Ücretli Arkadaşlık
Bir düşün, ne büyük şans! diyordu Gülseren telefonda, sesi insanın içine hafifçe batan cinsten. Yazlık, hamam, mis gibi hava. O kadar yorulduk ki, Sevda. Ne kadar yorgun olduğumuzu hayal bile edemezsin.
Sevda gayet güzel hayal ediyordu. Başkalarının yorgunluğunu, ihtiyacını, isteğini gözlerinde canlandırmakta bir ustaydı. Kendi istekleri ise sanki otomatikman ikinci plana düşer, hatta zamanla tamamen susup bir köşede unutulmuş gibi kalırdı. Anlaşılan razı olmuşlardı.
Tabii ki gelin, çok sevinirim, dedi.
Ve bu bir yalandan ibaret değildi. O anda tüm içtenliğiyle, tek bir kırığı olmadan, gerçekten başkalarını misafir etmek istiyordu. Bu yazlığa, tek başına yaşarken neler neler gömmüştü; artık burası bir toprak parçası ya da birkaç binanın ötesinde, neredeyse canlı bir şey gibi geliyordu ona. İşte bu canlılığı, bir süreliğine olsun başkalarıyla paylaşmak, göstermek, armağan etmek istiyordu.
Zor bir dönemden geçip paramparça olmadan çıkan insanlar böyle oluyor. Kendinden taşan sevgiyi başkalarına da uzatacak kadar büyük sandıkları için değil, onların da kendileri gibi olduğuna inanmak istedikleri için verirler içlerinden. Naiflik değil bu aslında, daha ince bir şey. Dünyada herkesin benzer olduğunu düşünme arzusu.
Sevda Karakuş, elli altı yaşında, emekli Türkçe öğretmeni, yirmi üç yıllık evliliğini iki buçuk yıl önce sonlandırmış, İstanbulun Kenar Mahallesinde iki odalı bir daire ile Çatalca’ya otuz kilometre mesafede, Başaklar Köyü’nde küçücük bir yazlığın sahibi. Profil kartı isterseniz, buyurun. Elbette broşürlerde ve kimlikte yazanlar, geçen sene kendi boyadığı reçine kokulu tahta döşemelerin kokusunu, Eylül ayında çatıda kiremitleri değiştirirken, uzun yıllar sonra ilk kez korkmadığını hissettiği o anı, ellerindeki yeni oluşan nasırları ya da tek kibritle ateş yakmayı ne zaman ustaca öğrendiğini anlatamaz.
Yazlık ev paylaşımda ona tesadüfen kalmıştı. Eski kocası Yavuz, uğraşmak istemedi; ‘Çürümüş, nemli, yıkılması gerek,’ dedi. Sevda ise hiç aksini savunmadı ama içten içe adı olmayan bir çekim hissetti.
Sonrasında anladı: Orası ilk defa tamamen kendisine ait bir yerdi.
Aileye harcadığı tüm zamanı, dikkati, parayı ve hayalini iki buçuk yıldır bu ev için harcadı. Yerleri değiştirdi, camları yeniledi, eski kütüphanenin odasını okuma köşesine çevirdi; yeni çini soba kurdu, bahçeye üç elma, frenk üzümü ve bektaşi üzümü ekti. Eski hamamı tamir etti, içine kurutulmuş nane ve kekik astı. Suyla banyo yapmayı, drenaj sistemini çözmeyi, tamir işlerini öğrendi.
Üçüncü yazın sonunda ev çürük olmaktan çıkıp, Sevdanın evi oldu. Sabahları verandada çay içerken kuş seslerini dinleyerek, akşamları kavanozlarda mum yakıp kitap okuduğu, ilaçsız uyuyabildiği gerçek bir sığınağa dönüştü.
Böyle şeyleri sosyal medyada paylaşmazdı, havalı fotoğraflar da koymazdı. Ama Gülseren aradığında, “Yorgunuz, temiz hava istiyoruz,” deyince, Sevda gözünde canlandırıp kapıyı açtı, ağaçları gösterdi, birlikte soba başında oturduklarını hayal etti ve bu, tamamıyla doğru geldi.
Gülseren Gürler. Elli dört yaşında. Üniversiteden beri, otuz yılı aşkın süredir arkadaşıydı. Önce coğrafya öğretmenliği, sonra evlilik ve ev hanımı hayatı. Kocası Haluk küçük esnaf, tam ne iş yaptığını Sevda hiçbir zaman çözmedi. İstanbulda kendi evlerinde oturuyorlar, bir köpekleri var. Yazın bir kez, ya Antalya’ya ya Bodrum’a tatile giderler. Gülseren hep “Çok yoruldum, Sevda, anlatamam,” der. Yardıma ihtiyacı olduğunda da Sevda genellikle yardım eder. Dostlukları işte böyle, Sevda bunu hiç tam olarak adlandırmazdı.
Gülseren, Haluk dışında iki kişiyi daha getirmek istedi. Eski okuldan: Nurcan Akkaya ve eşi Ayhan. Nurcan elli sekiz yaşında, fizik öğretmeni, sessiz ve ince yapılı, dağınık hiç olmayan, Ayhan oto tamircisi. Sevda, Nurcanı uzaktan tanırdı. Samimi olmamışlardı ama Gülseren bizden biri, harika vakit geçiririz diye garanti verdi.
O dört artı ev sahibi. Bu laf, o zaman dikkatini çekmeden geçti.
Sevda günlerce hazırlandı. Beş kişi için alışveriş yaptı, üç günlük menü hazırladı, en iyi çay ve iki çeşit kahve aldı. Sevdiği küçük kavanoz kremalarını buldu, misafir odalarını taze çarşaflarla donattı, battaniyeleri koydu. Hamama huş ağacı odunu taşıdı, önceden ıslatılmış taze huş demeti hazırladı. Bahçeden çiçek derip sürahiye koydu.
Cuma sabahı lahana böreği pişirdi. Soğuk pancar çorbası yaptı, buzdolabına koydu. Soğanlı köfte kızarttı, salatalık-turp salatası hazırladı. Hazırları verandaya koydu, üzerini örtüyle kapattı. Pencereleri açtı. Ev, odun, taze hamur ve nane kokuyordu.
Dörtte geldiler, neredeyse bir saat gecikmeli. İki farklı arabayla, sanki seyahati önceden senkronize etmişler gibi peş peşe. Sevda kapıyı açıp gülümsemeye başladığı anda Haluk hemen lafa girip, etrafa şöyle bir bakıp Fena değil, beklentimin üstünde, dedi.
Gülseren iki yanağından öptü, hoş parfüm kokuyordu. Nurcan elini yıkayabileceği yeri sordu, Ayhan bir şey söylemeden araziyi gezip mülkü değerlendiren eksper gibi baktı.
Taşıdıkları çantalara Sevda umarla baktı, sofraya bir şey getirmişler mi diye. Yoktu. Nurcanın büyük valizi, Gülserenin kıyafet çantası, Halukun sırt çantası. Ayhan gazete kağıdına sarılı bir şeySevda içinde balık ya da pastırma vardır sandı, ama meğer tamir aletiymiş. Sonradan bu alet hiç kullanılmadı.
Gülseren çantasından ucuz köpüklü bir şarap çıkardı, o markette üç al iki ödede satılanlardan, buruşturulmuş etiketiyle. Sanki paha biçilmez bir hediye veriyormuş gibi uzattı.
Al, masaya katkımız olsun.
Sevda teşekkür edip kenara bıraktı.
Oda konusu hemen çözüldü. Gülseren ile Haluk, bahçe manzaralı, geniş yatağı olan odayı seçti. Nurcan ve Ayhan diğerini. Sevda’nın küçücük odası, eski yataklı, kendine kaldı. Kimse Ev sahibine olur mu? demedi.
İlk can acıtan şey buydu. Çok ciddi bir sızı değil, sanki yumuşak terliğinize küçük bir taş girer ve siz durmadan yürürsünüz ya, öyle.
Akşam yemekleri bol gürültülüydü. Haluk çok konuştu, Gülseren kahkahalar savurdu. Nurcan sessizce tabağını bitirdi, hatta iki kez aldı. Ayhan tüm köfteleri tabağa dizdi, sonra bir tane daha olup olmadığını sordu. Çorbayı övdüler. Böreği son kırıntısına kadar bitirdiler. Köpüklü şarabı açıp, kadeh bulamadıkları için bardaklara döktüler, hep birlikte tatilimize diye kadeh kaldırdılar.
Sonra Haluk kafasına göre bufeti açıp, Sevdanın geçen sonbahar ince ince hazırladığı erik likörünü buldu. Kimseye vermeyip kendine sakladığı şişe. Gülseren Ooo, tam zamanında! dedi. Sevda araya giremedi. Zaten, böyle anlarda insan ne desin ki?
Likör bir akşamda silindi.
Yemek sonrası masada tabaklar kaldı. Gülseren esneyip yoldan yorgunum, dedi. Nurcan da katıldı. Erkekler dışarı çıkıp komşu Mehmet Beyin bahçesine gitti, kısık sesle konuşmaları duyuluyordu. Sevda masayı topladı, bulaşıkları yıkadı, çöpü attı. Mutfağı kapattı, verandaya döndü. Konuklar çoktan odalarına çekilmişti.
Pencerede bir süre durdu. Dışarıda kurbağalar su başında şarkıya başlamış. Uzaklarda bir araba mırıldandı ve sustu.
İçinde bir ağırlık vardı. Kabarık bir yün yumağı gibi, ıslanmış. Kendi kendine ilk gün biraz kargaşalı geçer, yarın alışırlar, diye tekrar etti.
Cumartesi sabahı, her zamanki gibi altı buçukta kalktı. Bahçede çiğ, elma ağaçları puslu. Salatalıkları suladı, sobayı yaktı, çaydanlık koydu. Ekmek ve kaşar kesti, iki çeşit reçel çıkardı; yulaf ezmesini kendi sevdiği gibi sütlü ve elmalı pişirdi.
Konuklar dokuz buçuk gibi çıkmaya başladılar. İlk Haluk, eşofman ve tişörtle çaydanlığın başına geçti. Yumurta var mı? dedi, Sevda haşladı. Ardından Gülseren, sonrasında Nurcan ve Ayhan. Hepsi yedi, tabaklar yine masada kaldı. Gülseren Birazdan, elbette, toplarız, dedi.
Birazdan vakti, öğleye kadar uzadı. Herkes verandada telefona gömüldü. Erkekler bulduğu iskambil kağıtlarıyla oyun kurdu. Gülseren, Nurcana arada bir ekran gösterip güldü. Sevda mutfağı topladı, öğle yemeği pişirdi: dereotlu taze patates çorbası, evde kuruttuğu mantarları soğanla soteledi, salatalık salatası, frenk üzümü kompostosu.
Yemek hazır olunca iştahla geldiler.
Ne harika yemek yapıyorsun! dedi Nurcan, ilk defa Sevdaya dönerek.
İşte Sevda, evde böyle şeyler beceriyor, diye ekledi Gülseren, sanki ilginç bir tuhaflıkmış gibi.
Öğleden sonra Sevda, elma ağacının altında kitabıyla dinlenmek istedi. Şezlongda Haluk, gazeteyle yüzünü kapamış, horluyordu. Sevda portatif sandalyeyi aldı, çitin yanına yerleşti. Birkaç sayfa okumaya çalıştı. O sırada Gülseren Kilerde bir şey aramama yardım eder misin? diye seslendi. Sonra Nurcan Sivrisinek kovucu var mı? dedi. Son olarak Ayhan, bahçe hortumunun sızdırdığını bulup servis görevlisine haber verirmiş gibi Sevdaya bildirdi.
Hortumu onardı. Nurcana sprey buldu. Gülserene o çok önemli dergileri çıkardı. Sandalyesine döndüğünde kitabı yere düşmüştü, ilk sayfasının köşesi yırtılmıştı.
Akşam hamamı yaktı. Nisan’dan beri ayırdığı huş ağacı odunlarını açtı. Bölmek de ona kaldı çünkü erkekler yine Mehmet Beyin tavuklarına bakmaya gitmişti. Döndüklerinde hamam sıcacıktı.
Herkes keyifle yıkandı. Haluk, Sevdaya sormadan onun şehirden getirdiği bitkisel sauna karışımını neredeyse bitirdi. Gülseren sürekli bir şey istemeye devam etti: bir havlu, şampuan, yeni bir demet dal… Nurcan birkaç kez Bir şey içilecek bir şey var mı? diye dışarı çıktı, Sevda bardakta ev yapımı şerbet taşıdı.
Son yıkanan yine Sevda oldu. Sular ılımıştı, odun tükenmişti. Karanlıkta, hamamda kendini dinlerken, huzurlu bir sessizlik hissetti. Ne acı, ne de öfke. Sadece, güçler tükendi, yenileri doğmadı hali.
Temizlik için mutfağa girdiğinde, ekmek kırıntıları, bulaşık dağ gibi, özel getirdiği kahve rastgele serpilmişti. Yine hepsini topladı, temizledi, işlemini yapıp yerine koydu. Biraz daha ağır bir yumak hissetti içinde. Kendini İnsanlar rahatlamak için geldi, misafirden aşırı titizlik beklenmez, diyerek telkin etti. Önceki evliliğinde yaptığı gibi: Yavuz sadece yorgun, bilerek yapmıyor, empati yapmalı.
İyi kadın sendromu. Bir vakit bir kadın dergisinde okuduğu, o zaman başkaları için yazıldığını sandığı cümle. O cumartesi gecesine kadar, kendi için olmadığını sanıyordu.
Pazar günü daha erken uyandı. Beş buçukta. İstemeden, çünkü uyuyamadı. Koridorda Haluk’un horlaması, diğer konukların ayak sesi; zamanla kendi evi yabancı kalabalık gibi gelir olmuştu.
Sevda bahçede beyler türü elmasının altında biraz oturdu. O sabah genelde hissettiği o doyum, huzur duygusu yoktu.
Kapsamlı bir kahvaltı hazırlamak istedi: Krep, lorlu kaymaklı, ahududu reçelli; domatesli yumurta. Sofra güzel olsundu.
Krep yaparken mutfağa Ayhan girdi. Ben krep yemem, bana sosisli yumurta olur mu? dedi. Sosis yoktu, Başka ne varsa yumurta yapın, dedi. Yapıldı.
Sonra Nurcan, Bana daha sert kahve, dedi. Sevda, sakladığı kahveden yaptı. Teşekkür bile etmeden verandaya geçtiler.
Gülseren en son çıktı; krepi görünce neşelendi. Haluku çağırdı, sofra keyfi yapıp tatil planlarını konuştular.
Ya Sevda, hamamı bugün bir daha yakabilir miyiz? dedi Gülseren, reçel sürerken.
Odun neredeyse yok, dedi Sevda düz.
Azıcık olsa da ısıtsan?
Odun fazlası vardı; Sevda yakmadı.
Kahvaltı sonrası, sanki ev hizmetçisi gibi bahçede havuç çapaladı, öğle yemeği yaptı, topladı, taşıdı. Konuklar tatil yapıyordu; zahmetsizce, doğallarında. Haluk yine uyudu, Ayhan yalnız başına oyun açtı. Nurcan telefondan bir şey okudu. Gülseren, Sevdayı sohbete çekmeye çalıştı, ama yine tüm konuşmalar kendisi üzerineydi, Sevda’nın cümleleri ise hı hıdan öteye gitmedi.
Arkadaşlıkta kişisel sınırlaryine dergi lafı. Pratikte ne demek olduğunu hayal edemedi: Ortada bırakıp gitmek? Yani direkt hayır demek? Sanki her hayır küslük, bölünme demekti. Biraz yalnız kalmak istiyorum diyebilmek, dünyayı yerinden oynatacakmış gibi geliyordu.
Yine de bir gün öğrenecekti.
Akşam konuklar, yazın kendisinin inşa ettiği salıncağa (komşu Mehmet Bey ile birlikte diktiği), yerleştiler. Orada yan yana otururken, Sevda sessizce evde masayı topladı, süpürge yaptı; çöpü dışarıya çıkardı, seraları, bahçeyi kontrol etti. Pledini alıp verandada oturmak istedi.
Salıncak, bahçenin ucundaydı, karanlık ve sessiz bir akşamda oradaki sesler çok net geliyordu.
E, iyi geldik buralara, diyordu Nurcan. Tanıdık, hafif kuru sesiyle.
Demedim mi sana, diye cevapladı Gülseren, tatmin olmuş, yumuşak bir sesle. Böyle insanlar, şimdi yalnız. Orada biri onlara ihtiyaç duymazsa, hiç kimse gelmez. Ne iyi, böyle fırsat çıktı.
Bir sessizlik oldu. Salıncak hafifçe gıcırdadı.
Ya ayıp olmadı mı, elimiz boş geldik,
Yok canım, böyle insanlar, rahat etsinler diye her şeyi kendileri hazırlar. Üstelik yazlık yeni tadilat yaptı. Biz pansiyona gitsek, yeme-içmeyle kişi başı dünya para! Burada her şey bedava, her şey dahil, mis gibi.
Yine bir sessizlik. Sonunda Nurcan, fısıltıyla,
Biraz acıdım doğrusu.
Evet, bir tuhaf, dedi Gülseren. Ama ne yapacaksın.
Sevda o anda holde, düşündüklerinin içini dondurduğunu hissetti. Ne gözyaşı, ne de tanıdık öfke. Bambaşka bir soğukluktu bu, berrak ve kristal.
Yavaşça döndü; sessizce içeri girdi. Pledini astı, küçük mutfak lambasını açtı. Çekmeceden bir defter ve kurşun kalem çıkardı.
Boşanmadan sonra yeniden başlama sürecini tamamladığını düşünüyordu, insanlara pembe gözlük olmadan bakmayı başardığını Meğer pek de öyle değilmiş.
Ama bu düzeltilir bir şey.
Defteri açtı, öğretmen haliyle satır satır yazmaya başladı.
Aldığı tüm ürünleri listelerken, cuma sabahı markette harcamasına, kendi yetiştirdiği ama bazen dışarıdan aldığı meyveye, kahveye, çaya, liköre saatlerce emek verdiği şişeye, banyoda yaktığı odunun fiyatına kadar küçük hesaplar yaptı. Yerel tatil köylerinin fiyatlarını araştırdı. İki kişilik oda, üç öğün yemek, hamam.
Hepsini bir sütuna yazdı, topladı. Rakamsal değeri korkutucu değildi, ama yeterince anlamlıydı.
Bir de, listenin altına not düştü: Temizlik ve servis hizmet bedeli. Onu yazıp geçirdi.
Gece on ikiye geliyordu. Konuklar odalarına çekilmişti. Defteri kapatıp ışığı söndürdü.
O gece, uzun zamandır ilk kez deliksiz uyudu.
Pazartesi sabahı hava bulutluydu. Kuş sesleri kısa, iş bitirici. Bahçede ne çiğ kalmıştı ne de gündoğumu. Sevda saat altıda kalkıp, domates sırığını tamir etti, salatalıklar sulandı. Her şey yerli yerindeydi. Kahvaltıda ise yalnızca suyla pişmiş sade yulaf lapası, dilimlenmiş ekmek, azıcık peynir ve kaymak vardı. Çaydanlığı koydu.
Gülseren dokuzda çıkıp masaya bakınca hafifçe kaşını kaldırdı.
Lapa mı?
Lapa.
Başka bir şey yok mu?
Lapa ile peynir, o kadar.
Gülseren sessizce oturdu, herkes yedi, Nurcan reçel ister gibi oldu; yok cevabını aldı.
Kahvaltıdan sonra herkes ağır ağır toparlandı, eşyalar toplandı, Haluk bahçede dolaştı, Gülseren kremini unutmuş olabilir miyim? diye aradı. Sonunda, misafirler onları bekleyen arabanın yanında toplandılar.
Sevda düz bir kağıda hesap listesini temize çekti. Tebeşir gibi düzgün harflerle toplamı işaretledi.
Gülseren, bir dakika, dedi sakince.
Gülseren hafifçe şaşırdı, hemen ardından endişelendi. Kağıda uzandı.
Bu ne?
Konaklama ve masraf hesap fişi. Her şeyi hesapladım.
Bir süre sessizlik. Sonra Gülseren, bir bakıp kafasını kaldırdı.
Ciddi misin?
Oldukça.
Ama… Biz arkadaş değil miyiz? Arkadaş arasında böyle mi olur?
Arkadaş arasında kimse arkasından zavallı diyerek evini bedava pansiyon görmez, dedi Sevda, gayet sakin bir şekilde. Ve bir başkasının evini ücretsiz tatil köyü gibi kullanmaz.
Gülserenin yüzü hızla, anlık değişti. Sevda dikkatlice izliyordu.
Demek kulak misafiri oldun?
Evet, akşam verandaya çıkarken duydum. Memleket havası, sessiz bir akşam.
Nurcan usulca aradan sıyrıldı, Ayhan yere bakıyordu.
Şaka gibi, dedi Gülseren, yıllar önce öğretmenler odasında müdireyle tartışırken çıkan o sert tonu takınarak. Sen bizi kendin çağırdın. Zorla getirmedik ki?!
Evet, hem de çok isteyerek çağırdım. Ta ki, benim hakkımda gerçekte ne düşündüğünüzü duyana kadar.
Yanlış anladın.
Her kelimesini anladım.
Sessizlik… Gülseren kağıdı katlayıp tekrar açtı.
Hesabı ödemezseniz, dedi Sevda çizgi gibi düz bir sesle, köy güvenliğine, mülkün usulsüz kullanımı hakkında başvururum. Tapu kaydı bende.
Aklını kaybettin herhalde, dedi Gülseren, öfke değil, hayretle.
Oldukça aklım başımda. EFT bilgileri arka yüzde.
Sırtını döndü, eve yöneldi. Aralarında sessiz ama gerilmiş bir tartışma başladı. Sevda duymak istemiyordu. Mutfağa geçti, suyu koydu, pencereye yaslandı. Dışarda gri gökyüzü, bahçe, yeni yeni olgunlaşan elma ağaçları…
Telefonuna gelen mesaj: İlk transfer, hesaptakinin üçte biri. Kalan diye cevapladı. Birkaç dakika sonra tam para geldi.
Telefonu kaldırıp çay koydu.
Ardından önce bir araba, sonra diğeri gitti. Kapı kapanmadı. Giderken bırakmışlardı.
Sevda çıkıp, kapıyı kapattı.
Evin içini hızla gözden geçirdi. Gülserenlerin odasında dağınık çarşaflar, yerde meyve suyu bardağı, pencerede içi bulanık bir bardak. Nurcan ve Ayhanın odası nispeten daha düzenliydi, ama yine oda görevlisi gelecek gözüyle bırakılmıştı.
Hepsini kaldırdı, çarşafları yıkama sepetine attı, cam silindi, bardak atıldı, pencereler açıldı.
Verandada marketten alınan köpüklü şarap şişesinin boşu duruyordu. Sevda iki parmağıyla alıp çöpe attı.
Kendi odasına geçti, küçük yatağı, başucundaki ahşap rafı ve pencereden görünen frenk üzümüyle. Eşyalarını kimse ellememişti. Ama yine de bir şey yapmak gerektiğini hissetti. Sonunda buldu. Telefonu alıp Gülsereni bulup engelledi. Nurcan Akkayayı da engelledi.
Ardından telefonu bıraktı, uzun bir nefes aldı.
Hakiki, beklenmeyen bir rahatlamaydı bu. İnsan uzun süre ağır bir şey tutup nihayet yere koyunca gelen ferahlık gibiydi.
Bahçeye çıktı. Hava hâlâ bulutluydu, ama biraz açılmıştı. Bulutların arasından bir yerde, altın renkli bir güneş sızıyordu.
Çapayı aldı, salatalıklara yöneldi. Çapalamak… Rahat, düzenli hareketlerle. Toprak sıcak, tam Temmuz kokusu.
Yarım saat kadar çalıştı. Sonra doğruldu, alnını siliyordu ki, çitin yanında bir ayak sesi duydu.
Sevda Hanım, dedi bir ses. Kolay gelsin!
Komşusu Mehmet Beydi; altmış iki yaşında, eski mühendis, beş yıl önce dul kalmış, usul usul konuşan, bahçede bozuk ne varsa kendisi için değil aksine komşu için de tamir eden bir adam. Yazlığa taşındığından beri tanıyorlardı birbirlerini. Bazen hal hatır, bazen hava ya da fide muhabbeti. Geçen bahar devrilen çiti birlikte düzeltmişlerdi. Arada da Sevda ona yoldaki arıcıdan aldığı balı getirirdi.
Sağ ol Mehmet Bey.
Çitin öbür tarafından yanında getirdiği, üstü peçeteyle kapatılmış tabağı uzatıverdi.
Elmalı kek getirdim. Fazla oldu, sıcakken afiyet olsun.
Sevda tabağı aldı, sıcaklığını hissetti.
Sağ olun Mehmet Bey.
Konuklarınız erken gitti herhalde, dedi, soru değil, bilgi verir gibi.
Evet, erken.
Sonra konunun etrafında dolaşarak ekledi:
Benim çay demlendi. Oturup sohbet edelim derseniz, çitin kenarındaki bank yatırdım, yeni tamir ettim.
Yüzüne baktı. Merak ya da acıma yoktu, yalnızca bir teklif.
İsterim, dedi. Bir dakika sonra gelirim.
Tabağı alıp eve döndü. Ellerini yıkadı, ince bir hırka giydi, akşam serinliği vardı. Kapıdan çıktı.
Komşusunun bankı geniş, eski bir armudun gölgesindeydi. İki kupa, bir tabakta kesme şeker.
Bir süre hiç konuşmadılar. O rahat, sessiz, huzurlu bir sessizlikti. Armut hafifçe hışırdadı, bahçede tavuklar kendi hâlinde…
Sonra Mehmet Bey sordu:
Büyük ev, geniş arazi… Yalnız başına nasıl başa çıkıyorsun?
Alıştım, dedi Sevda.
İyi idare ediyorsun, valla. Önceden nasıldı hatırlıyorum, şimdi maşallah.
Sevda kupasını aldı. Çay tam tadında, hafif buruk.
Mehmet Bey, dedi. Sabah kapıda bir şey duydunuz mu?
Kısa bir sessizlik:
Duydum azıcık.
Ne düşündünüz?
Bazen insan, bir başkasını anladığını zanneder. O ise sadece kendine uygun buluyordur. Farklı şeyler.
Sevda başıyla onayladı.
Senelerce farkı anlamadım.
Hepimiz anlamıyoruz. Çünkü kendimizi unutup başkasına alışıyoruz.
Kekini yedi.
Güzel olmuş, dedi Sevda.
Afiyet olsun.
Bir an durdu.
Sence, insan başkalarını kullanırken bunun yanlış olduğunu biliyor mu?
Bilen de var, umursamıyor. “O da razı, demek memnun” diyor. Bilmeyen de var, hayatın normali sanıyor.
Razı olanlar?
Korkuyorlar. Aramaz, soramaz diye korkuyor. Uyum sağlıyor, ama bir yere kadar.
Kısa bir sessizlik.
Benim de karım öyleydi. Elindekini herkesle paylaştı. Sonra mutfakta sessizce ağlardı, sorun yok derdi.
Sevda baktı.
“Hayır” demeyi öğrendi mi?
Öğrenemedi.
Ses etmedi, çayını içti.
Hesap çıkarmanız doğru bence, dedi Mehmet Bey. Halk arasında hoş karşılanmaz ama doğru olan bu.
Onlar öyle düşünmüyor.
Hiçbir zaman kabullenmezler haksız olduklarını.
Sevda gülümsedi. Kendince ilk defa gerçekten.
Hava karardıkça, yemekten, kitaplardan, bahçedeki kuşlardan konuşup susarak oturdular. Akşam çöktü.
Sağ olun kek için ve sohbet için, dedi Sevda kalkarken.
Teşekkür edecek bir şey yok. Yine beklerim.
Eve döndü. Işığı açtı, kalan keki örttü. Kupasını yıkadı, pencereleri kontrol etti. Kendi odasına geçti.
Her şey yerli yerindeydi. Yatak, kitaplık, pencerede artık karanlıkta seçilemeyen frenk üzümü.
Yatağa oturup cuma bıraktığı kitaba el attı, bir sayfa okudu, bıraktı.
Sessizliğin sesini, kimsenin bozmadığı kendi sessizliğini, alışmaya çalıştığı son iki buçuk yılın huzurunu hissederek yattı.
Eşit alış-veriş, okuduğu bir dergide geçen, eskiden büyük mesele sandığı bir şeydi. Oysa bazen, birinin sadece iştahı ve beklentisinden fazlasını getirip getirmediğiyle ilgiliydi bu mesele.
Bu misafirlerden sonra kalan, daha az likör, daha az odun, daha az kahve ve biraz daha az huzurdu. Ama başka şey artmıştı. Adı belirsiz bir netlik; sınırlarını çizmenin bazen sadece bir kağıt ve sakin bir ses ile mümkün olduğunu öğrenmek.
Yatağa girip üstünü örttü. Bahçede kuşlar dala tünedi. Kurbağalar sessizdi. Uyumak üzereyken, aklına cumartesi gördüğü salatalığın sırığı geldi, tamir etmeli. Ahududu sulanmalı, frenk üzümü kontrol edilmeli…
Yapılacak işler bitmez. Hepsi güzel, hepsi kendinin işleri.
Gözlerini kapadı.
Dışarıda tam karanlık olmuştu. Başaklar Köyü susmuştu. Uzaklardan bir araba geçti, sessizliğe karıştı. Bahçedeki elma ağaçları gökyüzünden daha koyuydu. Gece sessizdi, ılıktı.
Sevda Karakuş, elli altı yaşında, emekli öğretmen, bu evin, bu bahçenin, bu sessizliğin sahibi, huzurlu uyudu.
Sabah, alışık olduğu saatte uyandı. Altı buçukta. Gökyüzü açık, bulutsuz. Çiğ beyaz beyazdı, güneş ucundan değiyordu. Çizmeleriyle çıktı; taş yolda ıslak çakılın sesini duymak hoşuna gitti.
Salatalık sırığını düzeltti, ahududuyu suladı. Frenk üzümü büyük, olgunlaşmaya yakın, birkaç gün sonra toplamaya hazır. Birkaç tanesini elleyip, sıkı, dolgun dedi içinden.
Sonra mutfağa geçip çay koydu, ekmek dilimledi. Azıcık peynir, tereyağı, ev yapımı yaban mersini reçeli. Kendi sevdiği türden sade bir kahvaltı hazırladı.
Masaya oturdu. Dışarıda elma ağacında bir hareket; küçük bir sarı baştankara zıplayarak kendi işini bulmaya çalışıyor.
Birazdan çitin ardından bir ses:
Sevda Hanım, günaydın! Nasılsınız, uyuyabildiniz mi?
O pencereye yöneldi. Mehmet Bey aynı kareli gömleğiyle bahçede.
Günaydın, Mehmet Bey. İyi uyudum.
O zaman iyi. Ben de, vişne reçeli yeni oldu, bir kavanoz getireceğim, olur mu?
Sevda, onun sakin, gereksiz jestten arınmış yüzüne bakıp güldü.
Tabii, getirin. Çay hâlâ sıcak.
Hemen geliyorum.
Mehmet Bey uzaklaştı. Sevda, bir kupa daha çıkardı ve masaya koydu.
Baştankara yer değiştirdi. Dal sallandı, duruldu.
Bahçe kapısı usulca gıcırdadı.




