamı, böylece yaşattığını anlatırken hayranlıkla, gözümde canlandırdım her anını.
Her şey olabildiğince huzur doluydu, taa ki bir sabah o tuhaf olay baş gösterene kadar.
Bir sabah kaynanam beni uyandırıp dedi ki:
Kızım, kadınlar toplanıp yaylaya böğürtlen toplamaya gidiyorlar, ben de onlarla gideceğim. Paşanın yemeğini kovanın içinde hazırladım, ona bakabilirsin değil mi?
Tabi bakarım, hiç merak etme, dedim, evde tek başıma kaldım.
Çok geçmeden Paşa bir çığlık attı, yemeği ile kovanı kaptım, kümese yöneldim. O upuzun ve irileşmiş kuzu, dar kümeste idi; kapının mandalını kaldırınca, birden inanılmaz bir güçle kapıyı savurdu, kovayı elimden kapıp, kendini dışarı attı; aniden bahçeye, o tertemiz çiçek yataklarına fırladı. O anda kuzu olmaktan çıkıp bir rüya karakterine döndü; neşeyle koşturdu, taklalar attı, sevinçle bağırdı. Ben ise donakaldım, dehşetten ne yapacağımı bilemedim.
Bir şeyler yapmak gerekiyordu. Tüm bahçe, Tasiye Hanım’ın özene bezene uğraştığı ekinler mahvolacaktı! İşte, tam o an anladım ki, affı olmaz bir suç işliyorum ve kaynanam bana kızacak, hem de sonuna kadar haklı olarak.
“Kuzu her ne olursa olsun kümese girmek zorunda!” diyerek, aklımda her şey karmakarışık şekilde Paşa’ya atıldım. Ama hızlarımız kafa kafayaydı, bir iki defa yakaladım, tüylü yumuşak gövdesinden tuttum, fakat o iradesini asla bırakmak istemedi, elimden kayıp kaçtı. Anladım ki, taktik değiştirmem şart. Yakalamak değil, kandırmak gerek.
Koştum içeri, bir parça bayat simit ve ekmek buldum, denemeye başladım. Aç kalan Paşa, elimi kokladı, ekmeği aldı, yavaş yavaş kümese yaklaşıyorduk ki, birden bire geri fırladı, her şey sil baştan… Artık gözyaşlarıma engel olamıyordum, üzüntüyle. O ise bahçenin altını üstüne getirdi; fide yataklarını mahvetti, mini minicik serayı bile devirdi.
Ama sonra bir mucize oldu; Paşa yoruldu, poposunun üstüne oturdu, ön ayaklarıyla bahçede yuvarlandı; ben ise tükenmişim. Ne yapayım, birden çocukken kuzuya okşadığım gibi yapmaya başladım.
Paşa, pes etmiş gibiydi, bana rahatlıkla yaklaştı. Yavaşça, okşayarak yere devirdim, karnını kaşımaya başladım. Böylece saatler geçti; ellerim yoruldu, hava iyice ısındı, suya hasret kaldım, dillerim kurudu. O mutlu kuzu ve büsbütün çaresiz Elif: İkimiz de çamur içindeyiz, bahçe harabe olmuş vaziyette; ne olacak, umut yok!
Derken, bahçe kapısı çarptı: Tasiye Hanım bir öfkeyle geldi.
Seni yaramaz kuzu! Kıza dünyayı dar ettin! diye bağırdı, Paşayı arka bacağından yakalayıp bahçeden kümese fırlattı, kapıyı kapadı.
Ben de toparlanmaya çalışırken, bacaklarım uyuşmuş, ellerim titriyor.
Dur, kızım dur! Sana şimdi su getireyim, dedi, içeri koştu, sabah koluyla taşıdığı suyu kovayla getirip, bacaklarıma, ellerime, yüzüme döktü.
Yerden karışık gelen siyah suyla birlikte gözyaşlarım da akıp giderken, bana yabancı, sert gelen kaynana kelimesi içimden çekilip uzaklaştı, sonsuza dek kayboldu adeta.
O mutlulukla kurtulmuş hissettim kendimi: Ah, annecim! dediğimi bile duymadım.
Tasıye Hanım güldü, sarıldı bana, içeri, topladığı yayla meyvesiyle besledi.
Bahçedeki yıkımdan pek bahsetmedik, Aman ne olacak, yeşillik yine çıkar. Domatesler de büyür kızım, dert etme. Kuzu da oynadı işte, geçti gitti. Sen şimdi uzan, yemekleri ben hazırlarım, dedi kucak dolusu şefkatle.
Kim bilir, böylesine ağır sınavlardan geçmiş bir kadında bu kadar sabır ve iyilik nasıl barınır… Bilmiyorum, ama onun yüreğinden filizlenen merhametin oğullarına nasıl güç, sevgi, doğruluk aşıladığını biliyorum. Oğlunu evlat gibi paylaşan, adı bir zamanlar dikenli gelen o kadınlar… Onlar bambaşka annelerdir, kaynana kelimesini hak etmeyenlerdir belki de.

Rate article
Lifequest
Daha reşit olur olmaz evlendim. Evlendim demek az kalır, adeta bir anda kendimi nikah masasında buldum; bu karar hem çevrem hem de benim için beklenmedik bir hareketti. Ama olan oldu artık. Bambaşka ve tamamen yabancı bir hayata başlıyordum, üstelik eşimin ailesiyle de tanışmam gerekiyordu. Genç kocam en az benim kadar afallamıştı. İkimiz de henüz uçmayı tam öğrenemeden yuvadan düşmüş gibiydik.