Bir zamanlar, İstanbulun kasvetli bir mahallesinde, zengin bir paşanın konağında muazzam bir eğlence sürerken, miskin bir kızın öfkeli çığlığı birden geceyi yarıp herkesi şaşkına çevirmişti.
O yıl, kış fırtınası şehri adeta esir almıştı: gökyüzü gökgürültüsüyle parçalanıyor, yıldırımlar çakıyor, yağmurlar caddeleri seller içinde bırakıyordu.
Fakat çöp yığınının olduğu kenar mahallede, karanlık her zamankinden daha yoğundu. On yaşındaki Gülru Yıldız, sırılsıklam olmuş çöp torbaları arasında, satabileceği bir şeyler aramaktaydı.
Üzerine geçirdiği eski ve bol paltosu, zayıf bedenini pek de koruyamıyor; topukları çatlamış, delik deşik ayakkabısı zor ayakta duruyordu. Açlık midelerini uyandırsa da, soğukta titreyerek yürümeye devam ediyordu.
Bir günden fazla zamandır ağzına lokma koymamıştı, yine de kendi kendine fısıldayarak “Biraz daha dayan Gülru” diyordu. Kafasında, pazarda birkaç kuruşa alabileceği sıcak bir börek hayali dönüp duruyordu.
Barakadan bozma karton kutusuna yönelmişti ki; arka sokakta alışılmadık bir ses duydu. Güçlü ve pürüzsüz bir motorun uğultusu…
Hemen teneke yığınının arkasına gizlendi. Bir süre sonra, tertemiz, simsiyah bir otomobil çöp yığınının arasında göründü.
Arabadan, endişeli bakışlarıyla genç bir kadın indi. Kucağında bir bohça vardı.
Kadın, çevreyi gözden geçirip bohçayı çöplerin arasına, üstünü titizlikle örtüp hızla uzaklaştı.
Gülru temkinli bir şekilde yaklaştı. Kartonların ve çöp torbalarının arasında, sıcak bir battaniye gördü. Battaniye hareket ediyordu.
Battaniyeyi kaldırınca bebek ağlaması işitildi.
Bir an şaşkına döndüyse de çabucak toparlandı. Bebeği kucağına aldı, onu rahatlatmak için kulağına tatlı tatlı fısıldadı. Bebeğin boynunda ince bir gümüş zincir vardı üzerinde ustaca oyulmuş bir isim:
DEMİRCİ İstanbulun köklü, zengin ailelerinden biri, afişlerden tanıdığı o soyadıydı. Gülru başını hafifçe salladı, Bunu kimse hak etmez diye geçirdi içinden.
Son kalan bozukluklarıyla eczaneden toz mama aldı, yetmediği halde eczacı sessizce elindekiyle çıkmasına izin verdi.
O gece, küçük barınağında tek gözünü bile kırpmadan, bebekle birlikte fırtınanın dinmesini bekledi.
Sabahın ilk ışıklarıyla Gülru, Demirci ailesinin Boğaza bakan konağına yürüdü. Saatler sonra konak kapısına vardığında hayretler içinde kaldı: kapıda renkli süsler, misafirler ve el yapımı bir tabela vardı, Hoşgeldin bebek Kemal Demirci.
İçeride; Mehmet ve Selma Demirci, pamuk gibi giydirilmiş bir bebeği gururla kucaklarında taşıyordu. Gülru ise kapı girişinde duran hizmetçiyi görünce olduğu yerde dondu kaldı.
Bu kadını tanımıştı – çöplükteki kadının ta kendisiydi. Yakasında adının yazılı olduğu bir kart: Zeynep.
Gülru, çıplak ayaklarıyla beyaz halının üzerine çamurlar saçarak içeri koştu. “Bir bebeği çöplüğe bırakıp, nasıl böyle kutlama yaparsınız!” diye haykırdı.
Güvenlik görevlileri ona doğru koştu, ama Gülru elindeki gümüş zinciri yere fırlattı.
Selma zinciri yerden aldı. Üzerinde isim vardı. Kucaklarındaki bebeğin boynunda zincir yoktu.
“Bunu, çöp yığında bulduğum bebeğin boynunda takılı buldum. O, işte bu kadın attı” dedi Gülru, Zeynepi işaret ederek.
Zeynep titredi, sonunda dizlerinin üstüne çöktü. “O benim oğlum! Bebekleri değiştirdim… Böyle bir hayatı çok istedim…”
Bütün gerçekler ortaya dökülünce eğlence dağıldı.
Zeynep apar topar götürüldü. Selma, titreyen elleriyle öz oğluna sarılıp Gülruya teşekkür etti. Mehmet sessizce kız çocuğuna baktı. “Ne istersin?” diye sordu.
“Para istemem” dedi Gülru. “Sadece yalnız kalmak istemiyorum.”
Selma onun ellerini tuttu. “Hiçbir zaman yalnız olmayacaksın artık” dedi.
Altı ay sonra Gülru, konaktaki bahçede kucağında minik Yiğiti, kurtardığı bebeği taşıyordu.
Demirci ailesi yanında, bambaşka insanlar olmuştu. Ve Gülru bilirdi ki, gerçek mucizeler cesaret ve iyilikle gerçekleşirdi.




